Prof. Dr. B. Zakir Avşar

Turan'a hudut mu çiziyoruz?

Buralara “Güneşin doğduğu yerden” gelenleriz. Köklerimizi ifade ederken Horasan’ı, Horasan Erenlerini, Anadolu’nun Türkleşmesini sıklıkla işaret ederiz.

Mevlana Celalettin Rumi ile Anadolu’dan dünyaya ışık yayan Konya’ya Belh’den gelen çağlar üstü bir bilge olarak iftihar ederiz…

Peki, Horasan neresidir?

Horasan, Hur (güneş) ve âsân (âyân “gelen, doğan”) kelimelerinden oluşur “güneşin doğduğu yer, güneş ülkesi; doğu bölgesi” manasındadır…

Horasan tarihte İran’ın kuzeydoğusunda yer alan çok geniş bir coğrafî bölgenin adı idi. Günümüzde bölgenin toprakları üç parçaya ayrılmış olup Merv (Mari), Nesâ ve Serahs yöresi Türkmenistan, Belh ve Herat yöresi Afganistan, kalan kısmı da İran sınırları içinde bulunmaktadır.

Bir de Güney Türkistan’a bakalım…

Bu günkü Afganistan’ın Kuzeyini içerir. Güney Türkistan ya da Afganistan Türkistanı,  Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan sınırında bulunan bölgedir. 19. yüzyılda Afganistan'da Abdurrahman Han tarafından kaldırılana kadar Türkistan Eyaleti adında bir vilayet vardı ve merkezi Mezar-ı Şerif'e dayanıyordu. Belh, Kunduz, Cüzcan, Sar Pol ve Faryab'ın çevresini kapsıyordu. Kokcha nehrinin kuzeydoğudaki Ceyhun ile güneybatıdaki Herat vilayeti arasındaki kavşak noktasından güneybatıdaki Herat vilayetine kadar tüm Güney Türkistan toprakları yaklaşık 500 mil (800 km) idi.

Peki, Mezar- Şerif nedir, niye “Şerefli Mezar”dır, bizim için önemi nerededir?

Kerbela acılarının 1341. Yılında hepimiz Hasan ve Hüseyin ile, Fatımat’üz Zehra ile kalplerimizi bütünleştirmişten, Şerefli Mezar’ın mukimini bilmemek olur mu?

Allah’ın arslanı Hazreti Ali halife iken, 661 senesinde Kufe'de İbn-i Mülcem adında bir Harici tarafından şehid edilip bugün Irak'ın sınırları içerisinde bulunan ve Necef’e defnedilmiştir.

Cinayetten sonra Hazreti Ali'nin çok yakını olan birkaç kişi bu kutlu şehidin naaşını Necef'ten kaçırmaya karar verir, çünkü düşmanlarının, sağlığında alamadıkları intikamlarını cenazesinden almaya kalkışmamaları için. Bu tehlikenin önüne geçebilmek için bir gece Hazreti Ali'nin mezarını gizlice açar, cenazesini dişi bir beyaz deveye yükler ve kendilerinin de bilmedikleri bir yere doğru yola çıkarlar.

Cenazeyi taşıyan deve canının istediği yöne gidebildiği kadar gidecek, nerede bitkin düşüp yere çömelirse Hazreti Ali'nin mezarı orası olacak ama bu yeni mezarın yerinden hiç kimse haberdar edilmeyecektir. Devenin peşinden günlerce, haftalarca gider, çöller, dağlar aşarlar.

Günün birinde yorgunluktan artık adım atamaz hale gelmiş olan hayvan durur ve olduğu yere çöküverir. Bendeler, cenazeyi devenin sırtından indirip hemen oraya defneder ve sonra hepsi bir başka tarafa gider izlerini kaybettirirler.

Aradan dört asır geçer, devenin çöktüğü topraklara Selçuklular hâkim olurlar. 1136'da Sultan Sencer devrin en iyi ustalarını toplar ve bu kutlu şehit için bir türbe ve bir de cami yaptırır. 1220’de Moğol istilasında Türbe de ülke de yerle bir olur.  Ancak Timur'un soyundan gelen Hüseyin Baykara 1481'de kutlu şehidin türbesini ve camiyi yeniden inşa eder.

Hüseyin Baykara'dan sonra Özbek hükümdarları da türbenin etrafına gömülmeye başlayınca mekân gittikçe büyür, güzelleşir ve dinî kimliğinin yanı sıra siyasi bir hüviyete kazanır.

Mezar, Afganistan'da kurulan devletlerin hâkimiyet alametlerinden sayılır, hacca giden Orta Asyalıların yolculukları sırasında akın akın ilk ziyaret yeri haline gelir yani‘‘Mezar-ı Şerif’’ olur…

Mevlana’nın da anavatanı Mezar-ı Şerif, Afganistan'ın kuzeyindeki Belh eyaletinin merkezidir.

Mevlana, 1207'nin 30 Eylül'ünde bugün Mezar-ı Şerif’e on dakika mesafede bulunan Belh'de doğmuştur.

Çağının önde gelen âlimlerinden olan Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled, karışıklıklar çıkınca Belh'ten ayrılır ve uzun bir yolculuktan sonra Konya'ya yerleşir ki, Mevlana o sırada yirmi yaşlarındaydı.

1220'de Cengiz Han tarafından yağma edilen ve yakılıp yıkılan Belh, eski güzel günlerine bir daha asla kavuşamadı.

Timur'un oğlu Şahruh Bahadır'la karısı Gevher Şah'ın 15. asrın ilk çeyreğindeki iktidarları sırasında kısa bir zaman için önemli bir ticaret yolu haline geldi ama daha sonraları devam eden savaşlar şehri gene harabeye çevirdi.

Belh, Taliban'ın ilk gelişine kadar Mezar-ı Şerif'in pazar yeriydi. Şimdi ise görünen o ki, yeniden dönen Taliban Moğolları aratacak…

Afganistan’dan bahsederken atalarımızın buraya fatihler olarak geldiği Horasan’dan, Turan idealizmimizin ayrılmaz bir parçası Güney Türkistan’dan, Allah’ın arslanı Hazreti Ali’nin manevi huzurundan, Hazreti Mevlana’yı bize bahşeden kutlu topraklardan bahsediyoruz…

Bu gün dünyanın en sıkıntılı bölgesi olsa da, insanları dünyanın en mağdurları olarak karşımıza çıksa da unutmamamız gereken gerçekler işte bunlar…

Gelenleri sınırlarımızdan içeri alıp almamak ayrı bir konudur, düzensiz göçmen girişlerine izin vermemek ayrı bir konudur.

Sınırlarımızı açıp açmamak değil konu, tarihimize, kültürümüze, coğrafyamıza, Güneşin doğduğu yerin asil evlatları kardeşlerimize yaklaşımlarımızı bize yakışmayacak bir dil ile ifade etmektir.

Yabancı düşmanlığı, etnik ayrımcılık, kabilecilik, mezhepçilik, nefret söylemi bize yakışmaz…

Tarihi bilmemek hiç yakışmaz.

Gönül coğrafyamızın hudutlarını daraltmak asla yakışmaz…

Aksi takdirde Mezar-ı Şerif’te yatan Kutlu şehid Hz. Ali’yi incitiriz.

Sultan Sencer’i, Hüseyin Baykara’yı, Bahaeddin Veled’i, Mevlana’yı, Horasan’dan gelen fatih atalarımızı, Çegan Tepesi’nde Turan ideali için canını veren Enver Paşa’yı, Afganistan’ın modernleşip, muasır dünyanın bir parçası olması için çalışan Mustafa Kemal Atatürk’ü incitiriz…

Daha sakin olalım. Daha akıllı olalım.

Diğer Yazıları