Geçmiş ve gelecek kültür ayrımımızda hayvanseverlik

Veda Kılıç

Veda Kılıç

Dev bir üretim-tüketim çarkının var ettiği kent modelinde yaşamakla günden güne daralıyoruz.

Kişiyi insan yapan özelliklerin çoğu güncel pörsüme ile kayboluyor.

Sıla-i rahim derin dondurucularda ihtiyaç duyulmayı beklerken, sadakat artan çıkar bakışlarının yakıcılığında eriyor.

Diğerkâmlığın toplumsal gönüle tekrar yerleşmesi için top yekûn bir çaba lazım.

Merhamet ise Narcissus’un teknojiden sızan siren şarkıları sayesinde kayalara vurdu vuracak! Ya da belki öngörülememiş bir manevra ile uyanıp aslına rücu edecek; modern-seçici tavırlarla tekrar olunan halden, saygı ve saygınlığın latif ifade biçimlerinden oluş kapsamına…kim bilir!

Özgürlük getireceği sanılan bağımsız yaşamların artışında çoraklaşan, kırılan insan ilişkileri yeni bireysel tatminler üretirken, zamanın gerisinde kalmakla suçlanmak kaçınılmaz oluyor.

Görece, insan hırsı karşısında irade gücü olmayan hayvanların, özellikle de köpeklerin ev arkadaşı olarak artan ikamesi de bu yeni üretimlerden.

Doğaldan uzak düşmüş insanın, yaşam alanlarını tahrip ettiği hayvanlarla kurduğu modern yakınlık gerçek merhametle açıklanamaz bir olgu.

Bunun aksi iddia, her birinin farklı bir vatanı, yaşam nizamı olan binlerce hayvanın çelik ve cam kafeslere mahkûmiyetini insaniyet çizgisinde açıklayamaz.

Birbiri sırtında yükselen, kat kat yalıtımla yapılmış paket evlerde yaşamak zorunda bırakılan hayvanların hali de çoğunlukla bu çerçevede gördüklerimden.

İnsan ya da hayvan fark etmez, birini sevmek ona çizdiğimiz sınırları dayatıyorsa ilişki sorunludur.Köpek, kedi, balık, kaplumbağa, yılan, kuş; hepsi için aynı şey geçerli.

Nihayetinde tümü kendini ifade edecek kavrayış ve kelamdan yoksun varlıklar değil mi?

Dışarılarda koşup oynama, sosyalleşme, üreme ihtiyacı olan özellikle kedi ve köpeklerin kısırlaştırılması; doğal ya da geleneksel beslenme yerine obezite ve diğer hastalık riskleri barındırabilen paket mamalara mahkûm edilmesi hiç de azımsanacak bir şey değil.

Misal, tıraş edilip kıyafet giydirilmek hangi hayvanın tercihi?

Mama Kapları, tasma rengi-kalitesi, bakım ve tıraş ürünleri, yataklar, sepetler, kulübe modelleri ve sanayileşmiş sayısız ürün hayvana mı sahibinin zevkine mi sunulur?

Şöyle ifade edeyim : ”canı sıkıldığında onu terk edebilme potansiyeli taşıyan bir sahibin varlığı ya da onun için aldığı pahalı şeyler hayvan için neyi garantiler?”

Pet shoplarda alınıp satılan eşya mesabesindeki canlıların perişanlığıysa apayrı bir konu!

Hızla değişen şartlarda yeninin kutsanması ile eskinin hafızamızdan kayıp gitmesi sonucu toplumsal kültürel değerler unutuldu. Öyle olmasaydı ecdadın mahalle aralarındaki yaşamını sistematik düzene bağladığı hayvanlar için bizler de, benzer modeller geliştirebilirdik.

Güncel tartışma konusu olan kedi ve köpeklerin, Osmanlı devrinde mahallenin bir parçası olması yadırganmaz, yaşamlarına destek olunurmuş.

O dönemde kendini yalayarak temizleyen, dışkısını gömen kedi, veba gibi hastalıkların taşıyıcısı fareler karşısında doğal koruma kalkanı olarak da hizmet veren, ev ve dış ortamların özgürlük alanı geniş bireyidir.

Kuşlar, dış cephelere yapılan saraylar, saçak altına sıralanmış kuş evleri veya oyuklarda misafir edilir. Ayrıca mezarlık ve camilere yapılan suluklar da hizmetlerine amadedir.

Yiyecek hükumetçe maaşa bağlanan kasaplar ve mahalle sakinleri tarafından sağlanır. Mahalleliyi tanıyan ve gece yabancısına geçit vermeyen köpeklere “mancacılar” da hizmet eder.

“Mancacı” sokak hayvanlarının yiyeceğini satan ve bu işi ücret karşılığı periyodik biçimde yapan kişinin mesleğine verilen isimdir. Böyle bir iş kolu şimdilerde yok; dolayısıyla kelimenin dağarcığımızdan düşmüş olması normal sayılır! Köpek dışkısı da toplanıp tabakhanelerde kullanıldığı için sokaklar kirlenmez.

En gönlüme değen de top çeken büyük başların işten düştüğünde mezbahaneye gönderilmek yerine maaşla baktırılması; İşin denetimini zabitler sağlar.

Bu tavır devlet ve onu var eden millet saygınlığına farklı bir boyut kazandırmış olmakla ayrıca değerli.

Buna karşın 2.Mahmut döneminde 60 bin köpeğin toplatılıp çorak, Sivri Ada’ya nakledilmesi emredilmiştir.

Bereket versin halk tepkisi emri geri aldırır da köpekler serbest kalır.

1885 yılında Fransız bilim adamı L.Pasteur kuduz aşısını bulur. Keşfinden bir süre sonra Sultan Abdulhamit’e kuracağı enstitü için yardım içerikli bir mektup yollar. Sultan bu çağrıya olumlu yanıt verip 10 bin altın ve nişanlarla birlikte Fransa’ya bir heyet gönderir. Heyet üyeleri öğrenim gördükleri enstitüden yurda döndüğünde Sultan’ın emri ile yapımı tamamlanan binada “Dârü’l-Kelb Tedavihanesi” hizmete açılır.

1910 yılında İttihat ve Terakki hükumetince sokaklardan toplanan 80 bin köpeğin Sivri Ada’ya(Hayırsız Ada) gönderilip ölüme terk edilmesi ise ismi “birlik ve ilerleme” olanın yaşama yaklaşımını bayraklaştırır. Doğrusu öyle bir uygulamaya bugün verecek hiçbir cevap bulamıyorum!

O dönemde “Dârü’l-Kelb Tedavihanesi” müdürü Dr. Remlinger’in köpeklerin Avrupa’da olduğu gibi, derilerinin işlenip kullanilabilineceği, kemiklerinden zamk yapılabilineceği, bu işin köpek başına maliyetinin 3 frank üzerinden binlerce franga tekabül ettiğini söylediği aktarılır. Gelir de pekâlâ hayır işlerinde kullanılabilir (miş)! Fikir önceleri reddedilmiş olsa da sonrasında kalıba akmış görünüyor! Fakat “Ne akla düşmüş olması muhal olmayan tavsiye ne de başka bir sebep yapılan katliamın ağırlığı hafifletmez.” dedikten sonra konuyu yerinde bırakmak uygun olur.

Bir uygun da evde köpek bakmayı, seküler tercihin “öteki”ne manifestosu  olarak görüp uygulayan ergenlerin büyümesini dilemektir.

Hali hazırda her gün etrafta gördüğümüz hayvanlar için devlet eli ile yapılan doğru uygulamalar yaygınlaşsa sorun bir nebze çözülür.

Diğer adım, atalarımızın hayvan severliği özel alana hapsetmeyen bakışını anlayarak yakalanabilir kanısındayım.

Selam ile…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Diğer Yazıları