Gündem |

HDP'ye kapatma davası! "Yazıklar olsun" diyen Hasan Cemal'in hiç mi suçu yok?

HDP'ye açılan kapatma davasının AYM tarafından kabul edilmesi üzerine zehir zemberek bir yazı kaleme alan Hasan Cemal "Hiç mi ders almayacağız?.. Yazıklar olsun!" ifadelerini kullandı. Kapatma davasını eleştiren Cemal'in bu sözleri, tarihi bir fırsat olan 'Çözüm süreci'ndeki kirli sicilini ve kalemini ne için kullandığını bir kez daha tarihe not düşmeyi elzem kıldı...

İçerik: SuperHaber
İçerik: SuperHaber

Önümüzdeki günlerde Türk siyasetinin ana gündem maddesini HDP'ye açılan kapatma davasının oluşturacağı bir sır değil.

Kısa süre önce Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Halkların Demokratik Partisinin (HDP) kapatılması istemiyle yeniden açılan davada ilk incelemesini yapmış ve kapatma iddiannamesini kabul etmişti. Bundan sonraki süreçte, AYM, savunmaların alınmasından sonra HDP'nin kapatılıp kapatılmayacağına ve iddianamede hakklarında siyasi yasak istenen 451 yönetici ve parti üyesine siyaset yasağı getirilip getirilmeyeceğine karar verecek.

KİME YAZIKLAR OLSUN?

HDP'ye kapatma davası açıldığı bu süreçte, PKK liderleri ile sık sık röportajlar yapan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a şahsi kini olduğu bilinen T24 yazarı Hasan Cemal'den çok konuşulacak bir yazı geldi.

"Yazıklar olsun!" başlığını taşıyan köşe yazısında Hasan Cemal "Kürt sorunuyla silah ve şiddet arasındaki kan ve gözyaşıyla yüklü acımasız bağdan bir türlü kurtulamadık gitti" ifadelerini kullandı.

Terörle mücadele konusunda çeşitli hatalar yapıldığını belirten Cemal o hatalardan bazılarını şu şekilde sıraladı;

"Kürt yok Türk var, dedik.

Kürtçe yok Türkçe var, dedik.

Kürdistan yok Türkiye var, dedik.

Ben Kürdüm, diyeni hapse attık.

Türkçe bilmediği için Kürtçe konuşan ilkokul öğrencisi çocuğa tokatı bastık.

Kamuya açık yerlerde Kürtçeyi yasakladık.

Kasaba pazarında Kürtçe konuşan köylüyü jandarma karakoluna çektik, ürününe el koyduk.

Bir başka deyişle:

Anadillerini yasakladık, öğretmedik.

Kültürlerini yok saydık, hatta aşağıladık.

"Ben Kürdüm" demeyi hapislik suç saydık.

"Kürdistan" demeyi hapislik suç saydık.

"Kürdistan" demeyi "vatan hainliği" saydık.

Kürtlere "eşit vatandaşlığı" çok gördük.

Doğdukları büyüdükleri yerlerin, köylerinin, kasabalarının, şehirlerinin, yani memleketlerinin isimlerini değiştirdik.

Kürtçe isimleri Türkçeleştirdik.

Evlerini barklarını yakıp yıktık.

Köyleri, mezraları devlet tarafından yakılan Kürt köylülerini kitleler halinde göç yollarına düşürdük.

Kendi yurtlarında onlara derin sürgün acıları yaşattık.

Devleti hukuk dışına çıkardık, "faili meçhul cinayetler" işledik.

Diyarbakır Askeri Cezaevi gibi zulümhaneler kurduk, oralarda bok yedirdik."

PEKİ HASAN CEMAL KÜRT MESELESİ İÇİN NE YAPTI?

Kürtlüklerini özgürce yaşamalarına izin verilmediğini, Kürt kimlikleriyle siyaset yaptırılmadığını, partilerinin kapatıldığını, milletvekillerinin hapse atıldığını vurgulasa da, ne AK Parti iktidarında bu konuda atılan devrim niteliğindeki adımlardan, ne de HDP ile PKK arasındaki siyaset sınırlarını aşan ilişkiden bahsetti.

Yaşanan acılardan, akan gözyaşı ve kandan hiç ders alınamadığını da savunan Cemal, "Parti kapatmaya devam ediyoruz. Hapishaneler Kürt siyasetçilerle, milletvekilleriyle, belediye başkanlarıyla dolu. Şimdi de 6 milyon oyu olan HDP'yi kapatmaya, HDP'li yüzlerce siyasetçiye "siyaset yasağı" koymaya hazırlanıyoruz. Bu yöntemlerle sorun çözülmez. Sorun azar, derinleşir. Barış ve huzur hayal olur. Hiç mi ders almayacağız?.. Yazıklar olsun!" ifadeleriyle kapatma davasını eleştirdi.

ÇÖZÜM SÜRECİNDE NE YAPTI?

Ancak Hasan Cemal'in bu sözleri, 2020 yılında erken yaşta vefat eden gazeteci Ahmet Kekeç'in bir köşe yazısını akıllara getirdi.

Kekeç, "Çözüm süreci"nde, bu tarihi barış projesini sabote eden PKK'yı aklamak için yoğun çaba sarf eden ve bu süreci büyük bir siyasi risk alarak sürdürmeye çalışan AK Parti iktidarına karşı örgütü provoke eden yazılar yazan Cemal'e ağır sözlerle yüklenmiş ve gerçek niyetini faş etmişti.

"Akan kanın bir numaralı sorumlusu sizlersiniz, nokta!" başlığını taşıyan o yazıda Kekeç, Hasan Cemal ve beraber hareket ettiği kimi isimleri hedef tahtasına koymuş ve şu ifadeleri kullanmıştı;

"Barış konuşulurken, 'Bu asayişsizlik de ne oluyor? Devlet daha ne kadar müsaade edecek bu yol kesmelere, bu dağa adam kaldırmalara, bu haraç toplamalara?' diye (güya) isyan perdesinden ünlediniz. Bol bol da paralel destekçi buldunuz tabii. Paralel destekçileriniz, mahut asayişsizlikleri Emniyet Müdürlüğü’ndeki tasfiyelere bağlıyordu. Bu tasfiyelerle devletin elinin zayıfladığı tezine sizler de balıklama atlıyordunuz.

PKK ateşkesi bozduğunu ilan edince, yeniden “barış” mottosuna sarıldınız.

Barış konuşulurken “Önce asayiş” diye tutturmak, asayiş sağlanınca “Ne oldu barışa?” diye ağlamak nasıl halettir?"

HASAN CEMAL'İN "KÜRT SORUNU" SİCİLİ

Ahmet Kekeç'in mutlaka baştan sona okunması gereken o "tarihi kayıt" niteliğindeki yazısının tam metni ise şu şekilde;

"Niye elinizi yıkayıp çıkıyorsunuz meslek büyüklerim?

Sizin hiç kabahatiniz yok mu (sizlerin de ifadesiyle) “ülkenin şiddet sarmalıyla yeniden tanışmasında?”

Hiç sorumluluk üstlenmeyecek misiniz?

Nedamet getirmeyecek misiniz?

Biricik derdi Cumhurbaşkanı’nın uçağında yer almak olan, bu ihtimal uzaklaştıkça delirip zıvanadan çıkan türdeşiniz bir gazeteci, hâlâ ergen yalanlarından medet umuyor: “Kobani düştü, düşüyor diyen bir Cumhurbaşkanı...”

Üç gün önce yazıldı bu yazı.

Bu sözün hangi bağlamda söylendiğine ilişkin, hiç yazılmadıysa, en az 100 yazı yazıldı. Binlerce cümle kuruldu. Sözün bağlamına ilişkin on binlerce mesaj paylaşıldı.

Hâlâ Kobani üzerinden tezvirat yapıyorsunuz ve hiç utanmıyorsunuz.

Bir “tık” uzağınızda oysa hakikate ulaşmak.

Küçük bir çabayla elde edilebilecek “bilgi”nin çarpıtmasına dayalı yorumlar yapmak ve “yalan”a tenezzül etmek nasıl bir duygudur?

Hâlâ buna gazetecilik diyebiliyor musunuz?

Kaldı ki, gazeteciliğinizi (gazeteciliklerinizi) “çözüm süreci”nde gördük.

Dağ bayır dolaşıp, “Ne karşılığında silah bırakacaksınız ki?” diye zihin çelmeye uğraştınız ve “içeri”de kamuoyu oluşturmaya çalıştınız. Bununla da kalmadınız (yine sizlerin ifadesiyle) “gerilla”yı Erdoğan’a karşı “müteyakkız” olmaya çağırdınız.

Bu Erdoğan var ya, her an “gerilla”yı satabilirdi.

Bunu siz yazdınız.

Öcalan’ın devletin elinde rehin bulunduğunu, dolayısıyla Erdoğan’ın yörüngesine girdiğini, İmralı’dan çıkacak herhangi bir kararın “nihai karar” olmayacağını da siz yazdınız.

Barış konuşulurken, “Bu asayişsizlik de ne oluyor? Devlet daha ne kadar müsaade edecek bu yol kesmelere, bu dağa adam kaldırmalara, bu haraç toplamalara?” diye (güya) isyan perdesinden ünlediniz. Bol bol da paralel destekçi buldunuz tabii. Paralel destekçileriniz, mahut asayişsizlikleri Emniyet Müdürlüğü’ndeki tasfiyelere bağlıyordu. Bu tasfiyelerle devletin elinin zayıfladığı tezine sizler de balıklama atlıyordunuz.

PKK ateşkesi bozduğunu ilan edince, yeniden “barış” mottosuna sarıldınız.

Barış konuşulurken “Önce asayiş” diye tutturmak, asayiş sağlanınca “Ne oldu barışa?” diye ağlamak nasıl halettir?

Kaldı ki, barış nihai hedef değildi sizlere göre.

Demokrasi olmadan barış olmazdı.

Demokrasiyi mumla aradığımız dönemlerde de, “Barış olmadan kâmil bir demokrasiyi nasıl kurabiliriz?” diyordunuz ve meydanlara saldığınız ikinci cumhuriyetçi kalemlerinizle demokrasiyi mutlak barış şartına bağlıyordunuz.

Barışı “demokrasi”yi tesis ettikten sonra mı kuracağız, yoksa barış yaptıktan sonra mı demokrasiyi konuşmaya başlayacağız?

Hangisi?

Şuna bir karar verin artık.

Barış nihai hedef olmadığına göre, “demokrasi”nin önünde engel olarak duran Erdoğan’ın yapacağı barışı sahiplenmek de gerekmiyordu.

Evet, sahiplenmediniz

Erdoğan’la yapılacak “dar çerçeveli barış” Kürtlere bir şey kazandırmayacaktı. PKK’nın silah bırakması, bu aşamada “taktik hata” olurdu. Kürtler daha büyük düşünmeliydiler. Daha büyüğüne talip olmalıydılar. Hazır “Kobani direnişi”yle dünyanın hayranlığını kazanmışken, bunu fırsata çevirmeliydiler ve “bağımsız devlet” peşine düşmeliydiler.

Bunu da siz yazdınız.

Hâlâ “barış güvercini” havalarında dolaşmayı nasıl başarıyorsunuz
ve bunu insanlığınıza nasıl yakıştırıyorsunuz?

HAMİŞ:

Ermenilerden gasp edilmiş köşkün varislerinden olan liberal büyüğümüz, dünkü yazısına, “Akan kanın bir numaralı sorumlusu, Saray’daki Sultan’dır, nokta!” diye başlık atmış...

Dağ bayır dolaşıp, “Sakın silah bırakmayın” diye PKK’nin zihnini çelmeye çalışan bir zattır bu.

Dolayısıyla, akan kanın gerçek sorumlusudur."