26 Mayıs 2018
21 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
3 sa 58 dk
Öğle'ye kalan süre
İmsak 03:38 Güneş 05:31 Öğle 13:07 İkindi 17:04 Akşam 20:32 Yatsı 22:16
Erdem Uygan

Erdem Uygan

Kur'an'ın yorumlanmasının hazin sonuçları -2-

(Önceki yazıdan devam…)

Bir Örnek

Kur’an’ın özgürce yorumlanabilir bir kitap olarak algılanmasının neticelerini görebilmek ve sebeplerini anlayabilmek için Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir adlı eserden bir örnek vermeye çalışalım. Tefsirin müellifi Cin Suresinin ilk ayetine şu anlamı vermektedir:

“De ki: ‘Bana vahyedildi ki, cinlerden bir kısmı (bu mesaja) kulak vererek, (dostlarına) şöyle dediler: ‘Gerçekten de biz olağanüstü güzellikte bir hitap dinledik; (Cin 72/1)”[1]

Ayetin orijinalindeki “قرآنا عجبا - kur’ânen acebâ” ifadesinde yer alan ve “ayet kümesi” anlamına gelen “kur’an” kelimesine “hitap” anlamının verilmesi ve bunun yıkıcı sonuçları bu yazının konusu olmadığı için üzerinde durmayacağız. Bunun dışında ayetin mealinde lafzen bir sorun görünmemekle birlikte dipnotta, cin kelimesini nasıl anlamak gerektiği ile ilgili olarak şu yoruma yer verilmektedir:

“İnsan ve cin irade sahibi olma itibarıyla benzer, fakat bu dünyadaki hayat düzlemlerinin farklılıkları itibarıyla ayrı varlıklardır. Bunun içindir ki Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden peygamberler gönderildiği ifade edilir (6/130). Eğer Ahkaf 29-32’den yola çıkarsak, ilk pasajda anlatılan olayın kahramanlarının Hz. Musa’ya inandığı ortaya çıkar. İnsan ve cinlere kendi türlerinden peygamber gönderildiği ifade edildiğine göre, bu durumda burada cinn adıyla anılanlar insanlar olmalıdır. Şu halde bu ayetlerde geçen cinin anlamı “görünmeyen varlık” olmaktan çok “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” olsa gerektir. Belki, Hz. Peygamber haberdar olmadan ve kendilerini görmeden onu dinledikleri için de cinn adını almış olabilirler. Allah en doğrusunu bilir.”[2]

Yazarın bu yorumu yapmasına gerekçe olarak gösterdiği En’am 130. ayetin, kavramları Kur’an’dan öğrenmediği için yazar tarafından nasıl yanlış anlaşıldığı ve bu yoruma nasıl asla gerekçe olamayacağını bir sonraki yazımızda ele alacağız. Ayette geçen cin kelimesine bu yorumda verilen “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” anlamı surenin devamıyla uyuşmamaktadır. Bu sebeple yazar, bu yorumuna uygun olabilmesi için sadece üç ayet sonra, bu kez ayetin metni ve Arap dili gramerine aykırı ifadeleri mealine eklemek zorunda kalmıştır:

“Bir başka gerçek de, içimizdeki beyinsiz (kişilerin) Allah`a karşı sorumsuzca konuşması olmuştu. (Cin 72/4)”[3]

Yazar ilk ayetin dipnotunda yaptığı yorumda, buradaki cinlerin Ahkaf Suresi 29-32. ayetleri gereği Musa Aleyhisselam’a inanan insanlar olduğu konusundaki ısrarını sürdürmekte ve dördüncü ayete de şu dipnotu eklemektedir:

“Bu pasajı Ahkaf 29-32 ışığında anlarsak, Yahudilerin bizler Allah’ın çocukları ve can dostlarıyız” (5:18) türü sözler kast ediliyor olsa gerektir. Bu netice 3. ayetin sonuyla da mutabıktır. Ayrıca ilk muhatapların Allah’la cinler arasında bir soy bağı kurmasına red olarak da anlaşılabilir”[4]

Oysa ileride göreceğimiz gibi Ahkaf Suresindeki ilgili ayetlerin Musa Aleyhisselama inanan insanlardan bahsetmesine imkan yoktur. Orada da yine bu surede bahsedilen cinlerle ilgili detay bilgiler verilmektedir. Ancak yazarın bu ısrarı, ayetlerin hiç ilgisi olmayan konularla ilişkiliymiş gibi gösterilmesiyle sonuçlanmakta, adeta okuyucu, Allah’ın kitabından ne anlaması gerektiği konusunda yazar tarafından yönlendirilmektedir. Cin Suresinde de Ahkaf Suresinin 29-32. ayetlerinde de ne Yahudilerden bahis vardır, ne de onların Allah’ın çocukları oldukları şeklindeki iddialarına bir atıf. Buna rağmen hiç gereği yokken ayetler için kurulan ilgisiz bağlantılar ve yapılan yorumlarla asıl konunun anlaşılmaması garanti altına alınmaktadır.

Dördüncü ayette yapılan asıl önemli tahrif ise şudur: Surenin başından beri aynı kişiler yani cinlerden bir grup konuşmaktadır. İlk ayette cinlere “daha önce görülmemiş insanlar” anlamı verilince, dördüncü ayette aslında “bizim beyinsiz” olarak çevrilmesi gereken سفيهنا - sefîhunâ ifadesi de mecburen “içimizdeki beyinsiz kişiler” olarak değiştirilmek zorunda kalınmıştır. Oysa ayetteki sefih (beyinsiz) ifadesi tekildir, çoğul olması için سفهاء - süfehâ olması gerekir ve “içimizdeki” ifadesi de ayetin metninde yoktur, ayette “bizim” anlamına gelen zamir yer almaktadır. Tekil ifadeyi kurtarabilmek adına çeviri “içimizdeki beyinsiz” şeklinde yapılmış ancak bu sefer de ifadenin yapılan yorumla bağlantısı ve anlamı yok olmuştur. Onu da parantez içinde, yine ayette olmayan “kişiler” kelimesi eklenerek çözme yoluna giden yazar, Arapça bilmeyenler için sorunu gidermiş gibi görünmektedir. Oysa ayetin metni bu şekilde bir çeviriye izin verecek ifadeler içermemekte, “bizim beyinsiz” dışında bir anlam taşımamaktadır. İlk ayete yapılan keyfî yorum, yazarı dördüncü ayetin Arapça metnini gözardı etmek durumunda bırakmıştır.

Yazarın aslında olmayan bir ifadeyi bu ayete söyletme çabasının sebebi şudur: İlk ayete yapılan yorum gereği, cin kelimesi “bölge halkının tanımadığı uzak mekanların insanları” anlamına gelirse dördüncü ayetteki ifadenin gerçek karşılığı olan “bizim beyinsiz” ifadesi yapılan yoruma uymamakta, uzak mekanlardaki insanlar içinde beyinsiz olarak tanımlanan bir kişi mi var sorusu gündeme gelmektedir. Hele de yazar, yine aynı olaydan bahseden Ahkaf Suresinin 30. ayetindeki “Biz Musa`dan sonra indirilen ve kendisinden önceki vahyi tasdik eden bir ilahi mesaj dinledik” ifadesini dile getirenleri, ayetin metnine tamamen aykırı bir şekilde cinler değil, Yahudi insanlar olarak anlamakta ısrar edince bu ayetteki ifadeyi de Yahudilerin beyinsiz olanlarını kast edecek şekilde “içimizdeki beyinsiz kişiler” olarak çevirmek zorunda kalmıştır. Ancak bunun bedeli, ayetin Arapça orijinaline sadık kalamamak olmuş, ayetin anlamı tamamen değiştirilmiştir. Oysa tüm bunlar yapılmasa ve okuyucu doğru mealle başbaşa bırakılabilse, ayette cinlerin “bizim beyinsiz” ifadesini kullanmakla İblis’ten bahsettikleri kolayca anlaşılabilirdi.

Sureyi aynı mealden okumaya devam edelim:

“Halbuki biz, ne insanların ne de cinlerin Allah`a iftira edeceğine asla ihtimal vermezdik.” (Cin 72/5)[5]

Ayette “ne insanların ne de cinlerin” şeklinde iki ayrı sınıflandırma yapılmaktadır. Dolayısıyla Rabbimiz tarafından “cinler” şeklinde isimlendirilenler insan olmamak durumundadırlar. Yani yazarın bu ayete kendi verdiği meal gereğince de ilk ayetteki cinler kelimesiyle tanınmamış insanlar kast edilmiş olamaz.

Sureyi mealden okumaya devam edelim:

Hiç kuşku yok ki insanlardan bazıları cinlerden bazılarına sığınırlar, bu da onların (cinler karşısındaki) zillet verici edilgenliğini artırır. (Cin 72/6)[6]

Burada da surenin ilk ayetiyle başlayan konu devam etmekte ve cinlerle ilgili bilgiler verilmektedir. Ayette “insanlardan bazıları”, “cinlerden bazıları” ifadelerinin kullanılması, cinler kelimesi ile kast edilenin, yazarın yaptığı yoruma aykırı olarak insan olmamaları gerektiğini gösterir. Zaten yazarın kendisi de bu ayetin dipnotuna yaptığı yorumda mecburen buradaki cinleri görünmez varlıklar olarak nitelemek zorunda kalmıştır:

“Zımnen: Cinler üzerinden kendi vehimlerinin oyuncağı oluyorlardı. Bu cinin kendisinden kaynaklanan bir etki değil, insanın ona yüklediği vehme dayalı anlamdan kaynaklı bir etkiydi. Yani insanlar görünmeyen varlıklara güç vehmediyorlar, sonuçta evhamlarının esiri oluyorlardı…”[7]

Bu durumda şu soruların cevaplanması gerekir: Surenin ilk ayetinde cin kelimesiyle “tanınmayan insanlar”, altıncı ayetinde ise yine aynı kelimeyle “görünmeyen varlıklar”ın kast ediliyor olması nasıl mümkün olabilir? Allah’ın kitabı için böylesine dağınıklık ve düzensizlik nasıl düşünülebilir?

Yazarın, Cin Suresinin ilk ayetlerinden itibaren konuşmaları nakledilen cinlerden bir topluluğun, “bölge halkının tanımadığı insanlar” oldukları şeklindeki yorumuyla çelişen en önemli kısım, sekizinci ayetten itibaren başlamaktadır. Aynı mealden okumaya devam ediyoruz:

(Yine cinler şöyle dediler): "Gerçek şu ki biz göğü yokladık, ama onu tam donanımlı bir koruma ordusu ve tarifsiz bir göktaşı sağanağıyla dopdolu bulduk; halbuki vaktiyle biz onun uygun yerlerinde (haber) dinlemek için otururduk; ne var ki şimdi (bizden) her kim dinlemeye kalksa, derhal karşısında hedefe kilitli bir ateş topu buluyor. (Cin 72/8-9)[8]

Yazarın ayetin başındaki parantez içi ifadesinden de anlaşıldığı üzere konuşanlar yine aynı kişilerdir. Ancak ayette bahsedilen göğü yoklama, göktaşı sağanaklarına maruz kalma, vaktiyle gökteki dinlenme yerlerinde oturma, ateş topu ile karşılık bulma ifadeleri ayetin başındaki cinler ifadesi ile kast edilenin “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” olma ihtimalinin imkan dahilinde bulunmadığını göstermektedir. Ancak yazar bu zorluğu da bu ayetler için kaleme aldığı dipnotlarda, nereden aldığı bilinmeyen engin yorum ummanlarında yelken açma yetkisi ile çözmeye çalışmaktadır:

“Krş: 15/17-18. Yahudi Kabalizmine dayalı astrolojik bilgiye ulaşmanın imkansızlığı, dolayısıyla vahyin kaynağını bulandırma çabalarının sonuçsuz kalmaya mahkum olduğu gerçeğine atıf. Krş: ‘Ona ancak temiz kılınanlar dokunabilir 56/79.’”[9]

“Yahudilerin kendi ırklarından bir peygamber beklentisiyle astrolojiyi kullandıklarını îmâ.”[10]

Burada ayetlere dipnotlarla yapılan yorumlar artık öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki yazar Allah’ın hangi ayetle neye atıf yaptığını, neyi îmâ ettiğini anlayabilir hale gelmiştir (!) Yorumlarda karşılaştırmalı olarak okunması gereken bir takım ayetlerin de numaralarıyla belirtildiği görülmektedir, ancak o ayetlerde de (Hicr Suresi 17-18) ne Yahudilerden ne de onların kendi ırklarından bir peygamber beklentisinden söz edilmediği gibi yorum yapılmadığı takdirde anlaşılmayı zorlaştıran bir durum da görünmemektedir. Hicr Suresi 17 ve 18. ayetleri şöyledir: “Göğü, taşlanmış şeytanların hepsinden koruduk. Ancak kulak hırsızlığı (dinleme) yapan olabilir, onu da hemen parlak bir ateş parçası takip eder.”

Görüldüğü üzere ilk ayetin dipnotunda yapılan yorum, surenin devam eden ayetleri ile uyum sağlamamış ve bu yoruma göre okunduğu takdirde büyük bir anlama problemi ortaya çıkmıştır. Dahası, ilk yapılan yoruma sadık kalma pahasına kimi zaman diğer ayetlerin metinlerine sadık olmayan çeviriler tercih edilmek zorunda kalınmıştır.

Bütün bunlara Kur’an’ın yorumlanabilir bir kitap olduğu zannı yol açmış, yapılan bir keyfî yorumun zincirleme olarak sebep olduğu bir çok sorun yine sınır tanımaz, başıboş ve bedeli ağır yorumlarla giderilmeye çalışılmak zorunda kalınmıştır. Bunun en doğal sonucu olarak da Kur’an meali olarak okunan bir eser, ayetler arası çelişkiler barındıran bir kitap haline gelmiştir. Rabbimiz şöyle buyurur:

Kur’an’daki ilişkiler ağına bakmazlar mı (tedebbür etmezler mi)? Eğer Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

Bu ayete göre içerisinde çelişki barındıran bir kitap Allah’ın kitabının meali olamaz. Ancak meal olarak okunabilecek kitaplar içinde en önemlilerinden birinin durumu işte budur.

Aslında ilk ayete o yorum hiç yapılmasaydı meali okuyan hiç kimse yazarın yaptığı bu yoruma ihtiyaç duymayacak, kimsenin aklına cinler ifadesiyle tanınmayan insanların kast edildiği gelmeyecekti. Dolayısıyla Allah’ın kitabındaki bir sureyi anlamada hiçbir problem yaşanmayacak, aynı surenin ayetleri arasında herhangi bir çelişki de ortaya çıkmayacaktı. O halde ilk ayette bu yorumun yapılmasının gerekçesi neydi? Neden durup dururken böyle bir tercih yapıldı? Yazarın bu konudaki kendi gerekçesini yine aynı mealden öğrenelim ve yoruma ihtiyaç duyulmasının ardındaki gerçek sebebi görelim...

(Devam edecek…)

[1] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı İstanbul, Mayıs 2010 s: 1178

[2] a.g.e, s: 1179, 2 numaralı dipnot.

[3] a.g.e, s:1178

[4] a.g.e. s: 1179, 5 numaralı dipnot.

[5] a.g.e, s: 1178

[6] a.g.e, s: 1178

[7] a.g.e, s: 1179, 8 numaralı dipnot.

[8] a.g.e, s: 1178

[9] a.g.e s: 1179, 11 numaralı dipnot.

[10] a.g.e. s: 1180, 12 numaralı dipnot.

Diğer Yazıları