Kültür Sanat |

Günün öyküsü: Duvara bir çizik at

Yazar Serpil Tuncer'in öyküleri bugünden itibaren SuperHaber'de! İlk öykü "Duvara bir çizik at" adını taşıyor... Bir genç kız, duvara atılan bir çizik ve birdenbire beliren dünyaya açılmış kocaman bir pencere...

DUVARA BİR ÇİZİK AT

Yatağıma yattım. Gıcırdayan eski bir karyola… Kopmuş yayları sırtıma batıyor ama babam yeni karyola alacak paramız yok dedi. İdare etmeliymişim. İdare idarecilerde olur, bakınız bizim okul müdürü Kıl Seyfi… İdareci adamdır. Severiz kendisini ancak müdür yardımcısı Mürüvvet Hanım için aynı kanaatte değilim. Kanaat demişken; hep hocalar kullanacak değil ya şu kanaat denen şeyi. Kanaat, azıcık düşünüp taşınabilen herkes içindir. Fizik sınavım var yarın. Enerji eşittir mc2 kareyi sorarsa hoca, çuvalladığımın resmidir. Vektörler zaten Allah’a kalmış. 

Karyolanın duvar tarafına doğru dönüyorum. Duvarla aramızdan su sızmıyor. Uzanıyorum iyiden iyiye. Aramızdaki ilişkiye gelince; duvarın badanasını kazıtarak ilginç şekiller yapıyorum. Duvar, bir nevi tuval görevi görüyor benim için. Fırça kullanmıyorum. Spatula da… Duvarı kazıtmak için başparmağımı kullanıyorum. Bu yüzden kolay kolay kesmem başparmağımın tırnağını. Geçenlerde okulda Iraz tırnağımı gördüydü de gitar çalıyorum sandı. Gitar kim ben kim. Çalacak yetenekten ziyade bir gitara sahip olacak paradan yoksunum ben. Tek gitarla bitse iş tasa etmem; bunun kursu var, hocası var, özel dersi var… Benim okulda sandviç alacak param yok. Her sabah, evden çıkarken, annem dönüşümlü olarak ekmek arası zeytinle peynir koyuyor çantama. Neyse… Dünyalık işler… Çektim kafama yorganı, duvara doğru iyice yasladım omzumu. Tam başparmağımı yorganın altından çıkartacak oldum annem daldı odaya. 

– Kız… O duvarları bugün boyadım. Kıydım paraya da bir kutu saten boya aldım. Erkek işi üstüme kaldı valla. Canım çıktı tepe yukarı bakmaktan. Duvara bir çizik atarsan oraya gelir saçını başını yolarım senin. Kime diyorum hey!

 – … 

Uyuyor numarası yapmak her zaman işe yarıyor. Ses soluk çıkmıyor benden. Burnundan soluyarak çıkıyor annem. Kapımı kapatmadan önce odanın ışığını da söndürüyor. Tasarrufu sevenlerden. Pencereden mavi aydınlık düşüyor duvara. Yeni badanası ile duvar pürüzsüz duruyordu. Çizik ettirsem mi ettirmesem mi acaba? Kararsız kalıyorum ama işleyen hayal dünyam ne olacak peki. Ben, her gece bu duvarı tırnağımla oyup, ilginç şekiller çizen değil miyim? Kahramanlar hayal edip, onlara ad veren değil miyim? Öyleyim tabi, öyleyim. Atlılar, kuklalar, prensler, bayanlar beyler, yeni açmış çiçekler, onlara konan böcekler, Satürn ve Neptün, yunus balığı, kerkenez kuşu, Amerika, Mercidabık Savaşı, yayından fırlayan ok, Kızılderililer, Everest Dağı, Yunanlılar, Sivas’ın tarlaları, atan kalp, batan güneş ve daha nice şeyler çizmedim mi? Çizdim. Kahramanları birbirleriyle konuşturup uykudan bayılasıya kadar onları dinlemedim mi? Dinledim. Fakat gönül koydum hepsine. Annemin bir iki fırça darbesiyle silinip gitmiş hepsi. Tarih olmuşlar. Gerçi olaya bir de iyi tarafından bakmak lazım. Tertemiz bir sayfa, daha doğrusu pürüzsüz bir duvar önümde duruyor. 

Başparmağım oynayıp duruyor. Kan yürüyor kımıl kımıl. Hadi artık nazlanma, diyor. İçim kabarıyor, şu gıcır gıcır duran parlak duvara bir çizik atmak için. Alışmış kudurmuştan betermiş yoksa kudurmuş alışmıştan mıydı? Böyle giderse edebiyattan da çakacak gibiyim. Annem okursan okursun diyor okumazsan doğru kocaya… Koca demişken aklıma kadın geliyor, kadın demişken aşk… 

Biri başparmağımı kuvvetlice tutup havaya kaldırıyor sanki. Duvara doğru götürüyor. Öyle güçlü ki, karşı koymanın imkânı yok. İşte ilk çizik… Dökülüveriyor badananın rengi. Annemi kandırmışlar. Adiymiş bu boya. Duvarın gri ve kötü çimentosu beliriyor. Çizgi derinleşiyor. Bir kare… Pencereye benziyor. Evet, pencere bu. Pencereden bir kız dışarıyı gözlüyor. Bildim… Sokak olmalı burası. Yanına birkaç geometrik şekil daha oyuyorum. Apartmanları yükseltiveriyorum kızın penceresinin kenarından. Şöyle uzunca birkaç elektrik direği… Bu dikine şekillerin birazı da ağaç. Kızın yüzüne dönüyorum yeniden. Başparmağım olanca hızıyla çalışıyor. Saçlar… Beline kadar… Kıza pek yakıştı böylesine upuzun saçlar… Çok kazımayınca koyulaşmayacaktır. Sarışın diyebiliriz bu kız için. Pencerenin önünde açelyalar… Kız sıkılıyor avare avare dışarıya bakmaktan. Sokağa biraz hareket katmalı öyleyse. Arkası açık bir kamyonet çiziyorum. Hep zorlanırım araç çizerken. Kenar çizgileri epey zamanımı alır. Dur bakayım. Fena sayılmaz. Oldu işte. İçi soğan patates dolu. Kamyonet kendi kendine gidemez ya. Şişko göbeğiyle bir satıcı çiziyorum. Kamyonetin kenarında ayakta dikiliyor. Bağırıyor sokağa karşı… 

– Sarı patates sarııııııı. Soğan tarladan. 

Yoldan geçen bir kadın, kıza sesleniyor: 

– Kız Zarife, patates almayacak mısın? 

– Yok Neriman Teyze, evde var. 

Demek Zarife oldu adı. Sevdim adını. Bir kahvehane çiziyorum kızın penceresine karşı. Kahvehanenin kapısından sokağa doğru gelişigüzel sıralanmış masaları oyuyorum ince ince. Masaların üzerinde okey taşları, uzun limonata bardakları, kahve fincanları… Kahveci beline doladığı önlüğü ile orta yaşlı bir adam… Adını Osman koyuveriyorum. Öylece kıza bakıyor. Bakarken de içi gidiyor. 

Zarife kahvehaneye doğru bakıyor. Kahveci Osman müşterilerine çay veriyor. Zarife, Osman’ı seviyor. Ben de sevsinler istiyorum birbirlerini. Aşk, bütün bu duvarı boydan boya kaplamalı. Osman alamıyor gözlerini Zarife’den. Osman yeni taşıdı kahvehaneyi iki sokak öteden. Sevildi sayıldı bu sokakta. Hatırı sayılır müşterileri oldu. Osman benden yardım istiyor. Kızla konuşmak istiyor ama utanıyor kahvehaneye gelip giden müşterilerden. Yüzüme yalvarır gibi bakıyor. Zarife ile arasını yapmak lazım ama nasıl? Kahvehanenin önüne büyükçe bir incir ağacı çiziktiriyorum. İncir incir kokuyor sokak. Osman, kızın penceresi ile arasına çizilen incir ağacını pek seviyor günahını örttüğü için. Âdem de cennetten kovulduğunda ve çıplak kaldığında incir dalı ile örtünmedi miydi? Havva nasıl örtündü hatırlamıyorum. Hikâyenin bu kısmını eksik dinlemiş olabilirim. Din dersinden de çakmasam bari. Hadi fizik mizik anam-babam anlar da din bilgisini anlatamam. Osman bakıyor sinsi sinsi. Artık incir ağacına mı kıza mı baktığı anlaşılmıyor. “Osman aval aval nere bakıyorsun?” diye soranlara. “Hiç” diyor Osman. “İncire bakıyorum…” Oysa Zarife’yi kestiği su götürmez bir gerçek. Zarife can sıkıntısından ölüyor. Zarife beklemekten yorgun düşüyor. 

Düzeltmeli durumu. Sokağa biraz hareket katmalı. Zarife’yi mutlu kılmalı, Osman’ı ise huzurlu. El falı bakan yaşlı bir ihtiyar çiziyorum. Bununla da yetinmeyip, yaşlı falcıyı, Zarife’nin kapısının önünden geçiriyorum. Falı görünce gözleri fal taşı gibi açılıyor Zarife’nin. Fala inanma falsız da kalma düsturunu benimseyenlerden. Falcıyı durduruyor sokakta. Falcı titreye tireye konuşuyor. Öylesine yaşlı ki, bu sokağı baştan sona yürüyecek olsa ölmesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Zarife avuçlarını açıyor: 

“Bak bakalım falcı teyze, ne yazar elimde?” diyor. 

Yaşlı ihtiyar, Zarife’nin beyaz ellerine bakıyor, yakuttan, zümrütten bir ele bakar gibi. Kendi gençliği geliyor hatırına. Geri gelmeyecek günlerini düşününce, koy ver gitsin be ya, ne diye üzülürsün boş yere. Ölüm herkese değil mi, diye geçiriyor içinden. Kendi giderken etrafını da ateşe verenlerden bu kadın. Zarife’nin avucuna bakıyor. Eviriyor, çeviriyor, ah alabilse keşke, yüklenip götürebilse bu eli evine. Yok, bu ele sahip olmanın imkânı yok. Bu durum robotlar için geçerli ama tak çıkar-lı onlar. Mekanik… Zarife, robot olamayacak kadar insan. Yaşlı falcı diyor ki: 

– Neyse halin çıksın falın. Üç vakte kadar bir nişan gözükür sana. Orta yaşlıdır bu adamcağız. Bütün gün seni keser durur bir ağacın ardında. Oduncu mu desem aşçı mı desem. Te böyle göbeği var, kocaman. Salına salına yürür. 

– Hani, nerde? 

– Te bak bu çizgi. 

– Bir çizgiden mi söyledin bunları? Dünyada inanmam ayol. 

– İster inan ister inanma. Senin gibi inanmam diyenleri çok gördüm. Sever bu adam seni, sever ama açılamaz. 

– Ne yapmam lazım peki? Böyle kös kös oturup bütün gün beklemekten ömrüm geçip gitti.

 – Mektup yaz adama de ki; beni kaçır.

 – Niye kaçayım? Gül gibi evlenmek varken. 

– Bilemem artık orasını. Bu adam görücü gelemez sana. 

– Hani âşıktı? 

– Âşık, ama görücü gelemez. 

– Neden gelemez? 

–Te bak, kalp çizgisi burada kesilmiş. Manisi var bu adamın. Kavuşmanız mümkün görünmüyor. 

Zarife, yaşlı ihtiyarı uğurluyor. Sarı uzun saçlarını beline doğru salıyor. Zarife kendi kendine soruyor: 

“Görücü neden gelmez?” 

Günler su gibi geçiyor. Saniyeler içinde sonbahar geliyor. İncir ağacı yaprağını döküyor. İncir, yeşermek için baharı bekliyor. Çizik çizik oyuyorum sokağı, başparmağım gittikçe acıyor. Yağmur, kar, boran, tipi ne varsa bu sokak hepsinden nasipleniyor. Zarife’nin canına yetiyor beklemek. “Senin de yapacağın işin de…” 

Zarife kızıyor. Osman’a mı bana mı anlamadım… Hemen baharı getiriyorum. Kocaman bir güneş oyuyorum ufuk çizgisine. Sokak, ışıl ışıl aydınlanıyor. Zarife, mektup yazıyor Osman’a vermek için… Sokaktan gelip geçen bir çocuk gözlüyor ya da güvercin… Fi tarihinden kalmış olsa da postacılık kutsal meslek. Bir çocuk çiziyorum Zarife’nin penceresinin önüne. Çocuk mektuba uzanıyor. Doğruca kahvehaneye, Osman’a götürüyor. 

Osman, mektubu okur okumaz incir ağacına çıkıyor. Ne diye yaptı şimdi bunu hiç anlamadım. Osman hızını alamıyor. Zarife’yi pencereden kaptığı gibi kaçırıyor. İkisi de el ele gözden kayboluyor. 

Bu çizgiler gerçekten ama gerçekten kendi kendine hareket ediyor. Her şey birbirinin içine giriyor. Patatesçi, bütün kış aynı yerinde durmaktan sıkılıyor, gaza bastığı gibi çıkıp gidiyor sokaktan. Kamyonetin arkasında bir soğan tarlası yeşermiş. Duvar boydan boya dökülüyor, tırnağımın içi kanla dolmuş. Yaşlı falcı ölmüş, mahalleli “vah vah!” diyor. Yaşlı falcı; geride “Zarife’nin elleri için yeniden bu dünyaya gelmek istiyorum” diye yazan bir not bırakmış. Polisler intihar ettiğinden şüpheleniyor. 

Yarın fizik sınavım var, göz kapaklarım ağırlaşıyor. Çizgiler duvarı aşıp, odamı dolduruyor. Aklım mı yiten uykum mu gelen? Yok bildim. Anamın ahı tuttu. Yatağım ne güzelmiş. Babam yeni karyola almasa da olur. 

Derken Zarife’yi görüyorum. Yatağımın başında dikilmiş bana bakıyor. Sinirden küplere binmiş. Küpün alanını hesaplayan formül geçiyor aklımdan.

– Bula bula bu adamı mı buldun bana! diyor. 

– Ne vardı ki Osman’da? 

– Daha ne olsun… Osman evliymiş. İki de çocuğu var. Sayende kumam oldu ya da ben bir kadının kuması oldum. Aklım karışık yahu! 

– Tüh! Hiç aklıma gelmemiş. Ne yapmalı? 

– Bilemem. Çalıştır o kafanı? Kurtar beni düştüğüm bu rezil durumdan. 

– Sen çizgi olmalıydın. Nasıl böyle canlanıp ayağa kalktın? 

– Çizgi mizgi. Düzeltmelisin durumu. 

– Tamam, yeniden gir duvara. Annem görmesin seni bu odada. 

– Yap, et, ondan sonra uslu evladı oyna. Bütün hayallerimi mahvettin sen! 

Zarife söylene söylene küçülüyor. Yeniden çizgi haline gelip duvara giriyor. Penceresinden bakıyor. Duvardan çıkıp, odama gelmesin diye pencereye demir parmaklık çiziyorum ve Zarife’yi böylelikle engelliyorum. “Çık bakalım çıkabilirsen!” diye, sokağa doğru avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Zarife oyuna geldiğini anlıyor. Sinirinden oturup ağlıyor. 

Vakit hayli ilerledi… Beynim karmakarışık düşler üretiyor. Kaçarı göçeri yok, bu kafayla fizikten çakacağım gün gibi ortada. Duvardaki hayat ölmemeli ama ölüme benzer bir son olmalı. Tabi ya. Herkes uyumalı. Güneşi batırıp ayı çıkarıyorum. Geceye tek tük yıldızlar serpiştiriyorum. Bir baykuş delici bakışlarıyla çatıların üzerinden uçuyor. Artık bütün sokak uyuyor. Çizgiler, bir sonraki hayal gücüme kadar sonsuz bir uykuya teslim oluyor.  

Serpil TUNCER/ Sinekler de Uyur 


ÖYKÜDE YENİ BİR SES

2020 yılının bitmesine az kala değişimde her şey. Yeni değer yargılarına merhaba diyor dünya. Edebiyat da nasipleniyor bundan. Kalın kitapların yerini sanal ortamda indirilen kitaplar alıyor ve kütüphane insanın bir tık kadar yakınına geliyor. İlle de kitap olsun kâğıt kokusu olsun diyenler için mini kitaplar satışa sunulurken, edebiyat dergilerinin yerini e-dergilere alıyor ve kıraathaneler okuma salonlarına dönüştürülüyor. Bunca değişim metinlere de yansıyor tabii.

Serpil Tuncer öykü kalıplarını yıkan bir yazar. Gerçek öykülerinde bile sınır ötesi bir dünya saklı. Yazarın eşsiz bir hayal dünyası var ve öyküde kullandığı dil alışılagelmişin dışında. Ayrıca kahramanları da ilginç… Kıyıda köşede kalmış silik tipler. Bu tipler öylesine silik ki her gün işe gidip gelirken otobüs duraklarında gördüğümüz, selam bile vermeye tenezzül etmediğimiz, sistemin dışında kalan, hatta itilen ama bütün bu dışlanmışlıklarına rağmen “ben varım ve hayattayım” diyen tipler.

1972 doğumlu olan yazarın Ferfir-Anadolia yayınevinden çıkan “Kuşları Uğurlama Sanatı” “ Filler Ölüme Yalnız Gider” ve son olarak Okur Kitaplığı yayınevinden çıkan “Sinekler de Uyur” isimli öykü kitapları ayrı bir dil ve farklı dünyasıyla okuyucusunu beklemekte. Bu okunası kitapların edebiyat dünyasında yer alıp almayacağı şimdiden merak konusu…