Yaşam |

İslamcılar'ın yazılarında neden Heidegger adı Allah ve Rasulullah isimlerinden daha fazla zikredilir?

İslamcılar'ın yazılarında neden Heidegger adı Allah ve Rasulullah isimlerinden daha fazla zikredilir? Başbakan Başdanışmanı Savaş Ş. Barkçin İtibar dergisindeki 'Yönümüz yolumuzdur' başlıklı yazısında bu kritik soruyu irdeledi.

Yönsüzlük, yolsuzluk… 200 yıldan beri peşinde gezdiğimiz güç macerasında maalesef hep önümüze bu ikiz mesele çıkıyor. Demek ki yönümüzde de, yolumuzda da bir yanlış var.

200 yıldır İslâm âlemi olarak elli çeşit çâre denedik. Ama kendimiz olmayı, adam olmayı, ahlâklı olmayı pek denemedik.

Bu kadar zamandır onca emeğe, fikre, okumaya-yazmaya rağmen hâlâ yolsuz ve yönsüz olmamızın elbette bir sebebi var: Allah’a itikâdımız ve itimâdımız zayıf… Yani Allah’a hakkıyla inanmakta ve güvenmekte çok eksiğiz.

İtikâd noktasında müslümanların inancı gittikçe zayıflıyor. Bugün yaygın olarak İslâm’ı bir “din” olmaktan, müslümanı da “dindar” olmaktan çıkaran iki akım var. İslâm’ın siyasi hâkimiyetini savunan siyasi İslâmcılık ve kişilerin dini vecibelerini yapmadan da dindar olabileceğini savunan sahte tasavvuf… Her iki aşırılık da müslümanları giderek seküler hale getiriyor.

İslamcılar’ın konuştuklarına bakarsanız, Batı ile takıntılı olduklarını görürsünüz. Onların yazılarında meselâ Heidegger adı, Allah ve Rasulullah isimlerinden daha fazla zikredilir. Oryantalistler’den yapılan alıntılar kadar hadisler veya Allah dostlarının güzel sözlerini göremezsiniz. Marksizmin yeni yorumlarını öğrenmek için verilen çaba, Gazzalî veya İbni Haldun’a verilmez... Gadamer’i tercümesinden okuyan birisi bir bakarsınız Kur’ân’ı Gadamer’e göre okumaya başlamış. Bu iş o raddeye vardı ki İslâm ulemâsını aşağılayıp, postmodernist, hermönetik, modernist, vb. Batılı tezleri kullananlar, bugün Kur’ân âyetlerini neredeyse inkâr edecek derekeye düştüler.

Halbuki İslâmcılık, İslâm’ın özünün üzerine toplanmış tozları savurmaya gelmişti. Ama savururken kendisi savruldu. Bazı İslâmcılık mümessilleri İslâm’ın özünden koptu. Bir yabancılaşmaya karşı ortaya çıktığını iddia eden bu yaklaşımın bambaşka bir yabancılaşma doğurduğu açık… Üstelik siyasi ve entellektüel söylemi hayatın merkezi haline getirerek kulluğu da dışladı. Zihnimizi iğdiş eden Batı’yı eleştirme gayretinde olan bu anlayış ne yazık ki geldiği noktada Batı’yı, onun ikiyüzlü bakışını meşrulaştırıyor. Rasyonalizm, bilimcilik, materyalizm, liberalizm, Reelpolitik, postmodernizm, aklınıza her ne geliyorsa… Batı’yı tenkid geldi, onu teyide bağlandı.

Bu yabancılaşma Allah’a itikâd noktasında vahim bir zaaf oluşturuyor. Batı’dan öğrendiği “rasyonel” aklı her şeyin önüne getiren bu kompleksli düşünce, bu kez İslâm’ın kaynaklarına da aynı seküler akılla bakmaya başladı. Bugün bazı dindar gençler, okuyup yazma bilmelerine, üniversite okumuş olmalarına, bir de az-çok bir yabancı dil bilmelerine güvenerek yeni bir sapkınlık akımına kaptırıyor kendini… Hiçbir ilmi olmadan, hiçbir İslâmî ilim bilmeden “ben okurum, kafama yatmayanı reddederim” bireyciliğini tahkik sanıyorlar. Hadisler, hatta giderek âyetler bu din-dışı kafanın İslâmcılığına kurban gidiyor.

İkinci tehlike, gerçek tasavvufu suistimal ederek dinimize uymayan birçok şeyi meşrulaştıran, dinin aslını bozan yaklaşımdır. Gerçek tasavvuf bu değildir. Gerçek tasavvuf, Allah’ın muradına ve Peygamber Efendimiz’in hayatına uyan yoldur. İmâm-ı Rabbânî gibi büyüklerin hayatlarına ve eserlerine bakanlar bunu anlayabilir. Bu büyük insan, kendi döneminde Hindistan’daki müslümanlardaki itikâdi bozulmaya karşı mücadele ederek, sultana karşı çıkıp hapiste yatarak, cihad ederek ömrünü geçirdi. Kur’ân ve sünnet dışında bir tasavvuf olamayacağını hem söyledi, hem de yaşattı. Dinimize açıkça muhalefet etmelerine rağmen kendilerine “sufi” diyenleri şiddetle reddetti. Nitekim Mevlânâ hazretleri de kendi devrindeki bu yolsuz tasavvufçulara şiddetle karşı çıkmış ve “bunlar Muhammed yolunun yol kesicileridir” demişti.

Günümüzde nasıl siyasi İslâmcılık Batı’yı hedef alıp, Batı’yı meşrulaştırır hale gelmiş ise, sahte tasavvufçular da Allah’ın ve Rasûlullah’ın emirlerine kayıtsızlığı, ahlâki gevşekliği meşrulaştırıyorlar. “Biz Şeriat ile bağıtlı değiliz, biz Allah’ı seviyoruz. Namaz, oruç gibi vazifeler daha O’nu sevemeyenler içindir” diyenler başka bir itikâdî sapkınlıktadır.

Mevlânâ hazretleri, Mesnevî’nin birinci cildinde Aziz Paul’ün Hazreti İsâ’nın tebliğini nasıl çarpıttığını anlatır. Bir yerlere gidip onlara “Allah’ın sizin ibâdetinize ihtiyacı yok. O halde Allah’ı sevmek yeter” diyen münafık Paul, başka bir beldeye gidip oradakilere de “Allah’ı sevmek ona ibadet etmek demektir. O halde sadece tapınmanıza bakın” der. Böylece tevhidî bütünü parçalar. İkisi birlikte doğru olan şeyler ayrı ayrı gerçek gibi sunulunca gerçek olmaktan çıkar. Benzeri bir bölünmeyi bugün siyasi İslâmcılık ve sahte tasavvuf yapıyor.

Allah’a itikâd sorunu kadar önemli başka bir sorunumuz ise Allah’a itimâddır. Her işini en ince detayına kadar planlayan, her işi kendi iradesinin doğrudan sonucu gören, kaderi kelime olarak bilip, her hayal kırıklığında tevekkülü unutan müslümanlar Allah’a itimâd etmiyorlar. Başlarına gelenlerin suçunu başkalarına yüklemeye alışanlar için bu normal bir davranış... Kusuru kendinde görmeyi, her hâlükârda gayretten ayrılmamak gerektiğini unutmuş bir toplum Allah’ı da unutmuş demektir.

Acı gerçek şu: İki kuruşluk teknolojiye, oy verdiğimiz partiye, kitabını okuduğumuz entele güvendiğimiz kadar Allah’a güvenmiyoruz. 200 yıldır bilgimize, sermayemize, parti kadrolarımıza, vakıf binalarımıza güvendik ama Yaradan’a güvenmeyi pek denemedik. Sonuçta pek çok şeye sahip olduk, ama hâlâ kişiliğimiz ham. Çok bilenimiz, çok yazanımız, çok konuşanımız var, ama çok adam olanımız yok.

Yoldan çıkan, yönden bahsetmesin. Yönü kaybeden, yoldan bahsetmesin.

Yolumuz varsa yönümüz var demektir. Kulluk yolunun yönü Kur’ân ve Sünnet’tir. Yani Allah rızâsı ve Hazreti Peygamber örnekliğidir.

Tasavvuf da, siyaset de, ticaret de, düşünce de bu yönde ise doğru yoldadır.

Artık Hakk’a bağlanma vakti geldi. Doğru itikâd, tam itimâd ile...