Gündem |

Trump sarsıntı yaratan zaferini selefine borçlu!

Merve Şebnem Oruç, Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde Trump'ın ABD Başkanlık seçiminde Clinton karşısında elde ettiği zaferi yorumladı.

ABD Başkanlık seçimleri Salı gecesi sonuçlandı. Cumhuriyetçi Parti adayları arasında yer alıp 'ben de varım' dediğinde kimsenin ciddiye almadığı, bu noktaya gelebileceğine kimsenin ihtimal vermediği Donald Trump artık ABD Başkanı.

Gerek demografik dağılım gerek seçiciler kuruluna gönderdiği üye bakımından yüksek orana sahip olmaları nedeniyle 'swing states-salıncak eyaletler' olarak adlandırılan eyaletlerin hepsinde, Florida, Ohio ve Kuzey Carolina'da, Trump galip geldi. Uzun süredir Cumhuriyetçilerin kazanamadığı Iowa ve Pensilvanya'da da, Michigan ve Wisconsin'de de Trump yarışı önde bitirdi.

Hillary Clinton 59,2 milyon oyla, toplam oyun %47,6'sını alırken, Donald Trump, 59,1 milyon oyla toplam oyun %47.5'ini aldı ve adaylar anket şirketlerinin aksine, tahmin ettiğimiz gibi başa baş bir sonuç ortaya koydu. Ancak ABD federal sisteminde her eyalet başkanı ayrı ayrı seçtiği için total oyun bir anlamı yok. Dolayısıyla Clinton seçiciler kuruluna 218 delege gönderebilirken, Trump 276 delegeyle Beyaz Saray'ın bir sonraki ev sahibi oldu.

Öte taraftan, ABD'de Salı günü aynı zamanda Kongre seçimleri de yapıldı. Kongreyi oluşturan Temsilciler Meclisi'nin tamamı ile Senatonun üçte biri yenilendi. Cumhuriyetçiler her iki seçimde de çoğunluğu sağlamayı başardı.

Sonuçta ABD'nin 44. Başkanı Barack Obama, iki dönemin sonunda Washington'ı anahtar teslim Cumhuriyetçilere iade etmiş oldu. Bu arada, Obama'nın başta Suriye olmak üzere başarısızlıkla itham edilen dış politikası örnek gösterildiğinde 'uzman'ların cevaben tutunduğu 'ama iç politikada başarılı' tezi de çöktü. New Hampshire gibi delege bakımından en küçük örnek hariç, demokratlar hiçbir salıncak eyalette kazanamadı ve uzun süredir demokrat olarak bilinen en az dört eyalette yarışı kaybetti. Bu sadece Clinton'un kaybı değil, aynı zamanda ve daha da fazlasıyla Obama'nın başarısızlığının göstergesi. Nitekim, Donald Trump, seçim kampanyalarını müthiş bir sistem eleştirisi ve ziyadesiyle Obama politikaları karşıtlığıyla şekillendirmişti. Hillary Clinton'ın ise, yarışın en başında kendini Obama'dan kısmen ayrı tutmaya çalıştığı gözlense de ilerleyen günlerde Obama politikalarına sıkı sıkıya tutunduğu fark edildi. Yeniliği temsil edebilecek bir kadın aday, eskiyi ve statükoyu temsil eder hale geldi, kurulu düzenin desteklediği aday oldu. Ancak sonuçlarla beraber, dev anket şirketlerinden Wall Street'e, medya devlerinden lobilere, ABD'de sistemi, kurulu düzeni, yani statükoyu temsil eden kim varsa hepsi, Clinton ve Obama'yla beraber kaybedenler kervanına katıldı.

Bir Amerikan ironisi olsa gerek, sistem karşıtlığı ve George W. Bush eleştirisi yaparak başkan olan Barack Obama, sistem karşıtlığı ve Obama eleştirisi yapan Donald Trump'a başkanlık koltuğunu teslim etti. Gerçekten acıklı bir durum, 'Make America great again-Amerika'yı yeniden harika yap' sloganı ile sıradan Amerikalının, Amerikan rüyası hayalini kaşıyarak ve fakat bunu herkese seslenerek değil, beyaz Amerikalıyı hedef kitlesine koyarak, yükselen İslamofobi ve yabancı düşmanlığından yararlanarak göç ve göçmen karşıtı bir tutum takınarak yapan Trump, bugün ABD Başkanı. Aslında yozlaşmanın, hoyratlığın, içi boş zenginliğin kanlı canlı bir temsili olan yeni ABD Başkanı, bildiğimiz sıradan zengin ve cahil Amerikalıyı temsil ediyor ama sisteme meydan okuyor. Öte yanda ise, ABD'nin ilk siyah başkanı olan ve sistemin tıkanmışlığına alternatif olarak görülen, sıradan Amerikan vatandaşı profiline aykırı görünen ve umut vadeden bir başkan adayı olarak Beyaz Saray'a çıkan Obama, bugün o kokuşmuş sistemin temsilcisi, statükonun bekçisi ve kurulu düzenin hizmetçisi olarak görülüyor. Özetle Obama'yı kazıyorsunuz, altından Trump çıkıyor.

Hiç şüphe yok ki, Trump bugün Amerikan Başkanı ise, bunu hiç kimseye değil Obama'ya, onun ertelediği çözümlere, görmezden geldiği problemlere ve sisteme teslim olmasına borçlu. Yani klasik Amerikan döngüsünün bir sonucu olarak çarklar çalışıyor, Cumhuriyetçiler sıradaki Demokratları, Demokratlar sıradaki Cumhuriyetçileri besliyor. Ancak sistem yenilenmedikçe, alarm vermeye başlıyor ve sistemi kuranların da kontrol edemediği bir noktaya evriliyor.

Hiç şüphesiz, ABD'yi ve beraberinde dünyayı bugün daha belirsiz bir gelecek bekliyor. Clinton seçilseydi, önümüzdeki en az dört yıl içinde bizi nelerin beklediğini ve nasıl karanlık bir geleceğe doğru yol aldığımızı biliyor olacaktık. Trump'la beraber ise, piyasa adlı put yere çakıldı, beklentiler karmaşıklaştı ve felaket senaryoları arasında duyduğumuz üst aklın sesi bulanıklaştı. Beyaz Saray'dan gelen ilk yorum, “ABD Başkanı Obama için önemli olan yumuşak bir geçiş süreci” açıklaması oldu. Yani büyük göz, odağını buralardan içeriye çevirdi.

Şimdi tahmin edebileceğimiz gibi, Donald Trump'a 'geçiş dönemi danışmanları' atanacak, hızlı bir şekilde etrafı sarılacak, Washington'da işlerin nasıl yürüdüğü, nasıl yürümesi gerektiği anlatılmaya başlanacak. Umudumuz, kampanya sürecinde gururu beş paralık edilen, aşağılanan, hor görülen Trump'ın en azından bu uyum sürecinde zorluk çıkarması ve gördüğü muamele nedeniyle sisteme karşı başkaldırısına devam etmesi, ABD'ninse kendi iç meseleleriyle uğraşıp dünyayı dizayn etmeye vakit bulamaması. Başkalarına büyük bir kibir ve seçkinci bir yaklaşımla 'demokrasi', 'eşitlik', vs. dersi vermeye kalkanların dönüp kendilerine bakmalarını ve biraz da olsa utanmalarını beklemiyoruz elbette. Ne de olsa nasıl bir ülke olduklarını gayet iyi bildiklerinin ve nasıl bir ikiyüzlülükle kendilerini pazarladıklarının farkındayız. Ancak bu karanlık tabloda güzel olan, Washington'da o elitist bir endişeyle takınılan 'demokrat' maskenin düşmesi ve ABD'nin gerçek yüzünün artık görünür hale gelmesi.