Gündem |

İsmail Kılıçarslan'dan FETÖ'cü Enes Kanter'e olay gönderme!!!

Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan, 15 Temmuz darbe girişiminde yaşanan kahramanların algı yönetiminin doğru yapılmasını önerdi.

"Sokaklarda kazandığımız o zafer gecesini CNN'in, BBC'nin mikrofon yerleştirdiği masalarda kayıp mı edeceğiz?" diye soran Kılıçarslan, FETÖ'cü darbe girişiminin dünyaya hangi mecralarda doğru şekilde anlatılabileceğini kaleme aldı.

Bu kapsamda yüksek bütçeli bir sinema filmi önerisini de gündeme getiren Kılıçarslan, "Bunlar yapılmıyorsa, yapılmayacaksa 'dünyaya kendimizi anlatamıyoruz' cümlesini daha çok kurarız, kuracağız demektir. Ne diyordu Spielberg: 'Anthony Hopkins sümüklü vaizi oynasın yeğenim. Tom Hardy de -onun kadar yakışıklı değil ama- Ömer Halisdemir'i. Scarlett Johansson da Enes Kanter'i oynadı mı, oh mis.'" ifadelerini kullandı.

İşte o yazı;

* 15 Temmuz’u dünyaya anlatmak

15 Temmuz'dan beri gündemin bir yanı hep 'burada olanları dünyaya anlatamıyoruz' cümlesiydi. Evet. O geceyi dünyaya anlatamıyoruz. Dünya, yerleşik medya sayesinde meseleyi hep görmek istediği gibi görüyor.

Peki, niçin böyle oluyor bu? Öncelikle işin dünyaya bakan kısmına cevap arayalım. Malum, medya bir 'gösterme' biçimi değil, bir 'göstermeme' ya da 'neyi, nasıl göstereceğini kurgulama' biçimidir. Bu yanıyla tüm dünyada medya bir 'haber verme, haberdar etme' sektörü olarak değil, gizleme ve/veya algı yönetme sektörü olarak faaliyet göstermektedir.

Sözgelimi birinci körfez savaşında, o ana kadar ölen on binlerce insanı değil, petrole bulanmış bir karabatak kuşunu konuşmuştu dünya. O kuş üzerinden ilerletmişti algısını. Ya da bugün Suriye'de Esed'in, Hizbullah'ın, İran'ın, Rusya'nın katliamlarından çok DAEŞ'in kafa kesme görüntülerini konuşuyor dünya. Havadan ölüm yağdıran varil bombalarının yaktığı insanlar batı medyasının gündeminde değil ancak DAEŞ'in profesyonel bir kurgu ile yaktığı Ürdünlü pilot 'algısal' olarak hemen burnumuzun dibinde.

Anlayacağınız medyanın 'olanı göstermek' gibi bir görevi asla yok, olmayacak da. Bunun yerine 'olanı gizleme ya da manipüle etme' göreviyle mücehhez durumda.

İyi de ne yapacağız? Sokaklarda kazandığımız o zafer gecesini CNN'in, BBC'nin mikrofon yerleştirdiği masalarda kayıp mı edeceğiz?

Böyle yapmaya devam edersek, evet.

Aslında ülkemizde, ya doğrudan ya da dolaylı olarak 'Türkiye'nin tezlerini dünyaya anlatmak' üzere faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlar var. Doğrusu, o tuhaf ve hantal bürokratik yapı içerisinde ellerinden geleni de yapmaya çalışıyorlar. Ancak o tuhaf ve hantal bürokrasi durmaksızın heyula gibi dikiliyor bu kurumların karşısına.

Yekten söyleyeyim mesela. TRT World ve TRT Arapça kanalları 'bürokrasinin öngördüğü bütçeler' doğrultusunda planlandıkları sürece etkileri hep sınırlı kalacak. Bu kanalları 'Türkiye dostu gazeteci-yazar' istihdam etmek için birer payanda yapmanın yolu da paradan geçiyor, çok etkili yayın yapmanın yolu da zira.

Etkili yayının yolu belli ve inanın bunu TRT yönetimi benden çok daha iyi biliyordur zaten. Ekranınıza 'parasını çatır çatır ödeyerek' çok etkili, çok popüler isimleri davet edersiniz. Çok başarılı ve tanınan sunucular, haberciler, anchorlar, muhabirler istihdam edersiniz. Yaptığınız prodüksiyonlara hatırı sayılır bütçeler dökersiniz ve başarı gelir. Bir de bakmışsınız, tıpkı Ankara'da İngilizce bilen birinin haberleri El Cezire ya da CNN'den izlemesi gibi, Londra'da İngilizce konuşan biri de haberleri TRT World'den izliyor. Diğer yandan haklarını da teslim edelim. TRT'nin hem World'ü hem de Arapça'sı ellerinden gelenin de fazlasını yaparak etkili ve etkin bir yayıncılık yürütme gayretindeler. Ancak elleri daha rahat olduğunda çok daha iyi işler yapabileceklerden eminim.

Bu işin bir yanı... Diğer yanıysa 'desteklediğiniz' gazeteci sayısı. Sözgelimi Lübnan'da Türkiye'den bir şekilde maddi-manevi yardım ve destek alan gazeteci sayısı kaçtır? Bosna'da, İngiltere'de, Yunanistan'da, Kazakistan'da, Amerika'da?

Tüm dünyada gazeteci, yazar ve entelektüel lobisi oluşturmak için faaliyet gösteren kültür enstitülerinin bizdeki muadili Yunus Emre Enstitüsü'nün bu konuda bir çalışması, elde ettiği bir başarı, ulaştığı bir sonuç var mıdır mesela? Hiç olmazsa böyle bir şey yapmaya niyeti var mıdır? Büyükelçiliklerimizin basın ataşeleri bir akşam yemeği için 'haydi' denildiğinde kaç etkili gazeteciyi bir masanın etrafına toplayabilmektedirler mesela?

Laboratuvar ortamında keşif yapmanın lüzumu yok. Güçlü devletlerin tüm dünyada güçlü basın destekleri olur ve bu destekleri nasıl aldıklarına dair yollar, yöntemler bellidir. Türkiye devleti bu konuda hiç de iyi bir sınav vermiyor maalesef.

Kendinizi dünyaya anlatabilmenin bir diğer yanı da sinema endüstrisini kullanmaktır tabii ki. 15 Temmuz'dan bu yana geçen bir ayda kaç adet uluslararası kalitede, dünya pazarında kendisine şans bulabilecek belgeselin çekimlerine başlanmıştır? Belediyelerimiz 'demokrasi nöbeti katılım beratı' dağıtacaklarına hiç olmazsa böyle işlere kafa yorsalar olmaz mı mesela?

Mesela Kültür Bakanlığının, Başbakanlığın ya da Cumhurbaşkanlığının toplantı odalarında 'çok yüksek bütçeli ve dünyada 100 ülkede gösterime girmesi planlanan bir 15 Temmuz filmini 1 yıl içerisinde hayata geçirmeliyiz' cümlesi kurulmuş mudur? Bu cümle kurulduysa gereğinin yapılması için harekete geçilmiş midir?

Bunlar yapılmıyorsa, yapılmayacaksa 'dünyaya kendimizi anlatamıyoruz' cümlesini daha çok kurarız, kuracağız demektir.

Ne diyordu Spielberg: 'Anthony Hopkins sümüklü vaizi oynasın yeğenim. Tom Hardy de -onun kadar yakışıklı değil ama- Ömer Halisdemir'i. Scarlett Johansson da Enes Kanter'i oynadı mı, oh mis.'