31 Mart 2020
12 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
3 sa 32 dk
Öğle'ye kalan süre
İmsak 05:15 Güneş 06:42 Öğle 13:13 İkindi 16:46 Akşam 19:35 Yatsı 20:56

Merve Şebnem Oruç

RAND Corporation raporu aslında ne diyor?

Malum. ABD Savunma Bakanlığı’na araştırma raporları ve analizler hazırlayan RAND Corporation Türkiye ile ilgili bir rapor yayınladığında, hatta ABD’nin tüm dünyadaki askeri politikaları ile ilgili bir çalışma yaptığında, içinde ABD çıkarlarının dışında iyi bir şey geçmez. Her ne kadar “Söylediklerimiz Savunma Bakanlığı’nı bağlamaz, biz sadece kendi görüşümüzü sunarız,” deseler de, o iş öyle değildir.

Son yayınlanan “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası: ABD-Türkiye Stratejik İşbirliği ve ABD Ordusuna yönelik sonuçları” başlıklı raporları da, ya içeriğindeki kötücül niyeti akıldan hiç çıkarmadan okunmalı ya da kâle bile alınmamalı. En nihayetinde, raporun açıktan yayınlanmasının amaçlarından biri de burada tartışma çıkarmak.

278 sayfalık raporu okudum. Türkiye’nin İsrail-Filistin meselesinden tutun Suriye’ye, Doğu Akdeniz’e, Rusya ile ilişkilerine, hatta Kafkasya’ya kadar tüm siyasi ve askeri politikalarını derinlemesine analiz eden rapor, esasen iç siyasetteki değişime, ama özellikle de TSK içinde 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yapılan temizliğe odaklanıyor. Öyle ki, hava deniz, kara kuvvetlerinde kaç kişinin atıldığının sayısına varacak kadar biliyorlar, jandarmanın durumunu analiz ediyorlar; YAŞ’ın, önceden asker ağırlıklı bir yapıdayken şimdi sivil ağırlıklı bir yapıya dönüşmesinden duydukları rahatsızlığın altını tekrar tekrar çiziyorlar.

Rapor, Türkiye’nin güvenlik yapısının yeni haritasını çıkarmaya çalışması açısından o kadar kapsamlı ki, FETÖ’cülerin sitesindeki bir yazıya atıfla, güvenlik önlemlerinin artırılması amacıyla oluşturulan “mahalle bekçiliği” uygulamasına bile yer verilmiş raporda. 15 Temmuz sonrası TSK’nın içinin temizlenmeye başlamasının ABD cephesinde ne kadar çok rahatsızlık verdiğini anlayabilmek için, orta seviye bir İngilizce yeter de artar. Rapor, “Ah keşkem keşkem bunlar olmasaydı ama n’apalım Türkiye’ye muhtacız; Erdoğan başta Suriye, Doğu Akdeniz olmak üzere her yerde önümüzü tıkadı. Onu diğerlerini yönettiğimiz gibi yönetemiyoruz, o yüzden ya kurtulacağız ya da onunla çalışmanın bir yolunu bulmalıyız,” diye bas bas bağırıyor.

Esprisi bir yana, ABD’li uzman ve çeşitli asker ve bürokratların, ayrıca İsrail’den de benzeri görevlerdeki kişilerin, hem Türkiye’nin NATO içindeki önemi, hem de Şiilerle radikal Sünniler arasındaki çatışmada kritik bir yeri olduğuna vurguda bulunan raporda tekrar tekrar diyorlar ki, Erdoğan otoriter bir lider, ama onun yerini almayı başaracak güçlü bir muhalefet çıkmadığı sürece, çıkarlarımız için onunla nasıl çalışacağımızın bir yolunu bulmalıyız.

Aynı zamanda şunu söylüyorlar: Hulusi Akar, Erdoğan tarafından görevlendirilen, güvenilen ve uzun süre yerinde kalacak gibi görünen bir Savunma Bakanı. Eski Genelkurmay Başkanı olması ve TSK’yı çok iyi tanıması nedeniyle, yeni sivil-askeri yapılanmanın oluşturulması konusunda Cumhurbaşkanı ile beraber çalışıyor. Aynı zamanda, 15 Temmuz sonrası görevden atılan askerlerle ilgili kararları yine Cumhurbaşkanı ile koordineli çalışarak o veriyor. Devam ediyorlar: Gerçekten de sivil-asker ilişkisini güçlendiriyor; eskiden tümüyle ordu hakimiyeti varken bugün sivil irade kritik kararları alıyor ve uygulama emrini veriyor. Ve ekliyorlar: Hulusi Akar burada kilit isim. Nasıl ki, Erdoğan’la çalışmanın bir yolunu bulmamız gerekiyorsa onunla da çalışmanın bir yolunu bulmalıyız. Yani Türk siyaseti açısından muhatabımız Erdoğan olduğu gibi, ABD Savunma Bakanlığı olarak da muhatabımız Akar.

Türkiye’de okuması biraz da yanlış yapıldığı için MSB tarafından “Çelişkiler içeren raporda bize isnat edilen raporda bize isnat edilen yorumlar gerçeklikten uzaktır ve tarafımızca ciddiye alınmamaktadır” şeklinde açıklama yapılan Rand Corporation raporunun Türkiye’de en çok tartışılan kritik yerlerden biri şu: Savunma Bakanı Akar’ın askeriye içinde 15 Temmuz sonrası yapılması gereken ve devam eden değişikliklerde doğrudan rol oynamasının sonucu verilen kararların, orta kademede rahatsızlığa neden olduğunu ve bir darbe olacaksa bunun da yeni sivil-askeri yapıdan ve Akar’ın uygulamalarından rahatsız olanlar tarafından yapılabileceği iddia ediliyor. Bunu da Kadir Has Üniversitesi’nin Aralık 2016’da yayınladığı rapora dayandırıyorlar.

Yazıda 161 kere “darbe” kelimesi geçiyor; bunların 100’den fazlası 15 Temmuz darbesi ile ilgili… Diğerleri ise Mısır darbesi, 60 ve 80 darbeleri ile ilgili, ayrıca rapora kaynak olan atıflardan geliyor. Yani askerin darbe yapma ihtimali sadece bir önceki paragrafta ilettiğim şekliyle yer alıyor.

Ancak raporda dikkatimi çeken küçük detaylardan biri, bir tek Metin Gürcan’ın 15 Temmuz 2016’dan “uprising” yani, yani “isyan”, “kalkışma” diye söz etmesi. Gürcan, eski bir asker. Takip ettiğim kadarıyla Twitter’da askeri konularda oldukça aktif paylaşımlar yapıyor ve Al Monitor sitesinde düzenli olarak yazıları yayınlanıyor. Gürcan, keşke görüşünü sunarken, en azından “armed/military uprising” yani “silahlı/askeri kalkışma” ifadesini kullansaymış ; zira 15 Temmuz’u “darbe,” “darbe kalkışması”, “başarısız darbe,” gibi ifadelerle tanımlıyoruz. Gürcan’ın İngilizcesinin fazlasıyla iyi olduğunu bilsek de, dediğim gibi, bunu küçük bir detay olarak görelim,

Raporda Soner Çağatay’a beş, Amberin Zaman’a beş, Abdullah Bozkurt’a iki atıfta bulunulurken, Metin Gürcan’a tam 39 atıfta bulunuyor. Yani RAND Corporation raporunun oluşmasına Türkiye’den, haberli ve habersiz olarak, en çok katkıda bulunan isim Metin Gürcan. Halihazırda Al Monitor’deki yazılarında, darbe sonrası TSK içindeki değişimlerden detaylı şekilde bahsederek çeşitli çıkarımlarda bulunan Gürcan, son yazılarından birinde, isim vermeden Nedim Şener’in iddiasına dayanarak, “Türk ordusundaki çekişme şahsileşiyor,” şeklinde bir yazı yazmıştı.

Gürcan yazısında, Hulusi Akar’ın FETÖ ile mücadele ve Libya konularında ismi öne çıkan Tümamiral Cihat Yaycı’nın, stratejik toplantılara katılmasını engellediğini ve bazı siyasetçilerin Yaycı’nın Libya konusundaki gelişmeleri kamuoyuna doğrudan aktarması yönündeki isteklerini reddettiğini iddia etmişti. Nedim Şener “Cihat Yaycı’nın emekliliğini ya da istifasını isteyen kim?” sorularına cevaben “Orası biraz karışık” diyerek cevap vermezken, Gürcan Al Monitor’deki yazısında Hulusi Akar’ı işaret etmişti.

RAND Corporation raporu yoğunlukla TSK’daki değişimin Türkiye’nin dış politikasına ve güvenlik politikalarına etkisine odaklanırken, esasen dert ettiği şey, ABD’nin FETÖ sonrası nasıl bir TSK ile karşı karşıya olduğu ve bundan sonra ilişki kurarken nasıl bir yapıyla karşı karşıya kalacağı…

Bunu hesaplarken, Michael Rubin’e dahi atıfta bulunmuşlar: SADAT’ın TSK’yı dindarlaştıracağı iddiası, Türkiye’ye delicesine gibi karşı olan Rubin’in bir yazısından çıkarım. Rubin, 15 Temmuz sonrası Türk Ordusu’nun NATO içinde bir Truva atına döndüğünü söyleyerek, absürt bir şekilde SADAT’ın Türk Ordusu’nu İslamcılaştıracağını iddia etmiş ve bunun önünde geçmenin tek yolunun Avrasyacılarla çalışmak olduğunu önermişti.

Aynı zamanda, Amberin Zaman’a atıfta da bulunan raporda, SADAT’ın, kimlerine göre Selefi-Cihatçılara sempati duyan, pan-İslamcı yapısıyla içeride ve dışarıdaki Ak Parti düşmanlarına yasadışı eylemler yapabileceğini dair endişeler olduğu yazılmış.

Bilindiği gibi SADAT bu iddialardan 180 derece uzak bir Uluslararası Savunma Danışmanlık şirketi ve tahmin edileceği üzere, Türk ordusunun milli eksene yaklaşmasından rahatsız olanların “İslamcı Ordu” yaftasını yapıştırmak için yıpratarak kullandığı bir kalkan.

Özetle, Türkiye’deki bir kesim gibi ABD’nin de gözü 2020 YAŞ kararlarında… Canlarını FETÖ sonrası TSK’daki değişim, yapılan değişikliklerle sivil-asker ilişki yapısının farklılaşması ve bunun Türkiye dış politikasına etkileri sıkıyor. Kim bilir, belki de Rubin’in arzu ettiği gibi, TSK’da iş birliği yapılacak grubun, NATO’cu bir iktidar gelmezse, Avrasyacılar olması gerektiğini düşünüyorlar.

Yani onlara göre, ya Türkiye’de iktidar değişecek (yani değiştirmenin bir yolunu bulacaklar) ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la istemeyerek de olsa çalışabilmenin yolunu arayacaklar. Savunma Bakanı Hulusi Akar için de aynı şey geçerli. Cumhurbaşkanı’nın en çok güvendiği isimlerden biri olan Akar’ı ya böyle içeriden ve dışarıdan yazılan garip yazıların da yardımıyla yıpratmaya çalışacaklar ya da onunla da çalışmayı öğrenecekler.

Rapor, bu ana çerçevenin etrafında pek çok konuya değinmiş, ama meselenin özü budur.

Yorumlar
Diğer Yazıları