Dünya |

Halep yanıyor

fsane Sultan Nureddin Zengi'nin inşa ettiği ve yüzyıllarca şifa dağıtan Bimaristan/Hastaneler şimdi Halep halkına mezar oluyor.

Bu yazımı ciğerimden kalemime kan çekerek yazıyorum, ey okuyucu! Efsane Sultan Nureddin Zengi'nin inşa ettiği ve yüzyıllarca şifa dağıtan Bimaristan/Hastaneler şimdi Halep halkına mezar oluyor. Dün kafirlerin bile, sığındığında eman içinde oldukları Kabe/Camilerde gerçek misafirleri eman bulamıyor. Halep yanıyor.

Allah'ın kılıcı Halid b. Velid'in komutasındaki sahabe (yıldız) ordusunun ümmete hediye ettiği bu şehir tarih boyunca Moğol istilaları dahil olmak üzere bütün meydan okumalar karşısında dimdik durdu, düşmana geçit vermedi. Biz Halep halkının yiğitliğini Çanakkale'den biliriz. Hayatlarının baharında henüz genç bir fidan iken 6 binin yardan, yurttan, serden geçip de bizimle Osmanlı hilafeti yıkılmasın, Rasulüllah'ın 622'de Medine'de gönlere çektiği İslam'ın sancağı inmesin diye bizimle omuz omuza savaştıkları ve kanlarının kanlarımıza karıştığı Çanakkale'den biliriz.

1 milyona yakın Halep'li katliam ve kuşatmayla karşı karşıya...#HalepYanıyorhttps://t.co/pPlgc4Ucm8

— tvnet (@tvnet) April 30, 2016

Bu eski Halep'in öyküsü... Zahir, çok eski de sayılmaz ya! Amma yeni Halep'in öyküsü yürek yakıyor. Halep şimdi yanıyor. Yüreğimizi yakarak yanıyor. Ancak dost düşman şunu bilsin ki, Halep adı ve namı sonsuzluk anlamına gelen bir Velîd komutan tarafından fethedilmiştir; fatihinin adı ve namı gibi direnişi sonsuza dek sürecektir. Minareleri, kubbeleri yıkılsa da ezanlar ve tekbirler susturulamayacak, mihrapları, minberleri yakılsa da “Allah en büyüktür” kalpten sökülmedikçe diz çökmeyecektir.

O her metre karesi hikmetli adamlarca arşınlanmış iksir yüklü Eski Halep'i Yeni Halep'ten ayıran bir ilk yaşandı bu hafta. İslam'la şereflendiği günden bugüne, asırlardır ilk defa bu hafta, soykırım endişesinden dolayı Cuma kılınmadı. Cuma kılınmadı, Cuma kılınmadı diyorum Ey Müslümanlar! Ey ekran gülü Ulu Hocalar! Ey Yöneticiler!

Şunca ömrümde ilk defa böyle bir aşağılanma ve zillete düçar olduğumu hissettim. İki milyara varan ümmetin ve toplamda sayıları 6 milyona varan silahlı kuvvetlerinin gözleri önünde soykırım endişesinden dolayı kardeşlerimiz cuma kılamadı. Biz namaz müminin miracı, secde kulun Allah'a en yakın olduğu an konulu, son derece edebi cümlelerle bezenmiş Miraç hutbesini dinlerken Miraç ve secde makamı mabedlerimiz yıkıldı. Rus Kilisesi Papazları Halep'i yerle bir eden savaş uçaklarını cesaretle takdis ederken bizim hatiplerimizin sesleri bile titremedi, fiyakaları bile bozulmadı. Anlı şanlı analistlerimiz spot ışıklarının parlattığı parlak simaları kırışmadan, döner koltuklarında bir sağa bir sola dönerek, soğukkanlılıklarını koruyabilerek analizler yaptılar. Gözümüzün önünde yitip güden İslam dünyası olduğu halde buradan bile, yine de kanlı günün karı kabilinden “asıl hedef büyük Türkiye” havasında, ezber yorumlar…

Sanki zillet ve meskenet alınlarınızın çatına yazılmış, şu acz ve kötürüm halinizden âr duyuyoruz… Gerçekte aciz ve kötürüm bırakılan, muhasara altında olan Halep mi? Yoksa asli görevi ümmetinin güvenliğini sağlamak olan fakat tam da böylesi yangın gününde kışlalara hapsedilen güvenlik birimleri ve onlara istikamet veren daha doğrusu vermeyen yöneticiler mi? Uluslararası anlaşmaların muhasara altına aldığı ve mahkum ettiği ordularımız ve yöneticilerimiz, emperyalizmin prangalarından kurtulmaya ahdetmiş ümmetimizin azmine denk azim göstermiyor.

Hani o en reyting yüklü programlara taş çıkartan görsel şovlarıyla arzı endam eden “İslam İttifakı Ordusu”, soykırım endişesiyle mabedlere gidemediği, şehirlerinin yangın yerine döndüğü günde Müslümanlara imdat etmeyecekse ne zaman edecek? Batı'nın jeopolitik çıkarlarını koruma adına Nato çağırdığında mı? Âr duyuyoruz…

İstanbul ve Kahire'den sonra İslam'ın üçüncü merkez şehri Halep, ateşli salon konuşmalarından öğrendiğimize göre kırmızıçizgimizdi. Şimdi tam kan kırmızısı oldu. Rabbim ümmetimize acilen, yaşlı, çocuk ve kadınların ve kardeşlerimizin kanını yerde komayacak, kanlarımızı ve canlarımızı kendi kanı ve canından daha aziz bilecek Râşid Halifeler nasib etsin.

O halifeler ki, oryantalist zihin kodları ile tarihimize bakanların adlarını duyduklarında kırmızı görmüş boğa gibi öfke kustukları halifeler! Siz bire gafiller, o halifeler “beyaz atlarına binip gittikleri” günden beri haritanın en beyaz yerinden hiç eksik olmayan kan kırmızısının öfkelendirmediği oryantal, ödünç zihin hammalları!

İşte bir diplomasi dersi. Hiçbir Müslümanın melek oldukları iddiası taşımadığı o halifelerden birinin nasıl diplomasi yürüttüğüne birde coğrafyamızı saran kan kırmızısına öfkelenmeyen, müminlerin canlarını ekonomik çıkarlar ve reelpolitik dengelere kurban veren yöneticilerin nasıl diplomasi yürüttüğüne bakın. Anlatacağım hikayeyi tarihçi Mesûdî “Murûc ez-Zeheb ve Ma'âdin el-Cevâhir/Altın Bozkırlar ve Cevher Madenleri” adlı eserinde anlatıyor. Hikaye Abbasi halifesi Memun'un hikayesi. Bu hikaye uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi fakültelerinde ümmetimizin evlatlarına muhakkak anlatılmalı.

Müminlerin Halifesi Me'mûn Bedendûn'a (Adana/Pozantı) sefer düzenlediği sırada Bizans Kralı Theophilos kendisine bir elçi göndererek için 100. 000 dinar ödemek, 7. 000 Müslüman esiri serbest bırakmak ve Hristiyanların yakıp yıktığı Müslüman köy ve kasabaları imar etme karşılığında gazadan vazgeçmesi ve askerlerini geri çekmesi teklifinde bulunur. Teklifi alan halife çadırına girer iki rekat namaz kılar ve istihâre yaptıktan sonra çadırından çıkar ve Bizans elçisine şu cevabı verir:

“Bana dinar ve dirhem teklif ediyorsunuz. Şunu bilin ki, Allah (c.c.)'nün kitabında anlattığına göre Belkıs da bir takım hediyelerle Süleyman (a.s.)'ı ikna edebileceğini düşünüyordu lakin Süleyman (a.s.) Belkıs'ın hediyelerle gelen elçilerine şu cevabı verdi. “Siz beni mal (kapital) ile mi destekliyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Hediyenizle (bu dünyalıklarınızla ben değil ancak) siz (in gibiler) sevinirsiniz. (Neml Suresi 36.)

Rum diyarındaki Müslüman esirleri serbest bırakma teklifine gelince. Sizin elinizde ancak şu iki tür esir vardır. Birincisi ya Allah'ın rızası ve ahireti talep ederek gazaya çıkmış ve esir düşmüştür ki, o zaten muradına, Allah'ın rızasına ermiştir. Ya da dünyayı arzulayarak gazveye katılmış kimsedir ki, Allah onun esaretini kaldırmasın.

Bizans'ın yakıp yıktığı Müslüman beldeleri imar etme teklifinize gelince. Şayet ben Bizans topraklarının en ücra köşesindeki en son taşı söksem (Bizans'ı yerle bir etsem, taş üstünde taş bırakmasam) dahi, yine de, esaret altında iken karşılaştığı eziyet ve aşağılanmadan dolayı “Vâ Muhammedâh! Vâ Muhammedâh!” diye haykırmak durumunda bıraktığınız bir tek kadının intikamını almış olamam.” (Allah'u Akbar!)

Me'mun elçiye “Şimdi git, (malın da mülkünde senin olsun) dön sahibine ve haber ver, benimle onun arasında kılıçtan başka bir şey yoktur” der ve yanındaki askere (emir subayına) kükreyerek “Savaş davulunu çal” der. Ve Me'mun o gazâdan bölgede on beş Bizans kalesini fethettikten sonra döner… (el-Mesûdî/Murûc ez-Zeheb ve Ma'âdin el-Cevâhir/Altın Bozkırlar ve Cevher Madenleri)

Rabbim ümmetimize acilen şu bî çarelerin kanını yerde komayacak, kanlarımızı ve canlarımızı kendi kanı ve canından ve her türlü reelpolitik dengeden ve ekonomik hesaplardan daha aziz bilecek Râşid Halifeler nasib etsin. Ekonomik dengeleri gözetelim dendiğinde “Bu dünyalıklar ancak sizin gibilerini satın alabilir” diyebilen, reelpolitik dengeler kutsal bir kitabın ayetleri gibi ileri sürüldüğünde, kan emici bu emperyalist devletlerin topraklarının en ücra köşesindeki en son taşı söküp atmadan masumların çığlığının yüreğimde yaktığı ateşin sönmez diyen Me'mun gibi halifeler, Ammuriye'nin hesabını sormadan kursağından lokma geçmeyen Mu'tasım gibi halifeler nasib etsin!

Kaynak: timeturk.com yazarı Abdurrahim Şen