26 Mayıs 2018
21 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
3 sa 42 dk
Öğle'ye kalan süre
İmsak 03:38 Güneş 05:31 Öğle 13:07 İkindi 17:04 Akşam 20:32 Yatsı 22:16
Ahmet Tezcan

Ahmet Tezcan

Merhaba Reis, nasılsın?

Çocukluğum Orta Anadolu şehirlerinde geçti. Birbirlerine “Nasılsın?” yerine “Nörüyon”, “Allah bilir” yerine “Ellâm” diyen, hamamda tahtabı giyen, çorbasına suluzırtlak sıkan, ağpahlayı göğpahladan daha çok seven kavruk insanların arasında büyüdüm.

O insanların bana bir kez bile sadece ismimle hitâp ettiğini duymadım! Akranlarım hariç yaşı benden kat kat büyük koca koca adamlar, ben sokağın tozunda çamurunda ağzımda yalancı memeyle donsuz dolaşırken bile, sanki emsâllerindenmişim gibi hep “Amed Efendi” diye hitap ettiler. Sadece bana değil bütün çocuklara öyle hitâp ederler, bebenin kıçına bakıp çıplak ismiyle çağırmazlardı. Konuşurken de çocukla konuşur gibi değil, emsâlleriyle konuşur gibi idiler.

Rahmetli Hacı Taşan’ın üst kat komşumuz Türkmen Beyi Bedirhan Amca’yı her hafta sonu sazıyla ziyaret edişinde, apartmanın kapısından girerken oynayan çocukları “Selamın aleyküm ağalar bacılar” diyerek selamlamasını hiç unutmadım. O kadar mutlu olmuş ve gönenmiştim ki, unutamam!

Bu sitede önceki yazılarımdan birinde edebiyat tarihçisi merhum Ahmet Kabaklı’nın 7’den 70’e herkese "bey", yahut "hanım" diye hitâp ettiğini, bizim de kendimizi gerçekten bey sandığımızı, kırdığımız potların, ettiğimiz gafların, yediğimiz haltların yüzümüze vurulmadan nasıl düzeltildiğini anlatmıştım.

İnsanın bir değeri vardı galiba o yıllarda. İnsana değer verildiği için söze de değer verilir, her sıfat, her kavram ulu orta kullanılmaz, ağızdan çıkanı kulağın duyması gözetilirdi.

Yaşı bizden büyük herkesin; abi, abla, emmi, dayı, teyze, hala olduğu o günlerde sıfatsız isim de, isimsiz sıfat da kullanılmazdı. Sıfatsız isim yahut isimsiz sıfat kullanılması; şayet nâdanlık değilse, ekseriyetle hakaret, aşağılama, küçümseme kasdı taşırdı.

Hakâretin bile şık bir zarf içinde teslim edildiği günlerdi.

Niçin?

Kişinin kişiye hitâp tarzı, kişinin kişiye verdiği değerden önce, kişinin kendisine verdiği değeri gösterir!

Hitâbın ne ise osun sen!

Hitâbın kadarsın!

Biz böyle gördük, böyle yetiştik, böyleden gayrısı yaban gelir.

Televizyonlarda, gazetelerde, internet sayfalarında birbirleriyle dalaşırken, Cumhurbaşkanı’na yapıştırdıkları çıplaklığıyla müstekreh "Reis" sıfatı üzerinden, sevgi ve savunu boyası altında sidik yarıştıran aymaz ağalara celâllenip “Reis kadar taş düşsün başınıza!” diye yazdım ya taman?

Aman da aman!

Bir kaçı pek öfkelenmiş...

Allah için gençler arasında “Abi ben bu inceliği fark etmemiştim, bir daha ulu orta kullanmam” diyenler çoktu ve bu bendenizi pek sevindirdi, ki zaten celâllenişimin muhâtabı da onlar değildi. Onlar abi bilip güvendiklerinin ağzına bakıyordu çünkü ve samimi idiler.

Lâfın gittiği yerde olup da canı yanan bir kaç kişi, sanki Reis sıfatını bugüne kadar Tayyip Erdoğan’ı seven herkes kullanıyormuş gibi davranarak, yani ettikleri haltı topluma sıvayıp, “Vay efendim sen onu gerçekten seven insanlara nasıl böyle lâflar edersin, herkesi nasıl aynı torbaya sokarsın, Allah bunu senden sormaz mı? Kimleri kastettiğini açıkça yazsana!” türünden niyet ve zekâ seviyesi serdeden sataşmalara yeltendiler.

Ben fakir de salağım ya, dolduruşa gelip, ağız dalaşlarına dâhil olacağım, üç beş gün çiğneyip tükürecekler, böylece haddimi bileceğim.

Anlaşıldı ki lâf yerini bulmuş, aradan nasıl sıyrılırız hesabına bile girişilmiş.

O halde şimdi daha sâkin, Boğaziçili süttozu akademisyenlerine seyreltir gibi yeniden anlatayım...

Reis sıfatı; ya vazifeye göre isim-sıfat olarak kullanılır, ya mesleğe göre isimle birlikte sıfat olarak kullanılır yahut bu iki hâl dışındaki âleme uygun lisanla argo olarak kullanılır.

Vazifeye göre, meselâ Belediye Başkanı’nın yahut Yargı Hakimi’nin ismi yerine kullanılacaksa sonuna mutlaka bir başka sıfat eklenir. Buna misâl olarak Necip Fazıl Kısakürek merhumun Reis Bey eseri tereddütsüz yeter!

Mesleğe göre bu sıfat denizcilerde yaygınlaşmıştır, yüzyıllardan beri gemi kaptanlarının neredeyse resmi sıfatıdır ama asla isimsiz kullanılmaz. Pîrî Reis, Turgut Reis gibi.

Tereddüt etmeyesiniz diye buna misâli, bildiğiniz ve güya sevdiğiniz yerden vereyim; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın babası gemi kaptanı Ahmet Reis’tir meselâ, fakat Cumhurbaşkanı gemi kaptanlığı yapmadığı için Tayyip Reis değildir.

Ona Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptığı yıllarda, çocukluk yahut futbolculuk dönemlerinden çok yakın arkadaşlarının, sadece kendi aralarında sohbet muhabbet ederken Reis diye hitâp ettikleri vakidir ama hiç birinin başkaları yanında ulu orta "Reis" dediği yahut gazete köşelerinden açık mektuplar döşendiği vâki değildir.

Bunda tereddüdü olan Hüseyin Besli’yi arayıp sorsun.

Hatta ona da güvenmiyorsa sevgili reisçi yazar-çizer-gömer abiler, herkesin içinde Cumhurbaşkanı’nın gözlerinin içine bakarak kendisine bir kez “Merhaba Reis, nasılsın?” demeyi denesin!

Bu çok daha sağlam bir yöntem, buradan reisçi medyatik abilere açık çağrıda bulunuyorum:
Bir kez Cumhurbaşkanı’nın huzuruna çıkın ve herkesin ortasında elinizi uzatıp, gözlerinin içine bakarak “Merhaba Reis, nasılsın?” deyin!

Diyebilir misiniz?

Gözüme sokup haddimi bildirmek ve beni sonsuza kadar susturmak için o ânı birilerine video olarak kaydettirin ve yayınlayın!

Yapar mısınız?

Lütfen yapın!

Cevabınız evetse, bunu belgeleyin, ben susayım, millet rahatlasın!

Cevabınız hayırsa, çenenizi kapatın ve ilk fırsatta bir hitâbet kursuna yazılın!

Aksi halde üçüncü nâhoş âlemde kalmaya devam edeceksiniz ve gaflete düşüp el ve dil alışkanlığınızı karşısında ilk sergilediğinizde hayatınız boyunca unutamayacağınız bir ders alacaksınız.

Başbakanlığı döneminde, böylesi ağız alışkanlığı ile “hayatım” diye hitâp eden bir duayen gazeteci abimizin aldığı ders, orada bulunan herkesin kulağına küpe olmuştu.

Sadece bir kez acemilik dönemimde, Ahmet Davutoğlu, Beşir Atalay, Nabi Avcı, Ömer Dinçer gibi profesörler ile birlikte çalışmanın ağız alışkanlığı ile, gazeteci arkadaşların yanında “hocam” lâfı kaçtı ağzımdan, dilim yandı! Ara ara hatırlar gülerim hâlâ!

Bu da benden size iki minik tüyo olsun, ben yandım, el yanmasın!

Daha ne diyeyim Leylâ?

Diğer Yazıları