29 Mart 2020
10 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
52 dk
Akşam'a kalan süre
İmsak 05:19 Güneş 06:45 Öğle 13:14 İkindi 16:45 Akşam 19:32 Yatsı 20:54

Merve Şebnem Oruç

Patlamaya hazır bomba: İdlib

 Dün gece İdlib’de dört askerimizin şehit olduğu kalleş saldırının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ukrayna’ya hareketi öncesi Esad rejimine karşı karşılıksız kalınmadığını açıkladı ve 35 rejim askerinin etkisiz hale getirildiğini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği gibi şehitlerimizin kanı yerde kalmadı.

 Cumhurbaşkanı Erdoğan, üç gün önce Afrika dönüşü sırasında şöyle demişti: İdlib’teki durumun süratle normale döndürülmemesi halinde yeniden aynı yola başvurmaktan başka çaremiz kalmayacaktır. ‘Aynı yol’ demek, topraklarımızı tehdit eden kim olursa olsun gereğini bugüne kadar yaptığımız gibi yapacağız demekti.

 Suriye’de dananın kuyruğunun koptuğu yerin İdlib olacağı, çok uzun süredir farkında olduğumuz bir gerçek. İdlib’de varılan anlaşmalarla korunması gereken statüko bozulursa, Türkiye’nin oluşan tehditlerden ve mülteci krizinden etkilenmesi doğrudan ulusal güvenlik meselesidir.

Bugünkü hain saldırı sonrası, ülkemizin ulusal güvenliğini sağlamayı da taahhüt eden Astana ve Soçi anlaşmalarının şartları, daha önceki saldırılara oranla, çok açık şekilde ihlal edilmiştir. Bundan sonra ne olacağını hesaplamaya çalışırken, buraya gelirken neler olduğunu kısaca hatırlamak gerekir.

 Bilindiği gibi, Eylül 2017’de Ankara, Moskova ve Tahran arasında Astana görüşmelerinin altıncı turunda varılan gerilimi azaltma anlaşması gereği, Türkiye İdlib’i çevreleyen 12 gözlem noktası kurmaya başlamış; tam bir yıl sonra 18 Eylül 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Soçi’de çok önemli bir anlaşmaya imza atmıştı. Bu anlaşmaya göre, İdlib vilayetinin çevresinde bir sınır bölgesi oluşturulacak, bu sınır bölgesi 15-20 kilometre genişliğinde olacak ve ağır silahlardan arındırılacaktı. Ucu açık bırakılan bu süreç zarfında, Suriye rejimi ve destekçileri İdlib’e saldırmayacak, bunun karşılığında muhalifler İdlib içindeki teröristleri ve radikal grupları elimine edecekti.

 Ancak rejim güçlerini ve İran’ı fazlasıyla rahatsız eden ve öfkelendiren bu mutabakata rağmen, rejim İdlib’in güneyine ve doğusuna yönelik saldırı planlarını hiçbir zaman askıya almadı. 2018 Aralık ayından itibaren, rejim saldırılarını artırarak İdlib operasyonunu hızlandırdı. Buna rağmen ele geçirdiği alan çok az ve kayıpları da çok fazlaydı. Bu durum Mayıs ayında tersine dönmeye başladı.

 Mayıs’a kadar rejime askeri olarak destek vermeyen, fakat durdurmaya da yeltenmeyen Rusya, son dönemde hava saldırıları ve sahadaki milisleriyle İdlib operasyonuna destek vermeye başladı. Özellikle, rejimden duygusal olarak kopup Rusya’ya yaklaşan rejim güçlerinden Kaplan Güçleri (Tiger Forces), 5 Kıta ve paramiliter gruplar İdlib operasyonunda aktif rol almaya başladı. Putin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı anlaşmaya hep sadıkmış gibi durdu ama sahada durum yer yer bunun aksi yönde oldu. Aynı zamanda diplomatik anlamda da Rusya’nın alışageldiğimiz tavrı hep şu oldu: “Teröristlerin aktif olduğu İdlib ve diğer bölgelerdeki durum sonsuza kadar böyle devam edemez.” 

 Ağustos’ta dikkatleri İdlib’e çeviren bir olay daha yaşanmıştı. Morek’teki (Murak) 9 no’lu gözlem noktasına intikal etmekte olan askeri konvoyumuzun geçiş yoluna yapılan hava saldırısı yapılmıştı. Üç sivilin öldüğü ve 12 kişinin yaralandığı saldırı sonrası Milli Savunma Bakanlığı olayı sert bir şekilde kınamıştı. Yayınlanan bildiride saldırıyı kimin düzenlediği açıkça ifade edilmese de, Rusya’ya, anlaşma ve mutabakatlar hatırlatıldı ve tedbir alınmazsa Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullanacağı vurgusu yapıldı.

 Esasen bu saldırı, rejimin Türk askeri güçlerini tehdit eden ilk saldırısı değildi. Bundan önce 9 no’lu gözlem noktasına yakın bulunan Cebel Zaviye bölgesindeki 10 no’lu gözlem noktası da hedef alınmıştı. 27 Haziran’da gerçekleşen bu saldırıda Cebel Zaviye civarı iki saat içinde iki kez vurulmuş ve bir Türk askeri şehit olurken, diğer üç kişi de yaralanmıştı. Daha önce Morek ve Zaviye bölgesine benzeri şekilde, 29 Nisan, 4 Mayıs, 12 Mayıs, 31 Mayıs ve 8 Haziran’da beş saldırı daha düzenlenmişti.

 Daha önce Rusya olmadan bu saldırıları düzenleyemeyen ve sahada zayıf kalan rejim, 28 Nisan’da başlayan aktif Rus desteğiyle saldırılarını yoğunlaştırmaya başladı. Türk konvoylarını ve pozisyonlarını da hedef alan bu saldırılar, rejimin (bilindiği gibi) Türkiye’nin gözlem noktalarından çekilmesini istediği, Rusların da buna destek vermeye devam edeceği anlamına geliyordu. Yeni bir mülteci akınıyla tehdit edilen Türkiye, buna rağmen geri adım atmadı ve İdlib’in güney sınır hattında çatışan muhaliflere anti-tank füzeleri, Grad roketleri, zırhlı araçlar başta olmak üzere silah desteği vermeyi sürdürdü. Türkiye’nin sahadaki etkisini, Rusların rejim askerleri içinde en güvendiği isim olan Kaplan Güçleri’nin komutanı Süheyl Hasan’ın şu ifadelerinden anlıyoruz: “Düşmanın en korkusuz olanı ve en kötüsüyle savaşıyoruz. ABD ve Türk özel kuvvetleri...” Rus kaynakları o günlerde ABD’nin muhaliflere TOW füzeleri verdiğini iddia ediyordu.

 Ruslar sahada tekrar aktif hale gelmelerinin nedenini, Türkiye’nin söz verdiği üzere Heyet Tahrir el Şam (kısa adıyla HTŞ ya da el Kaide’ye biatından vazgeçmeden önceki adıyla el Nusra) ve benzeri terör örgütleri ve radikallerin sahadan temizlenmemiş olması olarak gösteriyor. Oysa Türkiye 2017’deki Astana mutabakatından, yani İdlib’de Rus, İran ve Türkiye gözlem noktalarının inşa edilmesi anlaşmasından da önce, her ne kadar anlaşma dahilinde böyle bir garanti verilmemiş olsa da, teröristleri ve aşırı grupları elimine etme çalışmalarına kendi inisiyatifiyle başlamıştı. Muhalif güçlere HTŞ ve diğerleri ile mücadele etmek için birleşme baskısı kuruyordu. 2016-2017 kışında 10’dan fazla ÖSO fraksiyonu Ulusal Kurtuluş Cephesi adıyla tek bir çatı altında toplanarak farklı muhalif grupların dışarıdan desteğiyle HTŞ ile mücadele etmeye başladı. Türkiye doğrudan askeri müdahalede bulunabilirdi; ancak üç milyondan fazla insanın sıkıştığı İdlib’de böyle bir hamlede bulunmak çok sayıda sivil can kaybıyla sonuçlanırdı.

 Hali hazırda İdlib’deki sivillerin de varlığından rahatsız olduğu HTŞ, pek çok kritik noktayı, özellikle de nüfusun yoğun olduğu kentleri kaybetmeye başlamıştı. Sahadaki denge değişiminin arkasında Türkiye’nin olması nedeniyle, ülkemize karşı anti-propagandasını artıran HTŞ, bu da işe yaramayınca dağlık bölgelere çekilmek zorunda kaldı. Hatta HTŞ’nin kendini feshetmeyi düşünmeye başladığı dahi sahadaki kaynaklar tarafından dile getiriliyordu.

 Ancak rejimin başlattığı İdlib harekatı, doğal olarak muhaliflerin yönünü Esad güçlerinin saldırılarına çevirmesine neden oldu, ve 2018 yazında İdlib içindeki dengeler bir kez daha değişmeye başladı. HTŞ gücünü toplayarak Nureddin Zengi gibi muhalif gruplarla çatışmaya başladı; kaybettiği bölgelerde kontrolü tekrar ele geçirdi. Türkiye’nin desteklediği fraksiyonları hedef alan HTŞ, bir yandan da rejim ve Rus güçlerini, daha önce Halep’te ve başka şehirlerin kuşatmasında da yaptığı gibi kışkırtıyordu. Bu rejim için hiç sorun değildi; zira HTŞ ile diğer muhalif grupları aynı kare içinde göstermek “Tüm muhalifler aslında terörist, görüyor musunuz?” demesini kolaylaştırıyordu.

 Ancak saldırıların devam etmesi, İdlib’de sıkışan muhaliflerin yer yer radikal unsurlarla yakınlaşmasına da sebep oluyor ve rejimin bu argümanını güçlendirmesine neden oluyordu.

 Astana ve Soçi Mutabakatlarına uymayan Suriye Rejimi, Türkiye ve Rusya arasında 12 Ocak’ta ateşkes kararının da uymadı.Hama’dan Halep’e uzanan ikmal M5 karayolunu tamamıyla ele geçirmek için, ilk olarak İdlib’in güneyindeki Han Şeyhun’dan açtığı gediği Ma’arat ül Numan’a kadar uzatacağını bildiğimiz rejim, geçen hafta bunu başardı. Buradan İdlib merkeze doğru ilerleyeceğini tahmin ettiğimiz rejim bunu sürdürürken, M5 karayolunun Halep’in kuzeybatısında kalan bölümünü ve Lazkiye’den Halep’e doğru uzanan M4 karayolunu ele geçirmek için saldırılarını yoğunlaştırdı.

 Rejim son günlerde Türkiye’nin 7 no’lu Tel Tukan Gözlem Noktası’nın da bulunduğu Serakib’e yönelince, Serakib ile Maaret El Numan’ı bağlayan M5 karayolu üzerindeki çatışmalar şiddetlendi. Bunun üzerine Türkiye, Serakib'i güney, kuzey ve doğudan kuşatan yeni üç askeri nokta kurdu. Bu sırada Halep’in batısındaki Türkiye’nin 5 no’lu Gözlem Noktasının bulunduğu Raşidin’de, hatta el Bab’a yakın bölgelerde çatışmalar yoğunlaştı. Türkiye, İdlib bölgesine göç ve krizi önlemek için yoğun askeri sevkiyat gerçekleştirirken, Esed rejimi dün gece bölgedeki TSK unsurlarına topçu atışı düzenledi. Ve bu saldırıda maalesef dört askerimiz şehit oldu.

 Peki şimdi ne olacak?

 Rusya, Astana süreci ve Soçi mutabakatını çöpe atıp üç milyon sivilin hayatını hiçe sayarak, Esad rejimine destek verdiği Suriye’nin diğer bölgelerinde yaptığı gibi işin kolayını seçip İdlib’i ağır bombardımana tutacak mı?

 Rejimin M4 ve M5 karayollarını ele geçirmeden durmayacağı da açık görünüyor. Bu gerçekleşirse İdlib’deki yaklaşık üç milyon sivil, halihazırda sıkıştığı dar alanın neredeyse üçte birine sıkışacak.

 Halihazırda Fırat’ın doğusunu terörden temizleyerek Suriyeli sığınmacıları evlerine gönderme yönünde büyük bir çaba içindeyken, böyle bir durumda yeni bir mülteci akımıyla karşı karşıya gelecek olan Türkiye buna izin verir mi? Dün geceki saldırıya misliyle cevap veren Türkiye’nin hele ki bundan sonra geri adım atmayacağına şüphe yok.

 Bu durum, aynı zamanda, S-400’den Türk Akımı’na pek çok farklı konuda işbirliğine giden Rusya ve Türkiye’yi eninde sonunda büyük kararlar vermek zorunda bırakacağına göre, Rusya bu hamleyi yapar mı?

 Doğrusunu söylemek gerekirse, her iki ülkenin de masaya oturup Soçi anlaşmasını revize etmekten başka çareleri yokmuş gibi görünüyor. Aksi takdirde, Türkiye ve Rusya’nın Suriye sahasında doğrudan karşı karşıya gelme ihtimalleri de giderek artıyor.

 

Yorumlar
Diğer Yazıları