6 Nisan 2020
9 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
4 sa 18 dk
İmsak'a kalan süre
İmsak 05:03 Güneş 06:32 Öğle 13:12 İkindi 16:49 Akşam 19:41 Yatsı 21:04

Merve Şebnem Oruç

Yüzyılın yeni dayatması: “Kudüssüz Filistin” planı

13 Eylül 1993’te imzalanan Oslo Anlaşması Filistin için bir felaketti. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 25 yıl önce, İsrail’in önerdiği üzere, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin %22’sinde bir Filistin devletinin kurulması uğruna Filistin topraklarının %78’inden vazgeçti.

Şaşırılmayacağı üzere Beyaz Saray’da imzalanmasına rağmen anlaşmanın “Oslo” ismini almasının sebebi, gizli pazarlıkların Oslo’da yürütülmesiydi.

Oslo Anlaşması, İsrail ve FKÖ ilk defa birbirlerini resmi olarak tanımaları demekti. Oslo sayesinde İsrail bütün dünya tarafından da tanındı.

O gün bunun büyük bir başarı ve “İki Devletli Çözüm” için bulunmaz bir fırsat olduğunu düşünenler olsa da, Oslo Anlaşması, Filistin’in haklarından vazgeçmesi demekti.

Anlaşmadan kısa süre sonra İsrail’in Filistin topraklarındaki işgali büyüdü. Oslo’ya karşı çıkanlar haklı çıktı; İsrail Oslu’yu sadece işgal ettiği topraklardaki illegal genişlemesine altyapı oluşturmak için basamak olarak kullandı.

Anlaşma öncesi süregelen gizli pazarlıklar boyunca İsrail, Yasser Arafat’ın Körfez Savaşı sonrası güç kaybetmesinden ve Orta Doğu’nun karışıklığından yararlandı. O dönemde Arafat ve FKÖ, Batı’yı ve Kuveyt’i karşısına alarak Irak’ı desteklemişti. Bu yüzden, kendi oturduğu müzakere masasında eli zayıflamış halde bulunuyordu.

Tıpkı bugün, Netanyahu ve Trump’ın Orta Doğu’nun yangın yerine dönmesinden yararlanması ve Hamas’ın İran’ın yardımlarına muhtaç kalması gibi…

Oslo’ya göre, Batı Şeria’nın büyük bir kısmında kontrol tamamen Filistin Yönetimi’ne devredilecekti. Bu asla gerçekleşmedi. İsrail’in illegal, daha doğrusu işgalci Yahudi yerleşim yerleri, Kudüs ve Filistinli mülteciler gibi temel problemler, Oslo’da masada yer almadı ve devam edecek diğer görüşmelere ertelendi. Sonunda, İsrail’in işgalci yerleşimleri üç kat arttı.

Edward Said gibi bazı Filistinli entelektüeller Oslo’yu kınadı. Hamas, İslami Cihad, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve dahası, bu anlaşmanın 48’de yurtlarından olan Filistinlilere ihanet olacağını, İsrail’in sözlerinde durmayacağını söylüyor ve çok sayıda uyarıda bulunuyordu. İsrail’in kısa süre içinde yapmaya başladığı ihlaller, haklılıklarını ortaya koydu.

İzak Rabin’le Yasser Arafat arasında imzalanan 93 ve 95’teki anlaşmalara sadece Filistin tarafında tepkiye sebep olmadı; İsrail’in Likud Partisi gibi sağcıları da öfkeyle karşı çıktı. Onlara göre, FKÖ terörist bir örgüttü ve Rabin’in anlaşması, Yahudilerin Tevrat’tan gelen haklarından vazgeçmek demekti. Dün Trump’ın “yüzyılın (sözüm ona) barış planını”, babasının vereceği elma şekerini almayı hevesle bekleyen çocuk gibi duran Netanyahu, o zaman bu anlaşmanın “İsrail için ölümcül bir tehdit” olduğunu söylüyordu.

Bu anlaşmaya bile tahammül edemeyen İsrailliler, İzak Rabin’i şeytanlaştırdılar. Yaptığının Nazilerin kendilerine yaptıklarından farklı olmadığını öfkeyle bağırıyor, gerçekleştirdikleri protestolarda Rabin’i Adolf Hitler şeklinde ya da SS subayı kıyafetleri içinde resmediyorlardı. En nihayetinde Rabin, 1995’te aşırı sağcı bir Yahudi’nin suikastıyla öldürüldü. Öldürülmesinden önce düzenlenen protestoların bir tanesinde, Netanyahu, bir tabut ve bir darağacının bulunduğu teatral bir cenaze düzenlemişti; protestocular “Rabin’e ölüm,” diye haykırıyorlardı.

Her neyse… İzak Rabin yaşasaydı bile, Oslo başarısız olacaktı. Çünkü İsrail’in politikası hiçbir zaman değişmedi; değişmiyor. İsrail, Büyük İsrail Devleti projesine ulaşmak için, bir taş koyuyor, bekliyor, sonra bir taş daha koyuyor, bekliyor…ve bizi uyutarak yoluna devam ediyor. Tıpkı 2017’de ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan etmesi gibi… Tıpkı 2018’de “İsrail Ulus Devlet Yasası”nı ilan edişi gibi… Tıpkı 2019’da Netanyahu’nun Golan Tepeleri’ni İsrail toprağı olarak ilan ettiği gibi…

Bugün Trump’ın önünde yaklaşan bir seçim var; seçim kampanyasında desteklerine muhtaç olduğu Siyonist ve Evanjelist milyonerler, ABD Başkanı’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmekte ve büyükelçiliği Kudüs’e taşımakta bile geç kaldığını söyleyip öfkeleniyorlar. Sheldon Adelson gibi büyük destekçilerine söz verdiği üzere, “Büyük İsrail Projesi”ne doğru giden yeni “barış planı”nı bu yıl bitmeden açıklamak zorunda olan Trump’ın, aynı zamanda başında azledilmek gibi bir derdi de var. Yani Trump’ın köpürte köpürte açıkladığı plan bir yanıyla da, boynuna dolanmış ve sıkılmayı bekleyen bir ip. Öte yandan, bir zamanlar Oslo Anlaşması’na en sert şekilde karşı çıkan Netanyahu, dün resmi olarak da yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bir zamanlar şiddetle karşı çıktığı İzak Rabin gibi, aşırı sağcıların büyük tepkisini çekecek olsa da oyun kurucuların istediğini yapmaktan başka şansı yok.

İsrail davasını çok uzun süre önce gönüllerinden silmiş olan BAE ve Suudi Arabistan zaten bu yeni taslağın mimarlarının arasında… Bugün en büyük dertleri İran ve de Türkiye… Bir zamanlar Filistin toprakları için Araplarla tekrar tekrar savaşan Araplara karşı, Ben Gurion’un “çevreleme stratejisi” artık tersine döndü. O strateji, Türkiye ve İran gibi ülkeleri kullanarak İsrail’in etrafını saran Arap dünyasını çevrelemek amacını taşıyordu. Bugünse o Araplar, Müslüman dünyasının kalbi olan Kudüs’ü ve Filistin’e yüz çevirdi; İsrail’le artık açıkça iş tutuyor.

İran ise, yayılmacı politikalarını öncelerken, bu gayesi için, güya Filistinlileri savunuyor ama yeri gelince Hizbullah’ı İsrail’i kışkırtmak, İslami Cihad’ı İsrail’e karşı kullanmak ve kendisine mecbur bırakılmış Hamas’ı kontrolü altında tutmaktan çekinmiyor.

Ve geriye, Müslüman dünyasında Filistin davasında samimi olan birkaç ülke ve en başlarında “Kudüs kırmızı çizgimizdir,” sözünü kalın harflerle yazan Türkiye kalıyor.

Trump’ın, anlaşmaya göre, “Kudüs’ün İsrail’in bölünmez başkenti olarak kabul edileceğini” söylemesi ve “Filistin için başkenti Doğu Kudüs’te olan bağımsız bir devlet”ten bahsetmesi, üstü kapalı bir anlatımla, “Kudüssüz bir Filistin”in işaretini vermesi demek. Bu plana göre, bildiğimiz Kudüs tamamen İsrail’in olacak ve Doğu Kudüs biraz daha doğuya kaydırılarak, gerçek Kudüs’ün iyice dışına çıkarılacak.

Zaten “Kudüssüz Filistin” de, kabul edilse bile İsrail’in ihlal edeceği bu anlaşma çerçevesinde, zaman içerisinde eritilip yok olacak

“Herkesin Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesini sağlayacağız,” diyerek Trump, aslında “Mescid-i Aksa’nın turistik bir yer” haline getirileceğini söylüyor. Muhtemeldir ki, İsraillilerin özel alanlarına temas etmeyen özel geçiş yolları ve tünellerle Mescid-i Aksa’ya erişim sağlanacak, kapılardaki güvenlik kontrolünden geçebilen ve her yerden gelen turistler burada vakit geçirebilecek.

O da tamamen çökene kadar… İsrail Morya Tepesi’nde bulunan Mescid-i Aksa’nın altını kazmaya devam ettikçe, burası eninde sonunda çökecek. Böylece İsrail, söylemekten hiçbir şekilde çekinmediği, bir sonraki hedefi olan yeni “Süleyman Mabedi” inşasına başlayacak.

Sözde “barış planı” olup muhatabı olmayan, bu yüzden de “bu son şansınız” diyerek tehditle dayatılan taslakla yerlerinden yurtlarından olan Filistinli mültecilerin dönüşü söz konusu olmayacak ve İsrail’in işgal ettiği yerleşim yerleri yasal hale gelecek. Nitekim, imzasına dahi ihtiyaç duyulmayan “anlaşma” ilanının hemen ardından, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Friedman, İsrail’in istediği zaman Batı Şeria’daki yasadışı Yahudi yerleşim birimlerini “ilhak” edebileceğini söyledi bile. 

“İki devletli çözüm” diye paketlenen “yüzyılın dayatması” Filistinsiz ve Filistinlisiz bir İsrail Devleti için döşenen yolun ilk basamağı olmadığı gibi, son basamağı da değil… Bölgedeki karışıklık ve bitmek bilmeyen çatışmalar, kavgalar sayesinde döşenen yeni bir taş sadece… İsrail bu taşı koyduktan sonra, bekleyecek. Sonra bir taş daha koyacak. Sabırla bekleyecek. ve sonra bir taş daha koyacakTa ki, yaklaşmakta olduğu nihai planına erişene kadar…

Yorumlar
Diğer Yazıları