12 Ağustos 2020
32 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
1 sa 54 dk
İkindi'ye kalan süre
İmsak 04:26 Güneş 06:04 Öğle 13:14 İkindi 17:04 Akşam 20:14 Yatsı 21:46

Prof. Dr. Metin Hülagü

Hasta imparatorluğun hasta çocukları

Sultan II. Abdülhamid ile dönemi aydınları, şuarası, üdebası, münevverleri arasında daimi bir çatışma yaşandığı, fikir ve basın hayatının daimi surette olumsuz olduğu yazılmış, anlatılmış ve Abdülhamid’in tam bir müstebit, döneminin ise devr-i istibdat olarak vasıflandırılması hiçbir zaman ihmal edilmemiştir.

Söylendiğine göre Abdülhamid kimseye hayat hakkı tanımamış, hele hele dönemin aydınları ile hiçbir surette anlaşamamıştır.

Kendi iktidarı, rahatı ve refahı için her türlü vicdansızlığı icra etmekten kaçınmadığı için “Taçlı Gaddar” olarak adlandırılmayı dahi hak etmiştir. Onun özellikle fikir hayatının gelişmesine engel olduğu, kendisi gibi düşünmeyen ve iktidarına hizmet etmeyenleri sürgüne gönderdiğini ifade etmek ise bazıları için büyük bir keyif unsuru olmuştur.

Örneğin Mithat Cemal Kuntay, Abdülhamid ile dönemi şairleri arasındaki ilişkiyi mihverinde sahte bir saygı ve sevginin yer aldığı idare sanatı olarak tanımlamıştır.

Kuntay’a göre, Namık Kemal başta olmak üzere eski Yeni Osmanlıları ve yine Kemal başta olmak üzere tanınmış edebiyat adamlarını, Abdülhamid, “içi olmayan bir sevginin dış tarafları” ile oyalamıştır. Kemal ile inkılap arkadaşları ve Edebiyatçılar da, Abdülhamid’i, “kinin pusu kurduğu sahte kasideler” ile idare etmişlerdir.

Acaba Abdülhamid aleyhinde yazılıp konuşulanların ve ona izafe edilen olumsuzluk ve ithamların gerçeklik payı nedir, hakikati ne derece aksettirmektedir, isnat edilen menfilikler ne derece doğru ve isabetlidir… soruları pek tabii ki tam ve etraflı bir araştırmayı gerekli kılmaktadır.

Mithat Paşanın Taif ’e sürgünü, Meclis-i Mebusan’ın kapatılması ve tekrar açılması arayışları, Meşrutiyet istekleri, basına uygulanan sansür ve nihayetinde gelen sürgün cezaları Abdülhamid aleyhtarlığının özellikle somutlaşmış unsurları arasındadır.

Dönemi aydınların bir kısmının Sultan Abdülhamid’e muhalif olmalarının birden fazla sebebi söz konusudur. Bu nedenleri; çoğu kere siyasi, yersiz, asılsız, çelişkili, bilgisiz, cahilane, taassubane, nefsani, akildanelik, kıskançlık, husumet ve şahsi menfaat gibi etkenler şeklinde sıralamak mümkündür.

Abdülhamid devri münevverlerinin genel karakterleri arasında kendilerini büyük görme, her şeyi bilme, her şeye vakıf olma, akilane olma ve kendilerini merkez kabul etme ve doğrudan doğruya kendi ilhamına bağlı kalarak hemen her şeye başkaldırıda bulunma gibi bir hal, tavır, ifade tarzı, üslup ve estetik anlayışları söz konusudur.

Ukbadan (Ahiretten) sesler duyan ve her biri “Üstadı Azimuşşan (Şanı Yüce Üstat)” olan yahut “Üstad-ı İdrak-Ara (İdrak Edilmesi İmkânsız Üstat) ” bulunan, birbirlerini “Edib-i Necib (Soyulu Edip), Ustad-ı Lemyezel (Ölümsüz Üstat) yahut Büyük ve Muhalled Üstad (Büyük ve Fani Olmayan Üstat), Celle Celâl (Şanı Yüce Celal) ve Celle Celâlü (Şanı Yüce Olmuş) olarak görüp kabul eden bir halet-i ruhiye içerisindeki insanlar sınıfı ile uzlaşıp anlaşmak hakikaten oldukça zor olsa gerekir. 

Malum olan ise bu ifadelerin her birinin Allah için kullanılan tanımlamalar olmasına rağmen, kendileri için kullanımlarında kast etmeseler dahi, ulûhiyet havası ve kokusu bulunmasıdır. 

Sözü edilen sınıfa dâhil kimselerden bir kısmı ayrıca, bir zamanlar şanına ve ulviyetine dair kasideler yazıp yücelttiği Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sonrasında onu hal’ eden ricalin önde gelenlerinden birine müşavir olmayı kabul edecek kadar da güvensizlik uyandırmaktan geri de kalmayan tipteki gibi davranışlar sergilemişlerdir.

Dönemin aydınlarının ortak özelliklerinden birisi de yönetme arzusudur. Bu arzu, hemen hepsinde var olan bir başka hırs olmuştur.

“Mizancı” diye tanınıp bilinen Murad Bey bir tarihçi, fikir adamı ve bir gazeteci olarak Abdülhamid devrinin en parlak isimlerinden biriydi. Mekteb-i Mülkiye ve Mekteb-i Hukuk’ta verdiği tarih dersleriyle bir nesle tarih şuuru aşılamış, önemli devlet görevlerinde bulunmuş, çıkardığı Mizan gazetesiyle Sultan Abdülhamid’in teveccühünü kazanmıştı. Ancak o bir süre sonra Abdülhamid ve idaresine karşı ağır eleştirilerde bulunma yoluna girmiştir. 

Murad Beyin Abdülhamid ve yönetimine muhalefet etmeyi tercih etmesinin görünürdeki nedeni başka türlü olsa da, Yahya Kemal’in ifadesiyle, onun muhalifler saffına geçmesinin esas saikı, padişahın müşaviri, daha doğrusu rey ve fikir amiri olmak ve ona hükmetmek istemesinden kaynaklanmıştır.

Fakat Murat bey tuttuğu yolda yalnız kalmamıştır. Şair Eşref, örneğin, yönetimde yer alma hevesini:

Emin olun, size esbab-ı inhidam oluyor

Esafilinden olan fırka-i maiyyetiniz

Yahut Mehmed Akif de Mizancı’dan pek geri kalmamıştır:

Senin etrafını alsın ki yığınlarca sefil

Kimi idmanlı edepsiz, kim talimli rezil

….

Topladın etrafına birkaç deni ahaddan

Anların re’yile hali kalmadın bid’addan 


Ömer Seyfettin 1908’de Hicaz Demiryolu’nun inşası vesilesiyle bu demiryolunu “Hatt-ı Âli” (Eşsiz Demiryolu) diye tavsif etmiş ve yine bu inşa vesilesiyle yazdığı şiiri okuyucularına arz ederken Sultan Abdülhamid’in ismini;

“Padişah-ı mufahham ve halife-i muazzamımız büyük Sultan Abdülhamid Han-ı sâni efendimiz hazretlerinin cümle-i inâyât-ı hikmet-âyât-ı husrevânelerinden olan Hicaz Hatt-ı mübareğine ait bu şiiri kârilerime arz ile kesb-i mübaht eyleriz” 

şeklinde övgü dolu ifadelerle zikretmiştir.

Ömer Seyfettin, Hicaz Demiryolu’nun daha ziyade manevi yönü üzerinde durmuş ve binlerce ziyaretçinin bu yolla Kâbe’yi tavaf edebileceğinden söz etmiş, “kutsal bir mabede benzettiği vagonlar”ın inananları büyük beldeye yaklaştıracağını dile getirmiş… ancak İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra kaleme aldığı “Müekkile-i Hürriyete”de vatanın hürriyet sevdası ve hasretiyle senelerdir kalbinin inlediğini, kavuşulan hürriyetle artık “ölüm sessizliğinin sona erdiğini, binlerce dul ve yetimin bayram ettiğini traji-komik bir şekilde seslendirebilmiştir.

Yine o, “Temmuz” adlı şiirinde Sultan Abdülhamid devrini bir esaret dönemi olarak nitelenmiş ve yerini hürriyete bıraktığından bahsetmiştir. Ve dolayısıyla da Temmuz ayını “Mâh-ı Muhterem” olarak değerlendirmiştir.

Ömer Seyfettin Rondo adlı şiirinde ise şehitlerin hayali olan istibdadın sona erdiğini görme özleminden, baykuşların susup bülbüllerin ötmesi icap ettiğinden dem vurmuştur. Ayrıca şiirde Abdülhamid için baykuş benzetmesi yapmaktan da çekinmemiştir. 

Bu dönemki aydınları halet-i ruhiyeleri itibarıyla:

  • Bazıları riyakârlık hastalığına müptela…
  • Bazıları itimat edilmez bir halde…
  • Bazıları gayet mütekebbirâne bir tutum sergilemekte…
  • Bazıları hal-i hayalde; hayatı tozpembe görmekte…
  • Bazıları afaki davranmakta, hakikatler dünyasından uzaklarda yaşamakta…
  • Bazıları güya gayet bilgiç, ukalâ ve akıldâne…
  • Bazıları ise sadece ve sadece hayatı güzel ve dolu dolu yaşamak arzu ve emelinde…

 

olarak görülmektedir.

Süleyman Nazif’in kendisini Abdülhamid’in yerine koyup 1919 yılında “Utarid” mecmuasında kaleme aldığı hatıratta yer alan bilgiler konumuza açıklık getirmesi bakımından önemlidir. 

O, Abdülhamid’e izafeten, onun dönemindeki aydınlara olan yaklaşım ve muamelesinden bahsederken şöyle denmektedir:

“Ah… beni edebiyata düşman zan ve böyle ilan ederlerdi. Hayır! Ben edebiyatın değil, edepsizliğin ve üdebanın değil, edepsizlerin düşmanı idim. Ziya Beyi vezaret ve vilayetle İstanbul’dan uzaklaştırmaya beni sevk etmiş olan kuvvet, efkâr-ı umumiye değil, onun ilim ve fazlına hürmetim idi. Mithat Paşa halk nazarında daha ziyade nüfuz sahibi ve iki hal’in de en mühim amili iken Avrupa’ya sürgün edildiği zaman kaç âdem ses çıkardı? 

Ben edebiyata düşman olsaydım, Kemal Beye vefatı gününe kadar kesmeden maaş vermez ve oğlunu hizmetime almazdım.

Ben edebiyata düşman olsaydım, Ekrem ve Ebüzziya Beylerin o kadar cevr ü nazını çekmezdim. Ben edebiyata düşman olsaydım, Abdülhak Hâmid Beyi dolgun maaşlarla müreffeh kıldıktan başka, ara sıra borçlarını da vermek gibi hayırhahlıklarda bulunmazdım. Ben edebiyata ve fenn-i tarihe düşman olsaydım, bir aralık tâc u tahtımla uğraşmak istemiş olan Murat Beyin her münasebetsizliğine katlanarak saltanatımın son demine kadar müstavfî maaş ile hizmet-i devlette kalmasına kail olmazdım! Hayır, tekrar ederim ki ben üdebanın hakiki ve müşfik bir dostu idim. Eğer onlara düşman olsaydım, benim de sokak ortalarında edib ve muharrir öldürecek adamları yok değildi.”

Yorumlar
Diğer Yazıları