4 Nisan 2020
11 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
27 dk
İkindi'ye kalan süre
İmsak 05:07 Güneş 06:35 Öğle 13:12 İkindi 16:48 Akşam 19:39 Yatsı 21:01

“Siyaset böyle istedi” hikâyesi

Arada kaynadı gitti.

Ülkenin birinde. Attıkları golleri asker selamıyla kutlayan milli futbolcular varmış. UEFA asker selamını suç sayıp ceza verince.

Ülkenin Cumhurbaşkanı, Futbol Federasyonu yöneticileri ve Spor Bakanıyla görüşmüş.

O görüşmede Cumhurbaşkanı, son dönemde başkentteki en önemli sıkıntılardan birisini dışa vuran şu sözleri söylemiş:

“Futbolumuz için ne gerekiyorsa yapacaksınız ama şu noktaya dikkat edin… ‘Siyaset böyle istedi’ algısına izin vermeyin. Bu tamamıyla sizin kararınız.” 

Bu cümle, başkentin hükümet etme biçimindeki ciddi bir sorunu da dile getiriyormuş.

Kimi zaman Cumhurbaşkanının etrafındaki, kimi zaman bakanlıklardakiler, kimi zaman iş dünyası kendi kişisel tasarruflarını/ kararlarını “siyaset böyle istedi”, “yukarısı böyle istiyor”, “Haklısınız ama biz de çaresiziz” gibi cümlelerle hayata geçiriyorlarmış.

Yanlış anlaşılmasın, “Cumhurbaşkanı iyi, çevresi kötü” vurgusu falan yapmıyorum.

Hükümet etme biçimiyle ilgili bir sorun.

“Sayın Cumhurbaşkanı böyle istedi” diyenlere “en son ne zaman kendisini gördükleri” sorulduğunda net cevap veren de yokmuş.

Büyük olasılık, o ülkenin en büyük şehrinin başkanının aradakileri aşıp Cumhurbaşkanına zarf uzatmasının nedeni de buymuş.

Halbuki böyle durumlarda doğru olan, Demirel’in yaptığıymış. Aradaki herkesi atlatıp kendi diyaloğunu kurmakmış doğru olan.

Ülkenin Cumhurbaşkanı, önüne gelen önemli bir dosyada zincirin en uç halkasındaki kişiyi kendisi arayıp sormalıymış.

Koskoca Cumhurbaşkanı hangi bir konuda muhatapları arasın diyebilirsiniz, böyle bir uygulama en azından “rastlantısal örnekle denetleme”yi devreye sokar.

İletişim kanalında bırakılan boşluklar, birileri tarafından ama öyle ama böyle doldurulur.

UEFA’dan alınan cezaya gelince.

Hukuk dışı bir suçlamaya hukuki metinlerle karşılık verilemez.

Hukukçu yasa bilir, iletişim bilmez. Hukuki metnin iletişimciler tarafından okunması gerek.

Ve fakat.

İletişim anlayışları “kamu spotu yapalım, sonra da yatalım”dan öteye gitmeyen bakanlıklara bunu anlatmak fazlasıyla zor.

 

RAHŞAN ECEVİT’İN “AŞK”I

Rahşan Ecevit vefat edince.

Arkasından yazılanlar, “büyük aşk” etrafında toplandı.

Hürriyet’ten sevgili Şehriban Oğhan’ın haberinde önemli bir ayrıntı vardı.

Bülent Ecevit kızıyla evlenmek istediğini söyleyince, Rahşan Hanımın babası “geçimlerini nasıl sağlayacaklarını” soruyor.

Ecevit, “Basın yayında çalışıyorum günde 2 liraya” diyor.

Orada durdum.

Rahşan Hanımın aşkıyla, şimdinin aşk anlayışı çok başka.

Onun için aşk;

Her haliyle kabul etmek demekti.

Özveri demekti.

Birlikte yol yürümekti, nereye giderse.

Sabır demekti. Taş gibi.

Etraflarında kimse kalmadığında bile inanmak demekti.

Mücadele demekti.

Bölüşmek demekti. Susmak demekti.

Şikayetsiz olmaktı.

Birlikte pencere önünde oturmaktı.

Nereye bakarlarsa baksınlar aynı şeyi görmekti.

Sevdiğinin bardağına çay doldurmaktı.

Ellerini sımsıkı tutmaktı, laf olsun diye değil.

Omuzuna başını koyduğunda, adamın zayıf kemiklerini kuş tüyü gibi hissetmekti.

Koşulsuz bir adanmaydı.

Sonsuzlukta kaybolup gitmekti.

Aşk, abartı, gösteriş değil, sadece iki kişilik bir şeydi.

 

BENCE

İklim değişikliğiyle mücadelenin suyu çıktı. Yemek yaparken tencere kapağını kapatmalıymışız. İklimi değiştiren küçük tencere değil, büyük şirketlerdir.

Geçen hafta ABD ve Çin ticaret anlaşması imzaladı. Dünya ekonomisinde taşlar yerinden oynadı. Medyamız da siyasetimiz de bunu görmedi. Bizi bu körleşme öldürecek.

Meghan ve Harry sarayda yaşarken kabul edemeyecekleri iş tekliflerini kabul edebilmek, daha çok para kazanmak için kraliyetten çekildiler. Aşkla, özgürlükle ilgisi falan yok.

Cem Yılmaz filmleri, Cem’in yanlışlarıyla büyü bozulduğu için izlenmiyor. Biz “marka yönetimi”nde buna, “marka vaadinde tutarsızlık” deriz.

Bir milyarderden boşanıp başka bir milyarderle evlenen Dasha Zhukova’nın “zengin koca bulma sanatı” kitabı satış rekoru kırar.

Cem Yılmaz’dan ayrılınca gündemden düşen Defne Samyeli’nin imdadına, kendisini yeniden gündeme taşıyan Mustafa Sandal’ın kitabı yetişti.

Ajda Pekkan’ın, geçmişe doğru vefasızlığı, kendisinin hiç ölmeyeceğini sanmasından kaynaklanıyor olabilir.

Fatih Terim “Arda’ya bir şans vermek lazım” yerine, “Arda’nın Arda’ya bir şans vermesi lazım” demeliydi.

 

HANGİSİNİ SEÇERDİM?

“Kaçak yapıları yıkan Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum mu, Kanal İstanbul’un ÇED raporunu onaylayan Bakan Kurum mu” derseniz kaçak yapıları yıkan derim.

“Köşe yazarı Ahmet Hakan mı, söyleşi yapan Ahmet Hakan mı” derseniz, köşe yazarı olan derim.

“Stand up’cı Cem Yılmaz mı, sinemacı Cem Yılmaz mı” derseniz, açık ara stand up’cı derim.

“Konuşan Ali Koç mu, susan Ali Koç mu” derseniz, kesin susan derim.

“Saç ektiren erkek mi, kel olan erkek mi” derseniz, kel olan derim.

“Polis adliye muhabiri İsmail Saymaz mı, siyaset yorumcusu İsmail Saymaz mı” derseniz açık ara polis adliye muhabiri olan derim.

TABİİ “KAHVALTI YASAKLANSIN” DER

ABD’de yaşayıp Türkiye’ye laf yetiştiren Mehmet Öz.

Geçen hafta “Kahvaltı yasaklanmalı” dedi. Bizimkiler de ona laf yetiştirme yarışına girdi.

Bence de kahvaltı yasaklansın ama bizde değil ABD’de olan.

Adamların kahvaltıdan anladığı, tatsız donut, kahvaltılık gevrek. Üzerine soğuk süt.

Bir de filtre kahve. Bazen de pankek.

Bırakın kahvaltıyı insanın yataktan kalkası gelmez.

ABD’ye gittiğim günden bu yana, her yurt dışı çıkışımda millet bavula ilk pijamalarını koyarken ben sallama çay, zeytin vs. kahvaltılık koyuyorum.

 

UMARIM ÇİN SİNEMASI, HOLLYWOOD SİNEMASINA BENZEMEZ

Çin ekonomisi, gözünü Hollywood’a dikmiş durumda.

Bir bir yapım şirketi satın alıyorlar.

Çin filmlerini çok severim. Yönetmen Ang Lee’ye bayılırım.

Geçen akşam arkadaşlarımla evde patlamış mısır, sinema partisinde Ang Lee’nin “Crouching Tiger, Hidden Dragon”unu izledik.

Diyalogların çarpıcılığına bakın:

“Güçlü ama esnek olun. Yönetmenin kuralı budur.”

“Gerçek güç, tüy kadar hafiftir.”

“Karşılık vermezsen öğrenemezsin.”

“Hareketi sükûnetle bertaraf etmeyi öğren.”

Üzerine de kareografiyle çekilen görsel şöleni koyun, daha ne olsun?

 

AKLIMDA KALAN

Bir, farkındalıkla sömürü arasındaki çizginin aşılması: Down sendromlu çocukları ünlü bir modacının defilesine çıkarmışlar. Bu durum, modacılar tarafından çocukların kozmetik unsur gibi kullanılmasıdır. Kendilerini haber konusu yapmak için çocukların kullanılmasıdır. Tıpkı Soma faciasından sonra mankenlerin yüzlerine kömür karası sürüp defile yaptıkları gibi. İtiraz ediyorum.

İki, 23 Nisan’ın 100’ü: Eli kulağında, 23 Nisan’a az kaldı. Sanırım 100. Yıl da sıradan bir dizi resmi etkinlikle kutlanacak görünüyor. Biz ne birlikte ağlamayı ne de birlikte kutlamayı bilen bir millet olup çıktık. İşte kaldı 95 gün. @23nisanin100u #23nisanin100ü

Yorumlar
Diğer Yazıları