Yaşam |

Selahattin Yusuf yazdı: Tökezleyerek hızlı koşmak

Gazeteci-yazar Selahattin Yusuf, gözü kara Erdoğan sevicilerini yazdı.

Aslında şu aralar, başım sıkıştığında hep yaptığım gibi bir şiir üzerinde çalışıyorum. Bu başlık da o şiirin başlığıydı. Olsun. Ülkeme ve milletime feda ols…pardon, başlamadan abarttım ha! Neyse…

Ama yalan mı, böyle yazan köşe yazarlarımız, “kabahat” önderlerimiz yok mu?

Neyse ya boş verin. Çok pardon, kestim. İşin ucu hemencecik kaçıyor değil mi erenler! Değil mi devrimciler:) Devrimciler dediğim, Yılmaz Erdoğan’ın ünlemesi yani. Hani çayıra çimene yayılmış plastik bardaktan rakı içen kasaba “ileri gelenlerine” sesleniyordu ya hani. “Ne yapıyorsunuz lan devrimciler!”

Diyeceğim, bazı “devrimci” heyecanı taşıyan, ülkemizin bir an önce işte şuralara şuralara gelmesi için canını dişine takmış arkadaşların “heyecanı” bazen canımı sıkacak seviyelere çıkıyor. Tansiyonum, tuzlu ayran ve gidip bir duvara bakmayı gerektirecek kadar düşüyor.

Niye? Gözlerinizin önünde bir kardeşinizin tökezleyerek hızlı koştuğunu, sık sık tökezlemesine ve kapaklanmaya ramak kalmasına rağmen yine de hız kesmediğini görseniz sizin nabzınızın tepkisi ne olur?

Ayrı “tariklerden” gelip siyaseten “refik” olduğumuz, buluşmamızın şu kadar yılı içinde, aynı zamanda felsefi olarak da birbirimizi yardımlaşmaya çağırdığımız sohbetlerimizin ardından, sevgili Haşmet Babaoğlu’yla aramızda ilginç bir rüzgar esmeye başladı son günlerde. Benim bu yazıdan önceki yazıya, hani şu maç yapan Kızılderililer işine itiraz etti. Ben de, kafamın arkasında bu yazının konusu belirmiş vaziyette; “Değer üretemeden siyasi doğruların yürümesi, güncel siyasal pozisyonların kendi başına ‘değer’ olmaya başlaması tehlikesinden” bahsettim. Bir şey diyecekken, “Yaz bunu o zaman” dedi. Aha yazıyorum!

Yazıyorum derken, valla yazacak pek bir şey yok. Bunu iddia ediyorum. İddia da değil, bu bir gerçek olmaya başladı son zamanlarda.

Siyasi analizatörlerin, yüzeysel “hakikat” definecilerinin oturma odasında, geçmiş bütün fikir ve sanat adamları, sanki uzak bir koltukta, mahcup, büzülüp oturmuş, hatta bazıları ayakta bekleyen bir takım gariban insanlara dönüştü. Bir tek Necip Fazıl. O da Cumhurbaşkanı’nın işaret etmesiyle -o kadar! Mesela son Meclis komisyonu oturumlarından birinde bir milletvekili bağırdı: “Necip Fazıl’dan söyle!” diye. Bu nasıl iş ya! Şöyle bir iş mi acaba: Güncel siyasi pozisyondan başka metafizik kalmadı geriye. Eh, bu momentte Necip Fazıl da bir enstrümana dönüşüyor ve ancak güncel siyasi “gediğine” vardığında bir değer kazanmış oluyor. Peki onun değeri ondan mı menkul? Hayır. Ee? Önemi yok! Reis söyledi, demek ki doğru, o zaman biz de bağıralım! Söyle! Bir ayran, açık çay ve bir de Necip Fazıl söyle! Oldu mu, olmadı.

Bu hareketin içine yeni katılmış insanların heyecanlarını anlıyorum. İlk katıldığımızda biz de çok heyecanlıydık. (Şaka şakaJ) Evet, o zamanlar, yani büyük büyük maaşların, kolay itibarların olmadığı dönemlerde, biz değilsek de abilerimiz, önden gidenlerimiz, parmağından yüzüğünü, kolundan bileziğini çıkarıp kürsülere fırlatan, şu anda twitter’da göremediğiniz ablalarımız, annelerimiz gerçekten heyecanlıydılar. Bilmem anlatabiliyor muyum? Anlatamıyorum mu:)

Hz. Ali’yi bir gün birisi abartılı biçimde, tıpkı bazı ekran bıçkınlarının şimdi “Reis”e yaptığı gibi övmüş de Ali efendimiz demiş ki; “Söylediğin kadar akıllı olmayabilirim; ama düşündüğün kadar akılsız da değilim!”

Demeye getiriyorum ki; kardeş, burası senin kariyer atölyen değil ve geri kalan ümmeti Muhammed de aptal değil. Heyecanını anlıyoruz, güzel… de, başkaca bir şey yaptığını da görelim. Mesela Reis’in, müstevlilerin karşısında tamamını söyleyemediği, söylemediği dilinin altındaki -daha derinliklerde duran bakla- konusunda ne düşünüyorsun?

Anlatılır. Çinli bir bilge, yolda Batılı yol arkadaşlarıyla yürüyormuş. Bir ara varacakları yere tez ulaşabilmek için hızlanmışlar. Ama sonra, bilgemiz, ağabeyimiz, duralamış. Sormuşlar, niye durdun hacı? Demiş ki; “Ruhum. O geride kaldı, çok hızlı yürüdük. Onu beklemeliyim…” Ok? Yani geride kalan bir şeyler var mı acaba diye de bakıyor musun?

Yani güncel politik pozisyonunun doğruluğu, işin tamamı değil. Hızla yürüyor olman, ki zaman zaman abartığını düşünüyorum açık söyleyeyim, meselenin tamamı değil ve olamaz. Konuşmak için tek el silah sesini bekleyen siyasal “sprinter”leri saymıyorum dikkat ederseniz. Haha

Yani ki, eğer güncel “doğru” politik pozisyonu gerektiren ve bu noktaya kadar takip eden “Değerler” çizgisini geriye doğru, tarihi mağduriyetlere kadar, hatta Osmanlı’nın düşmeye başladığı yere kadar mantıklı bir sorgulamaya tabi tutmuyorsan ve tam o “anda” pozisyonunu tashih etmiyorsun, kafanda böyle bir dert yoksa, çok da önemli bir şey yapmıyorsun. Ak Parti’nin bütün ilçe teşkilatlarında da var doğru pozisyon sahibi insanlar. Teker teker herkesin fikrinin ilginç olduğuna inanan Demokrasi -ne fantastik bir inançtır bu- seni onlardan ayırmıyor ve ayıramaz. Seni, elinde kalem varken yani, onlardan olumlu anlamda ayıran şeylere bakmalıyız biraz. Biraz bir şeyler koyman lazım “pozisyonunun” üzerine. Koşa koşa göbek bağlamak yok öyle. Neredeyse her aHaber ekranında, söylediği sözden sonra hemen twitter’a bakan, yani sonucu anında “skorboard”da görmek isteyen “hızlı” arkadaşlara da seslenmiş oluyorum böylece. Yine seslenirim inşallah. Kırılmak gücenmek yok.

Şunu da söyleyeyim içimde kalmasın; üstelik sen tökezleyerek koşuyorsun!