Kadınların rahimlerini kazıya kazıya gönenç toplumu(!) olan ülke: İsveç

“Çocuk dünyaya getirmek mutlak bir hak değildir. Kaybedilebilir bir haktır bu.”

Bu sözler, bir Profesöre, yani Torbjörn Tännsjö’ye ait. Tännsjö bu sözleri, Dagens Nyheter gazetesinde 29 Ağustos 1997 tarihinde yayımlanan makalesinde söylüyor. Konu 1934’te başlayan ve 1979’a kadar zorla, sonraki yıllarda da çeşitli yöntemlerle sürdürülen kısırlaştırma politikası. Ülkesinin ünlü profesörü, kısırlaştırmaya itiraz ediyormuş gibi görünüp, o politikaları dolaylı yoldan savunmayı tercih etmiş.

Evet, bir devlet, resmi olarak insanları kısırlaştırma politikası izlemiş.

Bahsettiğimiz devlet, bugünlerde NATO’ya aday olması dolayısıyla gündemimizin ilk sırasında yer alan ve NATO üyesi Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerine yardım ve yataklık konusunda sicili hayli kabarık olan İsveç.

Neresinden başlayacağımı bilemediğim, her okuduğum olayda dehşete düştüğüm, Nazi’lerin “Saf Irk” çalışmalarını andıran bu politikanın başlangıcı 1934 yılına kadar uzanıyor. Bu tarihte çıkarılan Kısırlaştırma Yasası, 1941’de daha sıkılaştırıldı.

Yapılan uygulamanın hedefi ise İsveç’i “Gönenç devleti” yapmak.

En yoğun uygulama 1940 ve 50’li yıllarda yapıldı. Daha sonra sayıca azalmakla beraber zorla kısırlaştırma devam etti. Aktardığım 1934-1979 tarihleri arasında kısırlaştırılan insan sayısı yapılan zorbalığın boyutunu gösteriyor: Tam 63 bin insan zorla kısırlaştırıldı. 1950’li yıllarda İsveç nüfusunun 6 milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, İsveç’te her 100 kişiden 1’i zorla kısırlaştırılmış. Türkiye’nin bugünkü nüfusuyla orantılarsak 850 bin kişinin kısırlaştırıldığını hesap edin.

Ek olarak, bu kısırlaştırılan insanların neredeyse tamamına yakınının kadın olduğunu da eklemek lazım.

Kısırlaştırma politikasında hedeflerin kimlikleri de önemli. Zorla kısırlaştırmada ağırlıklı olarak azınlık olarak görülen Tattar olarak bilinen gezici işçilerin ve göçerlerin, romanların hedef alındığı görülüyor. İsveç devleti kısırlaştırma politikasını “saf olmayan, hastalıklı, uyumsuz, çocuklarına bakmaktan aciz, geri zekalıların üremesi engellenerek toplumun ekonomik bir yükten kurtulacağı” gerekçesi üzerine oturtmuş.

Kısırlaştırılan bazı kadınların anlattıkları, insanın yüreğini parçalıyor.

GÖZLERİ BOZUKTU, KISIRLAŞTIRILDI

Örneğin, 2000 yılında 76 yaşında olan Maria Nordin, kısırlaştırılan kadınlardan biri. Nordin küçükken gözleri arızalı bir kız. Ailesi fakir olduğu için gözlük alamıyor. Durumu yukarılara bildiriliyor ve Nordin, küçük yaşta “geri kalmış tip” sayılarak geri kalmışlar okuluna kapatılıyor. Orada adeta cehennemi yaşıyor. O cehennemden çıkmanın tek yolu “gönüllü kısırlaştırma belgesi”ni imzalamak. Okul’la ilgili aktarımları şöyle:

“Orada 17 yaşıma kadar kaldım. (…) çocuklar için bir hapishaneydi.

“Gülünemezdi, dik kafalılığa cesaret edince izole hücre ve falakayla korkunç bir cezalandırma olurdu. (…) sonra gelip sorarlardı: ‘Uslandın mı şimdi?’

“Bir gün yönetici kadın bana dedi ki bazı kağıtları imzalamak için odasına gidecektim. Sorunun ne olduğunu anladım, fırladım, o zaman bir tuvalete oturup uzun uzun ağladım.

“Sonra yukarı çıkınca bana nerede olduğumu sordu. Ağladığımı görmüştü elbette ancak aldırış etmedi. Eğer kurtulacaksam zorunlu olduğum için imzaladım.

“Sonrası çabuk bitti. Bollnas Hastanesi’ne yollandım ve orada her şeyi boşalttılar. Bir hafta hastanede yattım, ailem hiçbir şey bilmiyordu.

“Bir doktor, Dr. İngvarsson, bana dedi ki, ‘Sizin kafanız hazır değil, bunun için çocuğa bakamazsınız.’”

Maria’nın suçu(!) gözlerinin bozuk olması dolayısıyla tahtayı görmekte zorlanması ve bazı derslerinin kötü olmasıydı. “İddia ediyorlardı ki” diyor Maira Nordin, “ben geri zekalı ve beceriksizdim ve bundan dolayı da çocuğum olmayacaktı”.

Devletin ve politikacıların resmen bu politikayı mahkum etmemesi, sahiplenmesi ve yazımın girişindeki sözde bilim adamlarınca bu politikanın sahiplenmesi de kurbanlar üzerinde psikolojik baskı da oluşturmuş. Örneğin Maria Nordin, yıllar sonra tazminat kazandığında sordu şey “Kazandım mı” değil, “aklandım mı” olmuş.

Nordin gibi binlerce dram var.

70 yaşını geçen bir kadının 11 sayfalık mektubunda aktardığı da Nordin’in yaşadığından farksız. 14 yaşındayken hem işte çalıştığı hem de okul ve sporda başarılı olduğu için kıskanıldığını, “oğlanlarla birlikte oluyor musun” sorularıyla sıkıştırılınca “evet her akşam” diye şaka yaptığı için kısırlaştırıldığını anlatmış. Hem de “bakire raporu” almalarına rağmen. Hatta aktardığına göre bakire raporunu bir görevli kurbanın annesinin gözünün önünde yırtmış.

Dehşeti görebiliyor musunuz?

İNSANI HİSSİZLEŞTİRME, ROBOTLAŞTIRMA UYGULAMASI: LOBOTOMİ

İsveç’in geçmişindeki insanlık suçları sadece “zorla kısırlaştırma” ile sınırlı değil. İsveç’te “Lobotomi” uygulamalarının neticesinde 4500 kişi kurban olmuş. Kurban derken tamamı ölmüş anlamında söylemiyoruz. Ancak hissizleştirilen insanları da ekleyerek tamamını kurban olarak niteleyebiliriz.

En çok ABD’de uygulanan ve yaklaşık 100 bin kurbanın olduğu bu uygulama İsveç’te de yoğun bir şekilde gerçekleştirilmiş. İsveç’teki yöntem şu şekilde: Kafanın her iki tarafından 2 cm’lik delik açılıyor. Bu delikten keskin olmayan bir bıçak sokuluyor. Bu bıçak ileri geri oynatılarak alın lobundaki sinir yolakları kesiliyor. Sonrasında da kemik parçaları yerine konarak dikiliyor.

Bunun sonucunda insan hissizleşiyor.

Peki Lobotomi 1940-50’li yıllarda kimlere uygulandı? Uygulayıcılar “ağır depresyon, ağır şizofreni, psikozların tedavisi” amacıyla uyguladıklarını söylüyor. Ancak konuyu araştıranlar, “şizofreni, canilik, komünizm ya da homoseksüellik, baskıcı düşünceler, depresyon, melankoli, Parkinson hastalığı, senilite, hipokondria” gibi uygulama alanları saymakta.

Konuyu araştıran Johan Nilson, 1944-1952 tarihleri arasında yapılan 136 Lobotomi uygulamasının 110’unun kadınlara yapıldığını rakam rakam ortaya koymuş. Yani çok demokrat İsveç, yine kadınları hedef almış.

NAZİ KAMPLARINI ANDIRAN HASTANE(!) VİPEHOLM

İsveç yakın tarihini karıştırınca sadece zorla kısırlaştırma ve lobotomi çıkmaz karşınıza.

Lund kentinde 1935 yılında kurulan ve 1973’teki kapatma kararı 1982’de uygulanan Vipehdolm Hastanesi/Kampı, Nazi kamplarını aratmadı. Ağırlıklı olarak akıl hastası ve psikolojik sorunlu hastaların bulunduğu kampta insanlar açlıkla ölmeye bırakıldı. Adeta açlıkla ölüm deneyi yapıldı. 1941-43 arasında 200’ün üzerinde hasta öldü.

Özetle İsveç’in insan haklarına aykırı uygulamaları tarihi saymakla bitmiyor.

Hitler’i ve peşinden gidenleri haklı olarak tarihin çöplüğüne atanların, o kadar çok insan hakları suçu işlemesine rağmen İsveç karşısında 3 maymunu oynamalarını anlamak mümkün değil.

Acaba bu sessizliğin nedeni, bütün bu dönemlerde İsveç’te, PKK/PYD terör örgütü dostu mevcut Dışişleri Bakanı Ann Linde’nin de partisi olan “sosyal demokrat” iktidarların olması mı?

Faydalanılan kaynaklar

- Rifat Öztürk, “Sosyal Demokrasinin Arka Bahçesi”, Kaynak Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2001

- https://www.so-rummet.se/fakta-artiklar/steriliseringspolitiken-i-sverige#

- https://sv.wikipedia.org/wiki/Tv%C3%A5ngssterilisering_i_Sverige

Diğer Yazıları