Medya

"Sayın Erdoğan'ın rahatsız olduğunu kesinlikle biliyoruz. Biraz daha sabır"

Cem Küçük'ün 9 Türk vatandaşının şehit edildiği Gazze'ye yardım götüren Mavi Marmara gemisinde yer alan yolculardan "manyak" olarak bahsetmesi medyada yeni bir polemiğin fitilini ateşledi.

Bu sözler üzerine, medyada, "Pelikan" grubu olarak bilinen gazeteciler ile "İslamcılar" olarak anılan kesim arasında çok sert bir tartışma başladı.

Tartışma soğumaya yüz tutarken, Yeni Şafak yazarı İbrahim Tenekeci'den bugün konuyla ilgili dikkat çeken bir yazı geldi.

Milli Görüş geleneği ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi yolculuğundan bazı hatırlatmalar yaparak, önemli örnekler veren Tenekeci, "Sonra camia büyüdü. Sayı arttı. Sorunlu büyüyorduk sanki. Bunu hep dile getirdik, çekincelerimizi söyledik. İnsana gidenler ile imkâna gelenler aynı çatı altındaydı. İmkânı imtihan olarak görenler ile fırsat bilenler aynı geminin içindeydi. Ne yazık ki diğerlerinin sayısı her geçen gün artıyordu. Bu durum, özellikle belediyecilik alanında ve medya sektöründe etkisini gösteriyor." diye yazdı.

Yazısına tartışmayla ilgili çok önemli bir not da düşen İbrahim Tenekeci şu ifadeleri kullandı;

"İçeriye gelince. Sayın Erdoğan'ın yaşanan tartışmalardan ve bazı iddialardan rahatsız olduğunu, üzüntü duyduğunu kesinlikle biliyoruz. Biraz daha sabır."

İşte Tenekeci'nin o köşe yazısı;

- Nereye geldik?

Yıl 1987. Ağır rutubet kokan küçük bir salonda beş kişiyiz. Recep Tayyip Erdoğan'ı dinliyoruz. Bir saat geride kaldı. Heyecanından ve ciddiyetinden zerre kaybetmeden konuşmasını sürdürüyor. O konuşma bir buçuk saatin sonunda bitti. Beş kişiye bu kadar uzun süre konuşma yapmak nasıl bir şeydi? Şimdi partinin en alt kademesindeki genç kardeşimiz bile böyle bir 'kalabalığa' seslenmeye tenezzül etmez. Öyle görünüyor, anlaşılıyor. Kızmak yok.

Yıllar sonra. Necmettin Erbakan'la bir odadayız. Sadece iki kişiyiz. “Cemaat yapalım” diyor. Hemen orada, korkudan ölüyorum.

Şimdi bazı yazılar / yorumlar okuyoruz. Başarının altında veya üstünde bir şeyler arıyorlar. Hepsi olmasa bile çoğu yanlış.

Başarı, beş kişiye bir buçuk saat konuşma yapmaktan geçiyordu. Başarı, iki kişiyle cemaat olabilmekten geçiyordu. Karşınızda veya arkanızda yüzlerce, binlerce insanın durmasına gerek yoktu.

Yaşadığımız toprakları Türkiye Dağı olarak görüyorduk. Bu dağı beklediğimize inanıyorduk. Çok şükür, hâlâ aynı yerdeyiz.

Büyüklerimiz bize şunu diyordu: Kimsenin adamı olmayın. Adam olun.

Alkışlamak üzerine kurulu bir gidişatın yahut siyasetin parçası olamayız. Yeri gelecek, savaşacağız. Yeri gelecek, itiraz edeceğiz. Savaşmaktan kastımız, dik durmak, dirayetli olmaktır. Birbiri ardına yaşadığımız dört büyük taarrruzu düşünün.

***

Sonra camia büyüdü. Sayı arttı. Sorunlu büyüyorduk sanki. Bunu hep dile getirdik, çekincelerimizi söyledik. İnsana gidenler ile imkâna gelenler aynı çatı altındaydı. İmkânı imtihan olarak görenler ile fırsat bilenler aynı geminin içindeydi. Ne yazık ki diğerlerinin sayısı her geçen gün artıyordu. Bu durum, özellikle belediyecilik alanında ve medya sektöründe etkisini gösteriyor.

Ülkeyi yönetmeye talip olduğunuz vakit, bazı şeyler kaçınılmazdır. Burada, birtakım mecburiyetleri kastetmiyoruz. İnsanları kucaklamayalım demiyoruz.

Akan çeşmeye uzanan iki el var. Biri israf olmasın diye çeşmeyi kapatmak istiyor. Diğeri de küp getirmiş.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Dağda bekleyenlerden çok az fire verildi. Önemli bir kısmı yerinden ayrılmadı. Ganimet için alçaklara inmedi.

Son günlerdeki tartışmalara, daha doğrusu düşmanlıklara işte buralardan bakıyoruz.
Bazı eleştirilerin şahsiyat boyutuna ulaştığını görüyor ve üzülüyoruz. Yıpranma payına itirazımız yok. Yıpratma kısmına karşıyız.

Dışarıya yansıyan görüntümüz budur: Yokluğu bölüşen insanlar varlığı paylaşamaz hale geldi.

İçeriye gelince. Sayın Erdoğan'ın yaşanan tartışmalardan ve bazı iddialardan rahatsız olduğunu, üzüntü duyduğunu kesinlikle biliyoruz. Biraz daha sabır.
Karacaoğlan'dan: Bu dağlar yerinden ayrılır bir gün. (Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Özgür Yayın Dağıtım, Aralık 1983, sayfa 388.)

***

1987 yılından günümüze geliyoruz. Acilen ve ihtiyaçtan: Kaybettiğimiz dayanışma duygusunu yeniden kazanmamız gerekiyor.

Müslüman, kendisinden emin olunan kimsedir. Önce bu bölümü tahkim etmemiz şarttır.

Sadece Allah'tan ve namuslu insanlardan korkarız. Bunun da bilinmesini isteriz.

Acı hakikat: İnsanları yemeye en iyi yerinden başlıyoruz. En güzel huyu veya marifeti neyse, oradan. Mesela ahlaklı birine 'ahlaksız' damgası vurmaktan çekinmiyoruz. Sadıkları hainlik suçlamasıyla korkutmaya çalışıyoruz. En maharetli olduğu konuda onu beceriksiz ilân edebiliyoruz.

Bizim birinci vazifemiz nefsimizi korumaktır. Bunu başaramayan bir insan milletine ve memleketine nasıl hizmet edecek?