Medya |

Gazeteci Latif Şimşek'ten çarpıcı tespitler...

Gazeteci Latif Şimşek beyazgazete.com'daki AK Parti'yi denize kim attı? başlıklı yazısıyla 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminden, dev projeleri engelleme çabalarına , referandumda Avrupa'nın ''Hayır'' propagandalarına verdiği destekten , başta FETÖ ve PKK olmak üzere terör örgütlerine kucak açmalarına birçok konuda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

AK PARTİ’Yİ DENİZE KİM ATTI?

Köprüye karşıydılar.

Tüp Geçit'e karşıydılar.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na karşıydılar.

Avrupa'nın en büyük üçüncü hava limanına karşıydılar.

Her ile bir üniversite yapılmasına karşıydılar.

Her ile bir havaalanı yapılmasına karşıydılar.

Şehir Hastanelerine karşıydılar.

Şimdi yeni anayasaya karşı çıkmalarından daha doğal bir şey olabilir mi?

Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, İngiltere, Avusturya, Yunanistan…

Niye referandumda “hayır” çıkması için bir yerlerini yırtıyorlar?

Niye Erdoğan ve AK Parti'den kurtulmak istiyorlar?

Niye Baykal'ın “Hayır” mitingine izin veren Almanya, Bekir Bozdağ'ın “EVET” toplantısını iptal ediyor?

Hollanda neden “Evet” kampanyalarını engelliyor?

Avusturya nerdeyse “Türkiye” kelimesini yasaklayacak!

Bütün PKK'lılar Avrupa'da krallar gibi ağırlanıyor.

Türkiye'den kaçmayı başaranların ilk adresi Avrupa.

Bilet parasını bulan biraz daha uzağa Amerika'ya kapağı atıyor.

DHKP-C'liler Belçika'da el üstünde tutuluyor. Sabancı'nın katilini yıllarca misafir ettiler. Sonunda mahkum olacağı anlaşılınca kaçmasına göz yumdular.

15 Temmuz İşgal Girişimi'ni ABD ve tüm Avrupa önceden biliyordu! ABD ve tek bir Avrupa ülkesi bile işgal girişimi başladığında açıklama yapmadı, kınamadı. Ancak girişimin başarısız olduğunu gördükten sonra, yasak savma adına bir-iki cılız kınama geldi. İşte bu Avrupa, şimdi kendi ülkelerinde “Evet” i yasaklıyor, ne tesadüf değil mi?
Avrupa'da, Amerika'da, İsrail'de hazırlanan yüz yıllık planlarda Türkiye dörde bölünüyor, bilmeyen var mı? Irak'ı nasıl parçaladılar, Afganistan'ı nasıl parça-pinçik ettiler. Mısır'ı, Fas'ı, Tunus'u, Libya'yı, Cezayir'i Arap Baharı adı altında nasıl yeni bir yüz yıllık girdabın karanlığına sürüklediler. Suriye'den kaç post çıkarmak istiyorlar biliyorsunuz?

Avrupa ve ABD 70 yıl boyunca Türkiye'de siyasal iktidarlarla değil, TSK ile Genel Kurmay Başkanı ile iş tuttu. Zira siyasetçiler işi yokuşa sürdüklerinde darbe yaptırabiliyor, onları hapse sokabiliyor hatta darağacına çekebiliyorlardı. TSK'daki hakimiyetlerini kaybedince FETÖ'ye “Ergenekon” darbesini yaptırdılar. Anti Amerikancı subayları hapse tıktılar bu kez. Oyunu bozan yine Erdoğan oldu. Batı dünyası ile kılıçlar çekildi. FETÖ'yü sahaya sürdüler. 15 Temmuz'a kalkıştılar. Hepsi direkten döndü. Ne yaptılarsa gol atamadılar.
Peki neydi, batının Türkiye ile 70 yıldır çelik çomak gibi oynamasına imkan veren zayıf noktamız? Neden hep “70 cent” e muhtaç yaşadık? Birinci-İkinci Dünya Savaşlarında yerle bir olan ülkeler 15-20 yıl sonra ekonomik devrimlerini gerçekleştirirken, biz niye yerimizde saydık?

Onlar hep akıllı, biz hep aptal olduk!

Onlar cesur biz korkak!

Onlar zengin biz fakir!

Onlar okumuş biz cahil!

Onlar ileri biz geri! Neden? Neden? Neden?

Anlatayım:

1) Yukarda da söylediğim gibi, özellikle NATO'ya üye olduktan sonra, Batı, Türkiye'de siyasetçilerle değil, askerlerle iş tuttu. Türkiye'yi hep bir “asker devlet” olarak muhafaza ettiler. Siyasetçiler, namuslu olmaya yeltendiğinde darbe yaptırdılar. Hizaya getirdiler.

2) Bir ülkeyi kontrol etmenin en kestirme yollarından biri borçlandırmaktır. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan bu yana hep batıya borçlandı. Bu taktik 1800'lerden itibaren Osmanlı'ya karşı da kullanıldı. Osmanlı'nın Yahudi Bankerlere borcuna karşılık, Girit Adası'na el konulduğunda ne yazık ki Osmanlı sesini çıkaramadı.

3) Bizi aşağıladılar ve kompleksli bir nesil yetiştirdiler. Çocukluğumda, (sizler de hatırlarsınız) ilk okullarda Amerikan yardımı adı altında, süt tozu ve peksimet dağıtılırdı. Hatırlayın. Bizim o yıllarda ne onların peksimetine ne de süt tozuna ihtiyacımız vardı. Türkiye, tarım ve hayvancılık ülkesiydi. Ekmeğimiz de vardı, içecek sütümüz de. Ama, o dönemin siyasetçileri Amerikan'ın bu aşağılayıcı yardımına “hayır” diyemedi.

4) Batı bizi, doğuya özellikle de Rusya'ya karşı bir canlı kalkan olarak gördü ve kullandı. Türkiye ne zaman Rusya'ya yakınlaşsa ülkede ya darbe yaptırdılar ya ekonomik kriz çıkardılar. Demirel İskenderun Demir Çelik Fabrikası'nın yapımını Rusya'ya vermenin bedelini darbe yiyerek ödedi. Rusya ile iyi ilişkiler içine girmeye çalışan Sultan Abdulaziz'i bile sırf bu yüzden boğdurup, intihar süsü verdiler.

5) Bizi koalisyonlarla terbiye ettiler! 1960'tan 2003 yılına kadar 50 hükümet değişmesi sizce bir tesadüf olabilir mi? Türkiye gibi stratejik bir ülkeyi, parçalı iktidarlara mahkum etmek onlar ve kontrollerindeki TSK için kolay bir yönetim aracı oldu. Genelkurmay Başkanları “höt” dediğinde, siyasetçiler kaçacak delik arıyordu. Türkiye'den ABD'ye gönderilen bürokratlarve subaylar, eğitim aldıklarını zannederken, birer Amerikan hayranı ve gönüllüsü olarak dönüyorlardı.

6) Bizi terörle terbiye etmeye çalıştılar! 12 Eylül 1980 öncesi sağ-sol çatışmasını körüklediler. 1970'ten itibaren üniversiteleri terörize ettiler. Dünyanın teknolojik devrimler yaşadığı yıllarda biz sağ-sol çatışmalarında boğuluyorduk. 1980'in ilk aylarında günde ortalama 35-40 gencimiz birbirini öldürüyordu. Bindiğimiz araba Murat 124, giydiğimiz ayakkabı soğukkuyu lastikti. Darbe sonrası Özal'ın iktidar olduğu yıl, PKK'yı kurdurdular. Türkiye son 30 yıldaki enerjisini ve parasını da PKK ile mücadeleye harcadı. PKK'yı, ABD, Almanya, Fransa, Belçika'nın desteklemediğini iddia edecek var mı?

7) Kültür erozyonu! Cumhuriyet kurulduktan sonra ABD ve Avrupa Türkiye'nin yakasından düşmedi. Enver Behnan Şapolyo, hatıralarında, danışman adı altında bakanlıkları dizayn eden Avrupalılar olduğunu, bir müsteşar gibi bakanlıklarda yetkili olduklarını anlatıyor ve İsmet İnönü ile konuşmasından şöyle bir bölüm naklediyordu: “İnönü, dedi ki; Tamam bir şeyler yapacağız, millileşeceğiz ama şu bakanlıklarda yer alan bu adamları nasıl göndereceğiz?” Düşünebiliyor musunuz? Her bakanlıkta, bir müstemleke gibi Avrupa'nın adamları var. Kamu kurumlarını, kendi kültür ve geleneklerimizle kurmamıza bile imkan vermemişler.

8) Türkiye son 15 Yılda ABD ve Avrupa'nın elinden bu araçların bir çoğunu geri aldı. İMF'ye olan borçlar sıfırlandı. Diğer borçlar zamanında tıkır tıkır ödenmeye başladı. Merkez bankası rezervi 28 milyar dolardan 138 milyar dolara çıktı. Yatırımlar hız kazandı. Türkiye dünyada konuşulan bir ülke haline geldi. Komplekslerimizden sıyrılmaya başladık. TSK, Cumhuriyet döneminde hiç olmadığı kadar, siyasal iktidarın kontrolüne girdi. Tüm bunlar olurken bedeller de ödendi.

AK PARTİ'Yİ DENİZE KİM ATTI?

Hayır propagandası yapanların en büyük argümanlarından biri, AK Parti'nin zamanında Fetullah Gülen Hareketi (O zaman kimse FETÖ olduğunu bilmiyordu) ile iş tutması. Doğru. Bunu, Cumhurbaşkanı Erdoğan bile inkar etmiyor, “Rabbim ve milletim affetsin” dedi. Olaya bir de şu pencereden bakmayı deneyin:

AK Parti'nin, o yıllarda bütün Türkiye'nin Gülen Hareketi/Hizmet hareketi olarak bildiği yıllarda, bunlarla birlikte hareket ettiği bir gerçek. Unutulmasın ki, o yıllarda sadece AK Parti değil, Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden'den, Genel Kurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'na kadar hemen herkes bu hareketten sempatiyle bahsediyordu. Bu hareketin en büyük destekçilerinden birinin Bülent Ecevit olduğu gerçeğini de unutmayın. Şimdi bunu bir kenara bırakalım.

O yıllarda, tüm anayasal kurumlar AK Parti'yi hedef almıştı. Erdoğan'ı ve AK Parti'yi siyasetin çöplüğüne göndermek için ölümüne bir kin ve düşmanlık sergileniyordu. (Buna, “yalan, böyle değildi”, diyecek var mı?) AK Parti iktidardı ancak, TSK dahil, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay dahil, hatta ve hatta o dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer dahil herkesin hedefindeydi. Yani AK Parti ve Erdoğan, siyaseten var olma/yok olma noktasındaydı. (Bunu da herkes kabul edecektir). İşte böyle bir dönemde AK Parti denize düştü. Denizde yılan yoktu.
Gülen Hareketi vardı ve O'na sarıldı. Erdoğan, gülen cemaatini hiç sevmediği halde, onlarla işbirliği yapmak zorunda kaldı. Üstelik o dönem herkes Gülen Hareketi'ni bir terör örgütü değil, bir sivil toplum hareketi olarak görüyordu. Düşünün, TSK Erdoğan'a sadakat gösterse, Yargıtay yalan yanlış gazete manşetleriyle kapatma davası açmasa, Anayasa Mahkemesi cephe almasa. Danıştay karşısında durmasa, gazeteler “367 el kaosa kalktı” manşetleri atmasa işin şekli değişmez miydi?

Şimdi 15 Nisan'da yeni anayasa için sandık başına gideceğiz. 18 madde içinde beğenmedikleriniz olabilir. ilerde ihtiyaca göre değişiklik ve tadilat yapılabilir. Ama sistemi değiştirerek, geleceği güçlü kılan böyle köklü bir devrim bir daha yapılamayabilir. Türkiye bir daha bu gücü ve cesur siyasi iradeyi bulamayabilir. O'nun bunun dediğine bakmayın, herkesin bir aklı var. Düşünün ve kararınızı verin. Benim kararım, “EVET”