Metin Külünk

Vize serbestisi üzerinden Avrupa’nın terörü meşrulaştırması

Sayın Cumhurbaşkanımızın geçen haftaki AB ve vize muafiyeti konusundaki beklenmedik tarihi çıkışı bir gerçeği daha gün yüzüne çıkardı. Vize muafiyetini tarihi bir başarı olarak görüp zafer çığlıkları atmaya başlamıştık. Oysa Cumhurbaşkanımızın da daha önce belirttiği gibi vize muafiyeti yeni bir şey olmayıp iki sene önce karar verilmiş ve tarihi belirlenmiş bir meseleydi. Ama nedense hepimiz bunu görmemezlikten gelip son 6 ayda elde edilmiş yeni bir başarı olduğunu benimsedik. Toplu bir akıl tutulması yaşadık. Bizi bu akıl tutulmasından sarsıcı olduğu kadar gerçekte olan Erdoğan’ın açıklamaları çıkardı.

Daha vahim olanı ise vize muafiyetinin önemli bir şarta bağlanmış olmasıydı. Bu şart hiç dillendirilmedi, 70 kusur bürokratik şarttan bahsedildi, detaya hiç girilmedi, terörle mücadele kanunu ya da çözüm sürecinin tekrar başlatılmasıyla ilgili en küçük atıfta dahi bulunulmadı. Meğer AB vize muafiyetiyle ilgili terörle mücadele yasasının değiştirilmesini şart koşmuş. Bu dolaylı olarak aynı zamanda çözüm sürecinin tekrar başlamasını yani masanın yeniden kurulması şartını da içeriyordu. Türk kamuoyu egemenliğimizi ayaklar altına alan bu şartı Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklamasıyla öğrendi. Bunu Avrupa Birliği bakanımız Sayın Volkan Bozkır çok net ifade etti. AB’nin ifade ettiği terörle mücadele yasasının değişmesinin imkânsız olduğunu belirtti. Asıl maksadın vize altına “sıkıştırılmış” terör örgütünü kollamak, meşruiyet kazandırmak olduğunu net olarak görüyoruz.

Milletimiz bu tuzağın farkında olarak ağızlara bir parmak bal çalmaya çalışan Avrupa’nın gerçek yüzünü görmüş oldu.

Fransa, Paris saldırısı üzerine saatler içinde tüm ülkede OHAL ilan etmiş, sınırları kapatmış, savaş durumuna geçmiş, ordusunu sokağa indirmişti. Bununla yetinmemiş, kanunlarını daha da sertleştirmiş, vatandaşlıktan çıkarılma gibi çok sert tedbirleri tartışmaya açmış, bunun için de anayasa değişikliği sürecini başlatmıştı. Yine bir terör saldırısına maruz kalan Belçika ise Fransa’dan bir adım daha ileri gitmiş, saatler içinde, alarm seviyesini en üst düzeye çıkarmış adeta ülkeye kepenk kapattırmıştı. Bundan daha ağır uygulamaları, İngiltere İRA’ya, İspanya da ETA’ya karşı uygulamıştır.

Türkiye son 50 yıldır, sistematik olarak teröre maruz bırakılmış bir ülke, son 30 yıldır da PKK terörüne karşı mücadele ediyor. PKK terörü son dönemde tarihinde görülmedik bir şekilde arttı, bu vahşi saldırılardan ne bölge halkı ne de metropoller kendini kurtarabildi. Türkiye buna rağmen, demokratik ve özgürlükçü duruşundan taviz vermedi, uluslararası standartların çok üstünde bir demokratik tavır sergiledi, bölgede bile OHAL ilan etmedi, hiçbir sivile zarar vermedi, verdirtmedi, PKK’nın legal versiyonu konumundaki HDP’nin tüm kışkırtma ve provokasyonlarına rağmen HDP’yi kapatmayı bile düşünmedi. Oysa Türkiye’nin yerinde başka bir ülke olsaydı, ne HDP kalırdı, ne PKK, ne de bölgede taş üstünde taş kalırdı.

Tüm bunlara rağmen, AB bize demokratikleşme noktasında şartlar sunma terbiyesizliğinde bulunuyor. Bu demokratikleşme şartı değildir, bu Türkiye’nin egemenliğine, birlik ve bütünlüğüne her şeyden önemlisi devletimizin bekasına yönelik saldırıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız, ‘ siz yolunuza, biz yolumuza’ diyerek AB’ye gerekli cevabı anladığı dilden vermiştir. Mesaj gayet açıktı; AB bizim stratejik hedefimiz, bunu isteriz ama buna ulaşmak için egemenliğimizden zerre kadar taviz vermeyiz. Bu dost düşman herkes tarafından bilinsin.

Biz bir istiklal ve istikbal mücadelesi veriyoruz. Son olaylar bize bir kez daha şu gerçeği gösterdi; Sayın Cumhurbaşkanımız bu kutlu gerçek bağımsızlık mücadelenin tartışmasız yaşayan tek lideridir.

Diğer Yazıları