20 Mayıs 2019
27 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
2 sa 6 dk
Akşam'a kalan süre
İmsak 03:46 Güneş 05:35 Öğle 13:06 İkindi 17:02 Akşam 20:26 Yatsı 22:07
Röportaj

Özel Röportaj

Kılıçdaroğlu FETÖ'cülerin itiraflarını engelliyor!

Hukukçular Derneği Başkanı ve aynı zamanda 15 Temmuz darbe girişimi davalarında müdahil avukatlar arasında bulunan Cavit Tatlı, SuperHaber Röportaj editörü Hülya Okur'a konuştu. Tatlı, 15 Temmuz darbe girişimine katılanlarda pişmanlıktan eser olmadığını söylüyor. CHP liderinin açıklamalarının onları cesaretlendirdiğini, isteyerek ya da istemeyerek itiraflarını engellediğini savunuyor. Tatlı'ya göre Fatih Portakal yurt dışına mesaj veriyor.

Hülya Okur
Hülya Okur
Kılıçdaroğlu FETÖ'cülerin itiraflarını engelliyor!

SuperHaber'den Hülya Okur, 15 Temmuz darbe girişiminin müdahil avukatlarından olan Hukukçular Derneği Başkanı Cavit Tatlı ile konuştu.

Tatlı, darbe girişimi, FETÖ ile mücadele, muhalefetin tutumunun sonuçları, son günlerde Metin Akpınar, Müjdat Gezen ve Fatih Portakal'ın açıklamaları ile vücut bulan tehdit, hakaret ve ifade özgürlüğü tartışmalarına ilişkin önemli bilgiler verdi.

Türkiye'de cumhurbaşkanlarına hakaretin moda haline geldiğini ifade eden Cavit Tatlı, "Meclis kürsüsünde hakaret ediyor, ifade özgürlüğü diyor, gazeteci konuşuyor ifade özgürlüğü diyor. Sözün de bir şehveti var, ifade özgürlüğünün çok çok dışına çıkıyor, ilkokuldan başlayarak ifade özgürlüğünün içselleştirilmesi lazım." diyor.

Fatih Portakal'ın sokağa çağrısının iyi niyetli olmadığını belirten Tatlı'ya göre Portakal yurt dışına mesaj gönderiyor. Metin Akpınar'ın durumu içinse farklı bir düşünceye sahip, "Metin Akpınar oylara ve milletin parasına gözünü dikmiş." ifadesini kullanıyor.

Tatlı'ya göre darbe halen devam ediyor. "Biz 15 Temmuz gecesi söylenenleri de gördük. Şu anda devlet her şeyi elinde bulunduruyor gibi görünüyor ama darbe hala devam ediyor. Darbenin sadece askerle olmayacağını biz 28 Şubat’ta gördük."

Darbeye katılanların iflah olmayacağını ifade eden Tatlı'ya göre 15 Temmuz gecesi darbeye katılanların tamamı Gülen terör örgütü üyesi değildi. Bir kısmı onların güçlü olduğunu düşünerek orada bulunanlardı. 

Tatlı'nın FETÖ ile mücadele konusunda da çok kritik bir uyarısı var. "Emniyette 35 bin, TSK'da FETÖ'cülerin yüzde 45'i duruyor" diyor Cavit Tatlı.

CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun bilerek ya da bilmeyerek FETÖ ile mücadeleye sekte vurduğunu belirten Tatlı, "Duruşmalara baktığım zaman cesaret aldıklarını, söylemlerini buna göre belirlediklerini görüyorum. Bilerek veya bilmeyerek söylediği sözlerin karşılığı, yansıması terörle mücadeleyi zayıflatıyor, belki itirafları engelliyor." ifadesini kullanıyor.

FETÖ'cüleri maddi delillerin dışında vücut dillerinin de ele verdiğini ifade eden Tatlı'ya göre darbe sevenlerin sevenleri de var. "FETÖ hükümeti indirecekti, FETÖ'yü de bir grup Atatürkçü indirecekti" diyen Tatlı, bir Kemalist darbe beklediğini de sözlerine ekliyor.

Hülya Okur-Cavit Tatlı röportajının detayları ise şöyle...

 

“HERKES KENDİ SORUNUNU GÖRÜYOR”

“ANADOLU TOPRAKLARI DÜNYANIN VİCDANIDIR”

“ANADOLU TOPRAKLARINDAN ÇIKAN İNSANLARI DÜNYAYA GÖNDERMEK LAZIM”

“KOLONİZM SAĞLAYANLARIN KAFASI İNSAN HAKLARI İÇİN ÇALIŞMIYOR”

Meslek seçiminde rehber konumundasınız. Bir konu hakkında gün varsa o konuda eksiğimiz var demektir, demiştiniz insan hakları gününde. Ülkemizde sizi en çok yoran konu insan hakları mı?

Ben başörtüsü sorununun yaşandığı çok  fırtınalı bir dönemde okudum. Yıllığımda “Yanımda bulunan insanlara faydam olmadı, inşallah bu yolda yürüyeceğim” diye yazmışım. Görünce dedim ki, hala aynı yerdeyiz. Insan hakları meselesini önemsiyorum, ülkemizdeki sorununda şu olduğunu düşünüyorum: Herkes kendi sorununu görüyor, kendisinin dışındakilerin sorun olmadığını iddia ediyor. Dünyayı insana benzetirsek, Anadolu toprakları dünyanın vicdanıdır, diyorum. Osmanlı zamanında Anadolu’dan beğenmediğimiz insanlar Endonezya’ya, Sudan’a gitmiş, medeniyeti taşımış, onların gittiği yerde bir rahatlama olmuş, çekildiğimiz her yerde kavga en üst seviyeye çıkmış, eğer Anadolu topraklarındaki insanları tüm dünyaya gönderirsek, dünyada bir şeyler yapmaya başlarsak sorunların çözüleceğine inanıyorum ama önce buradaki sorunları çözmeye çalışmak lazım. Müştereklerimizi arttırabilirsek dünyaya da faydamız olur. Anadolu topraklarından çıkmış bir kişi dünyaya hizmet eder, İngiltere’den çıkan kişi kendi menfaatine çalışır. Yayılmacı, kolonizm sağlamış insanların insan haklarına hizmeti olmuyor çünkü kafasının arka tarafı insan hakları için çalışmıyor.

Bu biraz beyin göçünü destekleyen bir düşünce değil mi?

Avrupa İnsan Haklarında çalışan çok sayıda Türk de var. Ama çoğu FETÖ’cü, PKK’lı. Oraya bir tane hakim göndermekle olmuyor, mutfakta çalışacak çok fazla insana ihtiyaç var. Uluslararası konulardan; Boğazlar, Ermeni, mülteci, Kıbrıs meselesini işleyelim dedik. Bilen sayısı artsın dedik. Adalet ateşelerimizin bilgisi en üst seviyede olsun istedik.

“CUMHURBAŞKANINA HAKARET ÇOK MODA”

“İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN ZAMANA İHTİYACIMIZ VAR”

İnsan haklarının yan unsuru ifade özgürlüğü. Talat Can Bolat Hoca bir konuşması kesilince, kendisinden önce konuşan meslektaşı için, fikirlerine katılmasam da ifade özgürlüğünün sonuna kadar yanındayım, dedi. Fikir özgürlüğü nedir, nerede başlıyor, nerede bitiyor? Siyasetçi veya sanatçı herhangi birine hakaret, tehdit fikir özgürlüğü müdür?

Bu tartışılan bir konu. Cumhurbaşkanına hakaret çok moda. İfade özgürlüğü diyor. Meclis kürsüsünde hakaret ediyor, ifade özgürlüğü diyor, gazeteci konuşuyor ifade özgürlüğü diyor. Bir haber programında bir suç isnadı vardı, o kişi intihar etti, daha sonra o haberin yanlış olduğu ortaya çıktı. İfade özgürlüğü için birazcık zamana, olgunlaşmaya ihtiyacımız var. Özellikle sosyal medyada aklıma geleni yazıyorum, sözün de bir şehveti var, ifade özgürlüğünün çok çok dışına çıkıyor, ilkokuldan başlayarak ifade özgürlüğünün içselleştirilmesi lazım. Benim söyleyeceğimi bana söylemiş olsalardı, diye kişi hakareti kendi vicdanından geçirmeli, bunun en kolay yolu empatidir.  Peygamber Efendimize hakareti biz hakaret görüyoruz, yayınlayanlar da ifade özgürlüğü diyor. Talat Hocayı konuşturmamak adına kavga çıkardılar. Mikrofonun sesi kısıldı. İfade özgürlüğü biraz da karşı tarafın hakkını korumada kendini gösteriyor. Genel kurulu idare eden divanın, görevini kötüye kullananlara karşı bir cevaptı.

“KANUNLAR ÇOK SIK DEĞİŞTİRİLMEMELİ”

Anayasa’da hakaret manasında Atatürk’ü koruyan haklar Sayın Cumhurbaşkanımızı hatta Peygamber Efendimiz için de geçerli mi?

Geçerli. 1950’lerde çıkan kanun hala geçerli. Cezası var. Cumhurbaşkanı siyasetçi, koruma bu kadar olmamalı diyenler var. Bizim bir ceza sistemimiz var, 2005’te yürürlüğe girdikten sonra 1/3’i değişti. Yaptığınız her küçük müdahaleler şu sorunu ortaya çıkartıyor; değiştirirken kanunlara zarar veriyorsunuz. Kanunların çok sık değiştirilmemesi, değiştirilirken de bir olaya bağlı olmamalı, genel geçer ifadeler olmalı. Amerika’da hakaret özel hukuk alanında kalıyor, ceza hukuk alanında kalmıyor. Twitter da hakareti suç görmüyor, bilgileri vermiyor. Yargıtay’ın bazı kararları var, siyasetçi, sanatçı gibi insanlar baştan daha fazla eleştiriyi göze almıştır diyor. Cumhurbaşkanına yapılan hakaretin en ağırı bile ifade özgürlüğüne giriyor, yapın bakalım Papa’ya, yapabilecek misiniz? Fransa’da insanlar toplanma hakkını kullanıyordu, günlerce canlı yayın vardı, noldu hiç birisi kalmadı.Oradaki insanlar da ifade özgürlüğümüzü, toplanma hakkını kullanıyoruz diyorlardı, buradakiler kullandığı zaman oraya göre normal, ama orada kullandıkları zaman normal değil. İfade özgürlüğü başlıyor ama çeşitlenerek devam ediyor. Onun için diyorum Anadolu’da yetişen insanlar dünyayı değiştirebilir.

“FATİH PORTAKAL İYİ NİYETLİ DEĞİL”

“FATİH PORTAKAL YURT DIŞINA BURADA MÜCADELE ETTİĞİ MESAJINI GÖNDERİYOR”

“METİN AKPINAR, OYLARA VE MİLLETİN PARASINA GÖZ DİKMİŞ”

“BİLET VE SEÇMEN KAĞIDI OLARAK TAHVİL EDİYORLAR”

Benzer bir şekilde Fatih Portakal da Fransa’da yaşanan sarı yelek haberini verip, “Hadi bakalım barışçıl bir eylem için doğalgaz zamları için sokağa çıkalım” dedi. Bu ifadenin hukuk dilinde anlamı nedir? Bu bir isyan çağrısı mıdır, demokratik hakkı kullanma ifadesi midir?

Bu kişinin arka planında başka bir şey yoksa, "sadece teröristtir, isyana teşviktir" dersek tam da istediği noktaya çekiliriz. Bunu söyleyen kişinin iyi niyetli olduğuna inanmıyorum. Dinlenebilirliğini, izlenebilirliğini, reklamını arttırmaya çalışıyor. Yoksa onun sözüyle insanların sokağa inmeyeceğini o da biliyor, biz de biliyoruz. Toplumu harekete geçirecek kapasitesi olmadığının kendisi de farkında. Ama bunu yaptığı zaman devlet görevlilerini harekete geçirebiliyor, onlar da bu kişi hakkında işlem başlatıyor, bir tarafa kendisini mağdur gösteriyor ve yurt dışına mesaj gönderiyor: Bak burada mücadele ediyorum, diyor. Metin Akpınar’ın açıklamasında da bunun bir örneğini gördük. CHP’nin seçime giderken oya ihtiyacı var, Metin Akpınar’ın da filmi var, film için seyirciye ihtiyacı var, milleti konsolide ederek, ortak bir yerde buluşturarak oylarına ve milletin parasına göz dikmişler. Biri bilet olarak, biri de seçmen kağıdı veya oy olarak tahvil etmeye çalışıyor. Ben başka bir şekilde göremiyorum.

“BİRİSİ METİN AKPINAR’A 78 YAŞINA GELDİN ÖL ARTIK DESE OLUR MU?”

“DARBE HALA DEVAM EDİYOR”

“DARBENİN SADECE ASKERLE OLMAYACAĞINI 28 ŞUBAT’TA GÖRDÜK”

Bu konuda şöyle bir tweet atmıştınız: “Bu ülkeye en büyük ihanet darbe/darbe seviciliktir. Sanatın arkasına sığınmaksa bayağı sığ.” Adli kontrol şartıyla serbest kalmasını yeterli görüyor musunuz, darbe seviciliğinin alması gereken ceza ne olmalıdır?

Bu sözleri söyleyen kişi, Avrupa’da söylese ne ceza alırdı veya alır mıydı, bunu Merkel’e söyleseydi Alman hukukçuları bu kişiye nasıl bakardı? Türkiye’ye karşı özellikle Cumhurbaşkanına ne denilirse denilsin sen buna sabretmek zorundasın gibi bir algı var. Bu örnekler çok ağır, bir sanatçının ağzına yakışmayacak sözler. Hepimizin ağzından çıkan söze dikkat etme mecburiyeti var. Birisi “78 yaşına gelmişsin öl artık” dese hoş mudur, değildir, hepimiz kınarız. Biz 15 Temmuz gecesi söylenenleri de gördük. Şu anda devlet her şeyi elinde bulunduruyor gibi görünüyor ama darbe hala devam ediyor. Darbenin sadece askerle olmayacağını biz 28 Şubat’ta gördük. 28 Şubat’ta gazetecisi, sanatçıları, sendikaları, akademisyenleriyle 5’li çete hepsi bir araya geldiler, 15 Temmuz’da yaşananlar yaşanmadan hükümetten el çektirdiler. Şimdi el çektirenler Erbakan’a güzellemeler yağdırıyorlar. Savcılığın yaptığı işlem makuldür, daha üst bir şeye ihtiyaç yok, ama bu sözü Avrupa’da, Avrupalı yetkililerine söylemiş olsaydı o kişinin cezaevinde olacağını da unutmamak gerekir.

“MUHALİF OLMAK MUADİLİ İSTEMEKSE SİZ BORAZANSINIZ”

“Sanatçılar  muhalif olur” diye bir anlayış var. Sizce muhalifliğin usulüne uygun olan dil nasıl olmalı?

Sanatçılar muhalif olur bir söylem ama sanatçı halkına ne kadar yaklaşabiliyorsa, o kadar sanatçı oluyor. Muhalif bir dil kullanmak, daha iyisini istemekse sorun yok ama muadilini istemekse, yani A siyasi partiyi değil B siyasi partisini istiyorum diyorsanız siz muhalif olmuyorsunuz, siz borazanı oluyorsunuz. İktidarı desteklenince yandaş diyorlar. Sen borazansın, yandaşsın, figüransın sanatçı değilsin. Sanatını icra edenlere, icra ederken muhalif olanlara ne için ettiğini belirtmek suretiyle hiç bir sözüm yok.

Metin Akpınar’ın iddianamesinden nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?

Ben kendi ifadelerini okudum, programı başından sonuna izlemek gerekiyor. Benim anladığım gibiyse suç teşkil ettiğini düşünüyorum. O gereksiz programı izlemeye zamanım yok, savcılar izlesinler ondan sonra değerlendirelim.

Müjdat Gezen’in Hollanda’da tedavi gören kızının yanına gidememesi gündemde. Bu yasak esnetilirse buna benzer durumda olanlar için de yol açılır mı?

İmza karşılığı hafifletilebilir, haftada bir imzalayabilir, yurtdışı çıkış yasağını değiştirmeyebilirler. Kişinin özelinde bir durum varsa, bunun gözardı da edilmemesi lazım. Ben bu konuda çok sert değilim, kızının durumunu bilmiyorum, bir babadır, ne söylemiş olursa olsun, kanunlarımızda onunla ilgili yapılabilecek bir şey varsa yapılması gerektiğini düşünüyorum.

“CEZALARIMIZ ÇOK YÜKSEK”

“HALK BASINA YANSIYAN OLAYDA ERTESİ GÜNÜ NETİCE İSTİYOR”

Bu konularla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uyarıları öncesinde yargının harekete geçmemesi her kesim tarafından eleştiriliyor. Benzer şeyleri başka olaylarda da yaşıyoruz. Örneğin bir hayvana zarar verildiği zaman toplumsal bir tepki ortaya çıkmadan yargı nedense harekete geçmiyor ya da toplumun düşündüğünden çok farklı kararlar alabiliyor. Bunun sebebi ne sizce?

Yargı her zaman toplumun düşündüğü gibi kararlar vermeyebilir, hiç birimiz o dosyanın içeriğini bilmiyoruz. Basın hem avukat oluyor, hem hakim oluyor fakat sonra çok farklı bir şey çıkabiliyor. Hayvana şiddet, kadına şiddet, çocuğa cinsel saldırı konuları çok nazik konular ama savunma hakkı denilen bir şey var. Bunların hepsi basına yansıdığı zaman halk, ertesi günü netice istiyor. Bu kadar hızlı verilen bir karar her zaman doğru bir karar olmuyor. Ha mahkemeler basına yansıdığı için bu kararları veriyorlarsa orada da ayrı bir sıkıntı var. Hakimi basının önüne atmış oluyoruz. Basın konuyu öyle bir getiriyor ki, idam edilmekten beter bir duruma düşüyorum. Bekir Bozdağ’ın gittiği bir programda birisi yumruk attı, kimisi niye tutuklanmadı dedi, başkası başka bir şey istedi, sizin önemsediğiniz konuya göre o kişinin tutuklanması gerekiyor. Hani biz tutuksuz yargılanma taraftarıydık. Metin Akpınar olayında olduğu gibi tutuksuz yargılansın, imza versin. 2 yılın altı ceza evinde yatmamış bir kişi, alacağı suçla cezaevinde yatmayacak bir kişinin cezaevinde yatmasını istiyoruz, suçları arttıra attıra gidiyoruz, cezalarımız çok yüksek. Cezaevlerimiz dolu. İnfaz rejiminin, ceza hukukunun bir felsefesi var, o insan suçunu çektikten sonra tekrar topluma kazandırılmalı. Avrupa, idamı kaldırırken ömür boyu ceza bile olmamalı, o kişi ömür boyu ceza alacağını bilirse o kişiyi idam ettin, iyi bir insan olacağı noktasında toplumu inandırırsa tekrar topluma döneceğini bilir, diyor.

Toplumun büyük bir kısmı, FETÖ’cülere ve cinsel istismar gibi suçlar için idam istiyor. Onlar için de topluma kazandırma yoluna gidilebilir mi?

Onlar için idamı uygulayamazsınız çünkü geriye dönük işlemez. İkincisi Gülen terör örgütü üyesi olmak ile darbeye karışanların birbirinden ayrılması gerekiyor.

“FETULLAH, HASAN SABBAH GİBİ”

“DARBEYE KATILANLAR İFLAH OLMAZLAR”

Siz neden FETÖ değil de Gülen örgütü diyorsunuz?

Ben Fethullah ismini kullanmak istemiyorum. Fethullah güzel bir isim. Sanki Fetullah Gülen İslami bir anlayışı temsil eder gibi onun üzerinden dine vuranlar var. Bu adam; "Atatürkçü gibi yaşayın sizi fark etmesinler, içki için" diyor. Bizim dinimiz namazını kılacaksın, içki içmeyeceksin, diyor. Bu adam İslami bir öneri mi getiriyor yoksa Hasan Sabbah gibi farklı bir şey mi koyuyor ortaya? Hasan Sabbah Haşhaşilerinin farklı bir versiyonunu günümüzde uygulayan bir adam. Görünen yerde namaz mı kılıyorlardı? Sizin niyetiniz Gülen terör örgütünü ortaya çıkartmak değil de, Müslümanları doğramaksa doğru yerdesiniz. İdam veremedik, ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyorlar. Darbeye katılanların iflah olacağını da düşünmüyorum.

“FETÖCÜLER SAVUNMA YAPAMADIK DİYORLAR”

İzlediğiniz davalarda hiç bir pişmanlık beyanına rastlamadığınızı söylüyorsunuz.

Bir tane itiraf yok. Savunma yapmaya zaman bulamadık diyorlar.  Hakim yeterli zamanı verdiğini söylüyor. 5 saat savunma yapıyor, Ankara’daki bir davadan, iddianamenin bilmem kaçıncı sayfasından örnekler veriyor, hala savunma yapamadıklarını söylüyorlar.

“MERHAMET HER ZAMAN İYİ DEĞİLDİR”

Neye güvendiklerini düşünüyorsunuz?

Pişman değiller, bulundukları örgütün içinde aynı fikirde devam ettiklerini gösteriyor. İkrahları mümkün gözükmüyor, biz 251 kişiyi öldürdük, meclisi bombaladık, şu kadar kişiyi yaraladık diye düşünmüyor. Bunlar Anadolu topraklarından çıkmış insanlar değil, dikkat edin hepsi ailesi ile bağları kesilen çocuklar. Bu insanların müebbet almaları gerekiyor. Hala ameliyat olmuş düzelememiş insanlara, şehitlerin yakınlarına nasıl anlatacağız. Merhamet her zaman iyi değildir. Hak edene hak ettiğini vermek gerekir.

“15 TEMMUZ’A KATILANLARIN HEPSİ FETÖ'CÜ DEĞİLDİ”

Darbenin devam ettiğini söylediniz. FETÖ ile mi yoksa başka tehdit unsurlarıyla mı karşı karşıyayız?    

15 Temmuz gecesi darbeye katılanların tamamı Gülen terör örgütü üyesi değildi. Bir kısmı onların güçlü olduğunu düşünerek orada bulundu, bir kısmı da güçten korktu bakalım görelim dedi ve ona göre saf belirlemek istedi. 15 Temmuz öncesi darbe konusunda uyarıldığımızda ihtimal vermedim ama şu an tetikte olmamız gerektiğini düşünüyorum. 15 Temmuz’da ortaya çıkan insanlar normal ruh haline sahip insanlar değillerdi.

“EMNİYETTE 35 BİN, ASKERİYEDE %45 FETÖ'CÜ DURUYOR,

Şu an yakalananlar dışında çeşitli faktörler var ve bunlar serbest durumdalar öyle mi?

Bundan 6 ay evvel biz ankesör meselesini biliyor muyduk? Ve verilere göre 125 bin polisin 40 bini temizlenmiş görünüyor. Geriye temizlenmemiş 35 bin kalıyor. Fikri Işık’ın açıklaması %95’ti sanırım, Askerin içinde % 50’si alındıysa %45’i duruyor. Bir siyasi kanat, Fetullah Gülen ve ekibi için CIA ajanı dediler ama 17/25’ten 15 Temmuz’a kadar çok sıkı fıkılar. Davalar başlamadan kısa süre önce kontrollü diyor, bütün sanıklar “kontrollü darbe” demeye başladı. Aynı Genel Başkan askerin birinin boğazı kesildi diyor, duruşmada bakıyorsunuz hepsi söze bununla başlıyor.

“KILIÇDAROĞLU BİLEREK YA DA BİLMEYEREK FETÖCÜLERİN İTİRAFLARINI ENGELLİYOR”

Yani bir anlamda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, FETÖ örgütü mensuplarına cesaret mi veriyor?

Duruşmalara baktığım zaman cesaret aldıklarını, söylemlerini buna göre belirlediklerini görüyorum. Bilerek veya bilmeyerek söylediği sözlerin karşılığı, yansıması terörle mücadeleyi zayıflatıyor, belki itirafları engelliyor. Toplumda bu insanların paralelinde duran insanlar var. Duruşma salonunda şehit yakınlarına kafa sallıyorlar, mahkemeye hesap soruyorlar.

“FETÖ'CÜLER SEÇİMİ UMUT GÖRÜYOR”

FETÖ ile mücadelede en büyük engel bu mu?

Hürriyet Gazetesi'nin camı kırılmıştı, orada Avrupa’dan kaç tane insan geldi Hürriyet Gazetesi temsilcisiyle fotoğraf çektirdiler. Yenikapı’da ise 3 lider miting yaptıktan sonra Avrupa’dan heyetler gelmeye başladı. Burada azami olarak ne kadar kenetlenebiliyorsak kenetleneceğiz, ondan sonra dışarıya bakacağız. O gece 251 kişinin yaşama hakkından ana muhalefette sorumludur, yavru muhalefette sorumludur, hepimiz de sorumluyuz. Orada olay dışı öldürülen kişiden de sorumluyuz. Boğaziçi davasından hemen önce söylerseniz o zaman içerdekileri güçlendirirsiniz, sesi daha dik çıkar, hesap da vermez, seçimi bir umut görür.

“FETÖ ÜYELERİNİ ISLAH ÖNEMLİ”

Sayın Erdoğan’ı devirmek, hükümetin el değiştirmesi en büyük umutları galiba?

Devleti bu insanlar bizden iyi biliyorlar. Parasal olarak çok güçlüydüler, askeriyeden, karayollarına kadar her yerde varlardı, silahlı güçleri vardı, ceza çekenlerin bir kısmı dışarıdalar. 6-7 yıl sonra dışarıdalar, hücre tipi yapılanma dolayısıyla birbirlerini tanıyor durumdalar. Bu kitleyi ıslah önemli, çocuklarının geleceğini garanti altına alırsanız, mağduriyetlerine fırsat vermezseniz bu topluma kazandırırsınız. Bu konuda devletin bir politikası olması gerekiyor.

“KESİN FETÖ'CÜ”

Üyelik kapsamında bulunanlar üzerindeki intibanız nedir? Yaptığının yanlışlığını fark etme durumu?

Genelleme yapacak kadar çok kişiyle konuşmuş değilim. Eşinin dosyasını getirmiş bir kadın, eşimin bunlarla ilgisi yok diyor, ilk sayfa bakıyorum, okullarında okumuş, para yatırma döneminde para yatırılmış, Digitürk iptali var, öğretmen komiser yardımcılarıyla telefon görüşmeleri var, böyle bir dosyayla karşılaştığımda bana göre kesin FETÖ’cü diyorum, sen de FETÖ’cü olma ihtimalin çok yüksek diyorum, konuşmalarından anlıyorsunuz? Ama delil olmadan ona ceza veremezsiniz.

Nasıl anlıyorsunuz peki? Bir FETÖ’cünün vücut dili ne söylüyor? Yaptıklarına bir kılıf mı uyduruyorlar?

Konuşma tarzından, küçümseyişinden anlıyorsunuz. 15 Temmuz olmadan evvel, yurt dışında tanıştığınız insanların söylediklerini İstanbul’da da duyuyorsunuz, aynı yerden besliyorlar, aynı tarz cümleleri kullanıyorlar, aynı internet sitesini takip ediyorlar.

“DARBE SEVENLERİN SEVENLERİ VAR”

“FETÖ HÜKÜMETİ İNDİRECEKTİ, FETÖ’YÜ DE BİR GRUP ATATÜRKÇÜ İNDİRECEKTİ”

“ASKERİN İÇİNDE ‘ORASI KARIŞIK’ DİYENLER VAR”

Uyanık olmamız gereken hususu anlamaya çalışıyorum, Fetullah ile işbirlikçileri konusunda tedbirler alındı mı, FETÖ ile mücadele genişledi mi?

Fetullah Gülen’in Amerika’da Green Card almasını sağlayan bir mahkeme kararı var, 26 referans mektubu var, bunların çoğu CIA kökenli. Fetullah Gülen için Adalet Bakanlığı onlarca dosya gönderdi hala alamıyor, bu örgütün bir dış ayağı var, kendileri gibi olan insanları yurt dışına gönderdiler, bir çoğu da geri dönmedi. Bu insanlar dil öğrendi, Türkiye’nin sağladığı imkanlarla etkili insanlarla tanıştılar. Çalışma izni, oturma izni olmadığı halde ferah bir yaşam sürüyorlar. Biz gitsek bir kaç gün sonra yaşamak için dilenmek zorundayız. Yurt dışında bunu bilmek lazım. Yurt içinde ise ortaya çıkmayanlar ve ortaya çıkmayanları besleyenler var. Hücre tipi yapılanmada bir üstü bir altı biliyor. Yan taraftakinin onlardan haberi yok, haberi olmadığı için yaşamaya devam ediyor. Rus elçiyi öldüren polis gibi. Kamikaze dalış yaptılar, içeriye mesaj gönderiyorlar: Biz hala güçlüyüz, istediğimizi yapıyoruz, siz rahat olun, Menderese-i Yusufiyedesiniz, sevap işliyorsunuz, diyorlar. İnsanoğlu güce karşı kafasını eğer, kendisine vaat edilen bir üst varsa bunu bekler. Eğer o gece Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız bize bir şey yapmayın, kabul ediyoruz deselerdi bu iş bitmişti, 250 değil 2500 kişi öldürürlerdi. Ben darbe tehlikesinin var olduğuna hem inanıyorum hem gözlemliyorum. Devletin teyakkuzda olduğunun da farkındayız ama dikkat edilmesi gerekiyor. Bu tehlike geçmedi, 60’ta, 62’de, 72’de oldu, 28 Şubat’ta oldu. Her ne kadar  "Ergenekon, Balyoz yok" dense de vardı bunu biliyorum. Bugün askerlerle konuştuğunuz zaman: “Hala orası karışık, hükümetin de ayağı var bu işte” diyenler var. Buna inananların olduğu bir yerde “Nasıl olur, Cumhurbaşkanının en yakınındaki Varank’ın ağabeyi de öldürüldü” diyorsunuz, öldürmüştür diyor. Kişi karşısındakini kendisi gibi bilir. Bu adamın zihniyeti, kökü darbeci. Darbe sevenleri sevenler var. Bu topraklarda bu var. Bir sürü komplo teorisi var ama benim inandığım: Bunlar hükümeti indireceklerdi, onlar da bunları indireceklerdi, çok katı, laik, Atatürkçü bir darbe ile birleştireceklerdi.

“DEVLET LAİK OLMAK ZORUNDA, VATANDAŞ DEĞİL”

Yani FETÖ hükümeti indirecekti, sonra FETÖ’yü de Atatürkçü bir grup mu indirecekti?

Atatürkçü olduğunu düşünüyorlar. Devlet laik olmak zorunda. Vatandaş laik olmak zorunda değil. Laikliğin sadece dinin siyasete karışmaması değil, siyasetin de dine karışmaması şeklinde yorumlanması gerekiyor. Atatürkçülüğü, laikliği din olarak gören, dayatıp bunu devletin resmi dini gibi gösteren insanların Müslümanlara saldırısını 28 Şubat’ta gördük. Benim beklentim, işini yaparken soldan sağa insanları eşit görmeleri. Böyle bir devlet yok şu anda. İçeride hala güç mücadeleleri devam ediyor. Bir kısmı gizlenerek, bir kısmı bağırarak devam ediyor. Fetullahçılar o kademelere kendilerini Atatürkçü olarak tanımlayarak gelmiş, kaçan nokta bu.

“KEMALİST BİR DARBE BEKLİYORUM”

Asıl büyük tehlike olarak Kemalizm olduğuna işaret ediyorsunuz. Kemalist bir darbe mi bekliyorsunuz?

Ben Kemalist bir darbe bekliyorum. Örneğin orman müdürlüğünde çalışan insanların %35’i AK Partili, %20-30 CHP’li, %8-12 arasında MHP’li ve İYİ Partili olmalı, toplumun ortalaması bu. Ama bir kurumda %100’ü AK Partili, CHP’li veya Çorumluysa sorun vardır.

“ASKERİ İÇİNE ALMADIĞINIZ BİR DARBEYİ YAPAMAZSINIZ”

Yani askeriyede ağırlıklı olarak Atatürkçü kesimin varlığına mı dikkat çekiyorsunuz?

Askeri içine almadığınız bir darbeyi yapamazsınız. Onun için cumhuriyet mitinglerinde akademisyen görünümlü skolastik kişiler “Ordu göreve” diyordu. Askeriyede de toplumun ortalaması olması gerektiğini düşünüyorum. Şu anda Kemalist bir yapılanma var ve bu Gülen terör örgütü üzerinden kendisinin dışında kalan insanların hepsinin tasfiyesini yapmaya çalışıyor. Ve eski kaybettiği koltukların hepsini dolduruyor, rövanş için geliyor, bunun hazırlığını yapıyor. Ben bunu görüyorum ve rahatsızım. İnşallah yanılırım.

“SADECE KEMALİSTLERDEN OLUŞAN ORDU DEMEK, HER ZAMAN DARBE OLACAK DEMEKTİR”

“SÖZDE DARBEYE KARŞILAR AMA ATATÜRKÇÜ DARBEYİ KABUL EDİYORLAR”

AK Parti’den büyük bir güç mü var arka planda?

AK Parti bu ülkenin çimentosu. Siyasal alanda Tekirdağ’da da oyu var, Hakkari’de de var… Sosyal ve kültürel alanda da birleşmemiz lazım. Benim namaz kılma isteğimin, ihtiyacımın karşılanması noktasında sen bana duvar örer isen, biz nasıl birleşeceğiz? Ardından dinci diyordunuz, namaz kılsaydı kapıdan sokmazdınız, adamların dizlerine baktınız. “Fetullahçılar dinciydi, bunları temizleyeceğiz” diyorlar. Sadece Kemalistlerden oluşan ordu demek, her zaman darbe olacak demek. Garantisini vereyim ben size. Çünkü homojen yapı bir yerde diğerlerini dışlayan bir yapıya dönülüyor, askerimizin geçmişi onu besliyor, silah onda, güç onda. Namaz kılan bir kişi bu kurumlarda olabilseydi, tanıyacaklardı, bu sorunlar olmayacaktı ve Kemalist gibi görünen bir kişi bunları kandıramayacaktı. Ama şu anda hepsi kandırıldı. Ben mi oraya çıkmasını sağladım. Biz aleniyetin peşindeyiz. İnsan hakları budur. Ben çok iyi müzik yapmak istiyorsam veya namaz kılmak istiyorsam bu devlet bana o imkanı vermeli. Sözde darbeye karşılar ama Atatürkçü darbe olunca herkes kabul ediyor.

“MAHALLEMDEKİ HIRSIZDANSA, KARŞI MAHALLEDEKİ DÜZGÜN ADAMI TERCİH EDERİM”
“BİR CEMAAT EKONOMİK FAALİYETLER İÇİNE GİRİYORSA BİLİN Kİ ORADA SIKINTI VARDIR”

Kemalistlerin ortaya attığı bir argüman “dincilik” onun temelinde ne var?

Siyasi bir iktidar var, düne kadar bunun nimetlerini kullanıyorlardı, AK Parti geldi, oradan biraz uzaklaştılar. Ben “İslamcı, “Dinci” tabirlerine karşıyım, ben Müslümanım, öbürü deist olarak yaşamak istiyor, kendi aramızda fikri tartışmalar zenginliğimizdir ama AK Parti’yi bir yere konumlandırıyorlar, herkesi bu kümeye alıyorlar ve dinci, yobaz, şeriatçı diyorlar. Buradakiler de diğerleri için başka bir şey söylüyor. Partiler ve ekonomik çıkarlar kişiler arasında değişiyor. Ama benim için Anadolu’daki insanların önüne açan cumhuriyet düşüncesi kıymetli. Partiler geçici, AK Parti bundan 20 yıl evvel yoktu, CHP yoktu SHP vardı. Kişiler de değişiyor. Benimle aynı mahalleden olan hırsızdan, karşı mahalledeki düzgün adamı yeğlerim, mücadelenin buraya indirgenmesi gerekiyor. Bir cemaat ekonomik faaliyetler içine giriyorsa bilin ki orada sıkıntı vardır.

Cebi ile eli arasındaki mesafe daralıyor…

Cemaatlerin oluşumu diyanet işini yapmadığı için bu noktada. Tekke ve zaviyeler kapandı ama devam ediyor. Bu bir ihtiyaçtır. Bunların merdiven altına inmemesini sağlamamız gerekiyor.

“YARGI HATASI HER ZAMAN DEVAM EDECEK”

FETÖ ile mücadeleyi nasıl buluyorsunuz? 15 Temmuz için, "Fatih'ten sonra yeni bir çağın başlangıcına vesile olacak kutlu bir başlangıcın müjdecisidir" demiştiniz. Mücadele bu müjdeye layık bir şekilde yürüyor mu, Adalet için çeşitli çözüm önerileriniz olduğunu biliyoruz. Başörtülüye şiddete verilen cezanın 3 ay, şortlu bayana tacize 3 yıl verildiğini görüyoruz. Yargı hataları neden oluyor?

Yargı hataları her zaman devam edecek. Önemli olan bunun en aza inmesi. Toplumun önemli kesimi basın üzerinden baskı yapabiliyor. Bir taraf lehine çözülüyor ama adalet lehine çözülüyor. Ama garipse, arkasında kimse yoksa her şey o kadar kolay olmuyor. Çözüme buradan başlamak gerekiyor. Hakimlerin kimi alt sınırdan, kimi üst sınırdan alıyor.  

“SİVAS OLAYLARININ MANTIĞI İLE GEZİ’YE BAKAMAYIZ”

'Gezi'yi de içine alan provokatif süreçlerdeki yargılamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela bazı akademisyenler, gezinin  medya, sanatçı ayağına dair bir tedbir alınmadığı, cezalandırılmadığı, Taksim Dayanışma Platformunun faaliyetlerine devam ediyor olması gibi eleştirileri var. Yargı, gezi sürecini gerektiği gibi yürütmüş olsaydı bugünkü provokasyonlara geçit olmayacağı görüşünde misiniz?

Bununla ilgili çok rijit bir örnek vereceğim. Sivas olaylarını düşünün, orada yaralananların olayla alakası yok, yakılan insanlar derler ama bir tane yanan insan yok, silahla öldürülen insan hiç bir şekilde konuşulmaz, otelin önünde ateş yakıldı, içeride insanlarımız can verdi, biz oradaki herkese aynı cevabı veremeyeceğimiz gibi Gezi olaylarındaki herkese de aynı cezayı veremeyiz. Yaptıkları eylem, fiil nedir? Siz orada net delillerle hareket etmezseniz, oraya gelenlerin hepsine aynı muameleyi yaparsanız hata olur, Sivas’ta insanlara müebbeti verdirdiler, hukuklu hukuksuz olup olmadığına bakmadılar, aynı  mantıkla geziye bakamayız. Gezi’ye katılan bir sürü insan olmuştur, bunların bir kısmı protesto hakkını kullanmıştır, bir kısmı ajandır, bir kısmı iyi niyetlidir, bir kısmı kötü niyetlidir. Kötü niyet fiile dönüşmedikten sonra hukuk ceza vermez. Oradaki eylemlerle suçun nedensellik bağlantısını kurmak lazım.

“ANDIN İÇERİĞİNİ VERİN AMA OKUTMAYIN”

"Çocuklara güven, büyüklere dikkat!" diye yorumladınız andımız olayını da. Cumhurbaşkanımız Danıştay üyelerine seslendi "Bunun ceremesini ben çekiyorum" dedi. Danıştay Savcısı aldığı kararda hukuki dayanağını veya cesareti nereden aldı sizce?

Yakınımızda bir üniversitenin öğrencileri olayın ertesinde "Andımız"ı okudu, keşke her gün okusalar, niye bir gün okuyorsunuz, metin olarak da sorunlu bir metin. And olabilir ama toplumu kucaklamak, milli bilinci, Çanakkale ruhunu uyarmak için olabilir. İçeriğini verin de okutmayın.

“BİZDE AİLE ‘BEN’ OLMAYA DOĞRU GİDİYOR”

Süresiz nafaka konusu ile ilgili çok iyi giden bir çalışma vardı. Bu konuda kamuoyunun çok iyi yönetildiğini düşünüyorsunuz. Kadına şiddet mevzusunda 6234 koruma kanunun tek yanlı olmasıyla ilgili de bir tepki söz konusu. 6234 onunla da, onsuz da olunamayan bir kanuna mı dönüştü?

Çocuk pozitif ayrımcılık konusu olur ama kadın-erkek ilişkisinde pozitif ayrımcılığı abartırsanız aileyi ortadan kaldırırsınız. Batı toplumunda ailenin en küçük yapı taşı bireydir. Ama bizim toplumumuzda en küçük yapı taşı ailedir, aile parçalanmaz. Bizim çıkarttığımız kanunlar aileyi parçalamaya doğru gidiyor, ‘ben’ olayına doğru gidiyor. 90’lı yıllarda yüksek enflasyonda Avrupa bizden sosyal patlama beklerken olmamasının sebebi güçlü aile bağlarıdır. 6234, İstanbul Sözleşmesi direk olarak aileyi hedef alıyor. Süresiz nafaka 89’da çıktı, mahkemeler kanun değişmeden bile süreli verebilir, nafakayı tamamen vermemekte bir sıkıntı.

“HAKİM VE SAVCILARIN YERLEŞKELERİ AYRILMALI”

Hükümetin çok kritik bir adımı var. Hakim ve Savcı yardımcısı kadrosu açıldı. Bu adım kargaşa mı yaratır, kargaşayı mı azaltır?

Uygulamanın nasıl olduğunu görmemiz lazım, staj olup da bir şey yapmadan bitirenler var, odası olacak mı, nerede oturacaklar, savcıları hakimlerden ayırırsınız, iddia makamı savcıların adliyeden çıkması lazım. Sınavları ayrı olsun, yerleşkeleri, lojmanları ayrı olsun. Bu disiplinleri ayırmak gerekiyor.

“MECLİS BAŞKANININ SEÇİME ETKİSİ OLACAĞINI DÜŞÜNMÜYORUM”

Siyaset dünyasında İstanbul’dan aday gösterilen Binali Yıldırım’ın görevinden istifa etmesi gerekir mi, gerekmez mi noktasında bir tartışma var. Meclis Başkanının istifa edip etmemesinin 3 ay sonra yapılacak seçimlere ne tür bir etkisi olabilir?

Onu bilemiyorum. Binali Bey sevilen birisi, toplum tarafından genel bir kabulü var, her iki görüşü savunanlar var ama incelemedim, yerel seçime meclis başkanlığının herhangi bir artısı veya eksisi olacağını düşünmüyorum.

“TOPLUM DARBE SEVİCİLERİNİ DIŞLAMIYOR”

Kılıçdaroğlu’nun az önce bahsettiğiniz darbe seviciliği yönüyle ilgili bir yargılama süreci bekliyor musunuz?

Hayır, birilerinin ekmeğine yağ süreceğini düşünüyorum. Ana Muhalefet lideri çok yanlış hareketler yapıyor ama Gezi’deki gibi mağdur edebiyatıyla size bir şeyler yapmasına sebep olur, dış dünyanın size baskı yapmasına sebep olursunuz. Burada toplumsal bilincin oluşması gerekiyor. Bilmeli ki bir kişi ben darbe seviciliği yaparsam bu toplum beni dışlar, şu an dışlamıyor, dışlamıyorsa sorun var demektir.

“KENDİ İÇİMİZDEKİ BÖLÜNMEYİ ENGELLEYEMEDİK”

Baro seçimlerinde Prof.Dr. Talat Canpolat’ı desteklediniz. Yurtdışında avukatlık ve yeni iş imkanları gibi vaatlere rağmen neden kaybeden oldunuz sizce? Seçim sürecinde stant gelirinin tümünün Yedikule hayvan barınağına verilmesi bizi en mutlu eden olaydı diyorsunuz. Bu mücadele sona erdi mi, başkanlık iddiası yeni bir seçimle yinelenebilir mi?

Hayvan barınağına gitmesi benim için en güzel kısmıydı. Talat Hoca'yı tanıma imkanı buldum, yenile yenile büyüyen zafere hala inanıyorum. Denenmemiş bir çok şey denedik. Kendi alacağımız oy dışında bütün öngörülerimiz çıktı. Ama kendi içimizdeki bölünmeyi engelleyemedik. Başarı hepimizin olacak ama bir kayıp varsa hukukçular derneği başkanı olarak ben üstleniyorum dedim. Talat Hoca'ya da dedim, şu anda başa dönecek olsak yine destekleyenlerden olurdum. Adayımız, stratejimiz doğruydu, bu sefer onları düşünerek gireceğiz seçime. Seçimin galibi onlardır, onlara da baronun çalışmalarında avukatlar için, insan hakları için elimizden geleni yapmaya hazırız, dedik.   

“DERNEĞİN KURULUŞ NEDENİ İSTANBUL ÇOCUKLARININ BİZİ DIŞLAMASI”

2011 yılından beri Hukukçular Derneği'nin başkanlığı görevini yapıyorsunuz. Bu dernek kuruluş amacına uygun sonuçlar aldı mı, bireysel mücadele ile toplu mücadele arasındaki fark nedir?

Hukukçular Derneği 1970 yılında kurulan dernek, ilk başkanımızı 91 yaşındayken 2013 yılında ziyaret ettim, neden bu derneği kurduğunu sordum, “İstanbul çocukları bizi dışlıyordu, onun için kurduk” dedi. 1986’dan sonra derneği dernek yapan Necati Ceylan Bey'dir. Mütedeyyin kesimin yaşadığı sorunlar hat safhadayken Hukukçular Derneği bayrak oldu. 73 ilde temsilciliğimiz var, Almanya’da da var. Öğrencilerle bağımız olması açısından, okul okul teşkilat kurduk, onlardan okullarında kalmalarını ve okullarında çalışmalar yapmalarını istiyoruz.

“İSTANBUL BAROSU BİZE NAMAZ KILACAK 5 METREKARELİK YER VERMİYOR”

Bunun önünü almak mümkün mü, AK Parti elindeki bütün gücü kullansa da yeterli olamıyor mu?

Kısa bir süre önce İstanbul Barosu'nda namaz kılmak isteyen meslektaşlarımız dilekçe ile müracat ediyorlar, “İmar kanununa göre burada değişiklik yapamayız” diye bir cevap geliyor, biz Başbakanı ziyarete gittik, imar planı değişikliği istemiyoruz, bir paravan ile bölünen 5 metrekare küçük bir yer istiyoruz, çok amaçlı kullanılır, Yahudi, Hıristiyan bir arkadaşımız da ibadet edebilir dedik, ikinci dilekçe verildi, cevap bekleniyor. Baroda program yapıyorsunuz, üyelerden aidat alıyorsunuz, bizim namaz kılmamız lazım, farz ibadetler alenidir, nafile ibadetler gizlidir, biz Müslümanız, bizim örgütümüzsün herkesten eşit aidat alıyorsun, koskoca bir binada 5 metrekarelik bir yer temin edilemez mi?

“SALTANATI İSTEMEK MANTIK DIŞI”

Hukukçu olmanızın sırrı belki de aile unsurlarında gizlidir…

1976 Çorum, Karlı doğumluyum. Hukuku seçmemdeki asıl faktör dayımın oğludur, kendisi Yargıçlar Sendikasındandır, siyasi görüşlerimiz farklıdır. Babam devlet memuru, annem ev hanımı. Bizim camiamızda hilafet ve saltanat geri isteniyor şeklinde bir yakıştırma var. Hilafet bir tarafta dursun, o siyasi bir kurum. Benim gibi bir insan cumhuriyetin tüm nimetlerinden faydalanarak bugün buraya geldi. Devlet okullarında okumuşum. Saltanatı geri istemek, eski düzeni istemek gibi şeyler mantık dışı. Hayatın olağan akışına ters. Üniversitede Milli Gençlik vakfında bulundum, teşkilat başkanlığı yaptım.Sivil toplum kuruluşlarında görev aldım. 2001 yılından bu yana kendi işimizin başındayız. 2010 yılında da Hukukçular Derneği Genel Başkan Yardımcısı oldum. 2011 yılında Başkan oldum. 2015 yılında milletvekili aday adayı olduğum için derneği bıraktım. Tarihinde ilk defa iki adayın yarıştığı ve 400’ün üzerinde bir katılımla %65 oy ile tekrar başkan oldum, nisan ayında tekrar seçim var. Başarılıysak devam edeceğiz.

“AVUKATLIK ÖZGÜRLÜKTÜ”

Av. Muhammet Emin Özkan; “Avukatlık mesleği bir tevekkül mesleğidir.” demişti. Sizin için bu mesleğin anlam ve önemi hangi temeller üzerine oturuyor?

İkinci sınıfa kadar savcı olmak istedim. Avukatlık bana göre özgürlüktü, istediğimi yapabilecektim, istediğim yerde durabilecektim. Hukuk derslerini almaya başlayınca oluştu. Bu özgürlüğün nimetlerini fazlasıyla tükettik, iyi ki de avukat olmuşuz diyoruz.

“SINIRINIZ KENDİNİZSİNİZ”

Av. Barış Kalaycı : “Meslek hayatımdaki en tatmin edici iş, bebek gazı giderici bir ilacın taklidinin tespiti oldu. Sadece doktorlar hayat kurtarmıyor” demişti. Siz avukatlar ve hatta adalet mekanizması bu muhteviyatın tam olarak farkında mı? Avukatlar için hala geç olmadan yapılması gereken şeyler var mı?

Özgürlük derken, istediğimizi yapabiliriz ama sınırınız kendinizsiniz. Bir kişiyi özgürlüğüne kavuşturduğunuz anda o özgürlüğü siz sağlamış oluyorsunuz. Hakim ve savcılar özgür değiller, devlet prangasını vuruyorlar, vatandaşla bağlarını koparıyorlar, bir zorlama olmasa bile etraflarına kurdukları duvarları aşamıyorlar, onun için gerçeğe ulaşamıyorlar, biz talep ederiz, sorumluluk onlarda. Sayımız hızlı artıyor. Biz okurken seçmeli olan dersler şu an da ana hukuk konuları oldu. Bazı üniversitelerin akademik kadrolarının yetersizliği nedeniyle hukuk nosyonu oturmadan üniversiteden mezun olabiliyorlar. Üzerimizin aranması konusunda temsil ettiğimiz kişiyle alakalı olarak çalıştığımız kurumlarla alakalı taleplerimiz oluyor. Sayımızın artması, rekabet, yarı kamusallık nedeniyle reklam verememek, serbest meslek grubundan olmak gibi tezat var. Onun için a’dan z’ye düzenlenmeli. Avukatlık Kanunu baştan ele alınmalı. Anglo Sakson İngiliz, Kara Avrupası Avukatlığı sisteminden hangisini seçeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

“KARA AVRUPASI SİSTEMİNDEKİ BAZI HAKLAR BİZDE YOK”

Şu anda kullanılan?

Kara Avrupası ama oradaki bazı haklar bizde yok. Mesela yurt dışındaki avukatlara bakıyorum, Almanya’da, dosyayı vekalet sunmadan inceleyebiliyor, halbuki belki o davayı almayacak, bazı şehirlerde vekalet sunduğu için avukatlardan vergi alındığı oluyor. Tüm paydaşlarla konuşarak avukatlık tanımının, avukatlar ne yaparın belirlenmesi gerekiyor.  Her yere eczane ve noter açamazsınız, sayısı belli ama avukatlık ruhsatını alan büro açabiliyor, olabilir ama bunun şartlarının tamamen ortaya konması gerekiyor.

“BİZ AVUKATLAR, DEVLET ORGANI TARAFINDAN SEVİLMEYİZ”

Adalet Mekanizmasının daha iyi işlemesi için yaptığınız çalışmalardan biri herhalde, meslek fragmanı. Yerine oturmamış yap boz parçalarının birleştirilmesini amaçlıyorsunuz. Bu disk birleştirme işi neden bu kadar zor?

Avukat talep edendir. Basın bir güç olarak devleti nasıl kontrol ediyor ve şeffaflığını sağlıyorsa avukatlıkta bir anlamda bunu yapıyor. Avukatın olduğu yerde sorun vardır, siz bir yarayı eşelersiniz. Avukatların olduğu yerde hep bir sorun olduğu için ve karşı tarafa gitmemiz yeni bir soruna neden olacağı için genelde devlet organı tarafından sevilmeyiz. Avukatların koruma ordusu yoktur, kaleminden başka bir şeyi yoktur.

“AVUKAT TEORİYLE PRATİĞİ BİRLEŞTİRMEK ZORUNDA”

Az önce ‘sınırımız kendimiziz’ dediniz. Meslektaşlarınızın hepsi bu prensiplere uyabiliyorlar mı?

Her meslekte iyisi ve kötüsü vardır. Mesleğin fragmanında öğrencilere her meslekten insanları götürüyoruz, vicdanına, fıtratına uyanı belirlesin diye. Avukat olmak; ikili ilişkileri, dışarıda olmayı, söz söylemeyi, dinlemeyi gerektiriyor. Sevmediği bir işi yapmak zorunda kalmasın istiyoruz. Avukat teori ile pratiği birleştirmek zorunda, biz hala öğrenciyiz.

SuperHaber-ÖZEL