Mustafa Kemal Samsun’a nasıl çıktı?

Prof. Dr. Metin Hülagü

Prof. Dr. Metin Hülagü

Çok değil, kısa zaman önceydi.

Hararetle ve inatlaşırcasına tartışılan tarihi bir konu vardı.

Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştı ama nasıl?

Onu kim göndermişti?

Kendisi mi gitmişti, Sultan Vahdettin mi göndermişti?

Nasıl gitmişti?

Kimlerle gitmişti?

Niye gitmişti?

 

Bu konulardan bir kısmı artık günümüzde hiç tartışılmıyor. Sözü dahi edilmiyor.

Zira tarihi hakikatler karşısında inkârcı iddiacıların sözleri tükenmiş, artık mecalleri kalmamış bir haldeler.

 

O “red ve ispat” konusu ne idi bir hatırlayalım.

Mustafa Kemal Samsun’a çıkmıştı ama nasıl?

Gayet iyi hatırlıyorum. Ben emsal nesil de dönemin resmi tarih kitaplarında bu soruya verilen ve öğretilen şu minvaldeki tarih öğretisini gayet iyi hatırlayacaklardır:

 

Mustafa Kemal Samsun’a gitmek üzere bir iki yakın arkadaşı ile gizli bir surette yola çıkmıştı… Her tarafta İngiliz askerleri vardı… Her yer İngilizlerce tutulmuştu… Onlara yakalanmadan çürük dökük eski bir gemi ile gecenin karanlığında kıyıdan kıyıdan büyük bir endişe içerisinde Samsun’a doğru hareket ettiler… Geminin pusulası da bozuktu…

 

Onun Samsun’a çıkışı sadece İngilizlerden gizlenmemişti. Yolculuk Sultan Vahdeddin’e rağmen de yapılmıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a yolculuk ettiğini Vahdeddin de bilmiyordu. Şayet bir bilseydi kim bilir neler olurdu neler… Zira o zaten İngilizlerle işbirliği halindeydi. Ondan ne beklenebilirdi ki…

 

Yıllar yılı bu kurgu okutuldu, anlatıldı, propagandası yapıldı. Karşı çıkanlar, gerçeğin hikâyesini başka türlü anlatanlar adeta aforoz edildi. Sindirildi. Reddedildi. Hainler sınıfına sokuldu. Hatta resmi öğretinin iyi gitmediği, mürtecilerin, milliyetçilerin, muhafazakârların ve rejim düşmanlarının işi karıştırdığı belirtilerek, arkasını bir yerlere yaslamış, şeflik dönemi uzantısı bir demokrasinin, Ortaçağ tarzı bir ilim ve tarih anlayışının sahibi, kıymet-i harbiyeleri kendilerinden menkul o dönemin “Baba” tarihçiler tarafından YÖK’te “İnkılap Tarihi Dersleri nasıl okutulmalı” seminerleri dahi verildi.

Bu “Baba” tarihçilerin geride bıraktıkları ne kayda değer bir tarih çalışmaları oldu ne de buz gibi suratlarından ve çatık kaşlarından başka bir özellikleri.

 

Kurguya göre:

Sultan Vahdeddin İngiliz uşağıydı.

Sultan Vahdeddin haindi.

Evet, o bir haindi…

Ayrıca o bir hırsızdı. İstanbul’dan ayrılırken Topkapı Sarayı’ndaki hazinelerin en kıymetlilerini çalmış ve beraberinde götürmüştü.

….

Ancak yıllar sonra anlaşıldı ki gerçekler hiç de öyle değildi.

Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderen bizzat Sultan Vahdeddin’in kendisiydi. Hiçbir şey ondan gizli de değildi. Mustafa Kemal ile Yıldız’da görüşmüşler, diz dize konuşmuşlar, o günün kasvetli havasını beraberce aynı duygularla solumuşlardı…

….

Mustafa Kemal’e dönemin en iyi gemilerinden birisi tahsis edilmişti. Cebine para, altına araba verilmişti.

Ayrıca Mustafa Kemal Samsun yolculuğunda yalnız da değildi. Ona iyi bir kurmay heyeti de eşlik etmişti.

Mustafa Kemal ve beraberindekiler gizli gizli, kıyıdan kıyıdan değil, resmen ve alenen, vizeleri alınmış bir surette ve İngilizlerin bilgisi dâhilinde ve de güpegündüz bir vakitte Samsun’a maiyetiyle birlikte hareket etmişti.

….

Günümüzde kabul edilmeyen, hala itiraz edilen bir tek şey / “fiske” kaldı:

“Mustafa Kemal’i Samsun’a Vahdeddin gönderdi ama vatanı kurtarmak için değil, vatanı kurtarmaya niyetlenenleri susturup dağıtmak için…” iddiası.

Yani işin son kertiğine gelinmiş durumdadır. Bir asırlık kurgunun ters yüz olması için son bir “fiske” kalmıştır.

….

Temel karakteri resmi işlerini sözlü olarak değil yazılı olarak yapmak olan bir devletin her nedense son ve en önemli devresine dair işleri ve sözleri ile ilgili (arşiv) vesikalarına bugün dahi bir türlü ulaşılamamasına rağmen hakikatin bütünüyle kabul edilmesine tek bir “fiske” kaldı.

Ortaya konan bilgi ve belgeler neticesi iddialarının yıkılışı ile birlikte isimleri de unutulan o “Baba” tarihçilerin temsil ettiği tezlerin tümüyle çürütülmesine bir tek “fiske” kaldı.  

Konuya dair ellerindeki belgeleri gizleyen, veremeyen ve dolayısıyla gerçeği saklayanlara rağmen hakikatin bütünüyle kabul edilmesine sadece bir “fiske” kaldı.

….

Bu yılki 19 Mayıs 2019 Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gönderilişleri ve çıkışlarının 100. yıldönümü. Diğer bir ifade ile Milli Mücadele’nin resmen başlatılmasının yüzüncü sene-i devriyesi.

Bazı gerçeklerin kabul edilmesi için aradan maalesef bir asır geçmesi gerekiyormuş.

Bazı bilgilerin söylenebilmesi için üniversite tekelinin yıkılması, Anadolu’nun tüm şehirlerinde –günümüzdeki ayağı yere basmayan söylemlere rağmen– üniversitelerin açılması icap ediyormuş.

Bazı hakikatlerin resmileşmesi için nesli tükenmeye yüz tutmuş “Baba” tarihçiler elindeki tarihçiliğin “gerçek” tarihçilik şekline dönüşmesi gerekiyormuş.

Bazı hakikatlerin anlatılabilmesi ve anlaşılabilmesi için sömürgeci tarih anlayışından; bilimsel, araştırıcı, sorgulayıcı, çağdaş verileri ve vasıtaları hakkaniyetle kullanabilen ve ama esasta sömürgeci değil, milli ve yerli olan bir tarihçilik anlayışına geçmek icap ediyormuş.

….

Amacım tartışma çıkarmak değil; sadece hatırlatmak ve hakikati vurgulamaktır.

Milli Mücadele’de işgalcilere karşı hep birlikte mücadele ettik. Çok kan ve can verdik. Canımız ve yüreğimiz yandı.

Sonra döndük kendi içimizde birbirimize karşı mücadele etmeye başladık. Birilerini yüceltirken, birilerini hain ilan etme aşırılığına kapıldık. Neticede zihnen ve toplumsal olarak parçalandık. Birbirimizle amansız bir şekilde mücadele ettik.

Sonuçta ne kazandık? Bu tabii ki tartışılabilir.

Ferdi ve şahsi olarak bir şeyler kazanmış olanlarımız olabilir, ama millet olarak, ülke olarak ne kazandık? Önemli olan herhalde bu olsa gerekir.

Fakat çok şey kaybettik. Burası muhakkak.

Her şeyden önce toplumsal bütünlüğümüzü kaybettik. Zihnen hep birlikte sağa sola savrulduk… Fırsatçılara, Anadolu’nun tarihi düşmanlarına, bizi birbirimize kırdırmak isteyenlere fırsat verdik, kapı araladık. Onlar da kendi emelleri için ya maşa yapmak istediler bizi ya da uşak.

 

Oysaki karıştıran değil dayanıştıran; ayrıştıran değil uzlaştıran olmalıydık.

Bu toprakları vatan yapan herkese minnet duymalıydık.

Anadolu’yu koruma ve kurtarma azminde olmuş her insanı, Sultan’ı, Paşa’sı, erleri ve fertleri ile emeği geçen herkesi saygı ve şükranla anmalıydık.

Ve unutmamalıydık ki:

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

Son derece doğru, son derece yerinde ve son derece yol gösterici bir söz. 

 

Dün ve bugün; bu vatan ve millet için toprağa düşen, bu vatan ve millet için mücadele eden, bu vatan ve millet için ter döken, bu vatan ve millet için mesai sarf eden, bu vatan ve millet için taş üstüne taş koyan herkesi minnetle anıyorum.

 

Diğer Yazıları