16 Haziran 2019
23 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
5 sa 30 dk
Öğle'ye kalan süre
İmsak 03:24 Güneş 05:24 Öğle 13:10 İkindi 17:10 Akşam 20:45 Yatsı 22:36
Prof. Dr. Metin Hülagü

Prof. Dr. Metin Hülagü

Fikret ve Akif’in gözüyle Sultan Abdülhamid

Yıldız’a fırlatılan zehirli oklar

yahut

Fikret ve Akif’in gözüyle Sultan Abdülhamid

Sultan Abdülhamid ve iktidarına karşı en ziyade ve en şedit muhalefet, sol cenahtan Tevfik Fikret, sağ cenahtan ise Mehmet Akif tarafından yapılmış gözükmektedir.

Aslında bu iki şairin Abdülhamid’e karşı sergilemiş oldukları tavrı muhalefet olarak isimlendirmek Abdülhamid ve yönetimine karşı duydukları hislerin izharını, ret ve itirazlarının şiddetini tam anlamıyla ifade etmeyecektir. Zira her iki şair de Abdülhamid ve idaresine karşı son derece derin bir nefret ve adavet hissi içerisinde dalmış gözükmektedirler.

İki farklı ekolün, Haluk hayali ve Âsım özleminin, önde gelen temsilcileri olmalarına rağmen Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Sultan Abdülhamid ve iktidarının yıkılması ve yok olması gerektiğine deruni olarak inanmak, bu hali gönülden temenni etmek ve bunu bugünlere kadar ulaşacak bir şekilde dillendirmiş olmak gibi ortak bir paydada, Abdülhamid düşmanlığında, ittifak etmişlerdir.

Tevfik Fikret:

Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde kurmadın

Attın… fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın

mısraları ile Sultan Abdülhamid’in ölmesini iştiyakla temenni ve terennüm etmişken, Mehmet Akif de aynı arzu ve iştiyakı:

Ortalık şöyle fena böyle müzebzep işler

Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer

endişe dolu manzumesi ile ifade etmiştir.

Daha kısa bir süre öncesine kadar Sultan Abdülhamid hakkında:

….

Büyük, büyüksün evet bîadîlsin, birsin

Uluvv-i haslet ile ekberü’l-ekâbirsin

…..

Eyâ veliyy-i niâm dâdgârımız sensin

Yegâne melce ü vâlâ tebârımız

Medâr-ı muhteşem iftihârımız sensin

Senin vücuduna muhtâcız ey veliyy-i niâm

İle’l-ebed sana densin halîfe-i âlem

şeklinde övgü dolu şiirler yazan, onu en müstesna ifade ve teşbihlerle meth ü sena eden ve açılan yarışmada Sitâyîş-i Hazret-i Pâdişâhî adlı eseri ile birinciliğe layık görülen Tevfik Fikret, ortada hiçbir makul sebep yokken, Sultan Abdülhamid’e karşı sınırsız bir nefret deryasına boğulacak kadar dalmıştır.

Kanun-ı Esasi’nin yürürlükten kaldırılması ve meclisin tatil edilmesi, Mithat Paşa ve arkadaşlarının saray çevresinden uzaklaştırılması, Yıldız’ın idareyi ele alması ve Abdülhamid’in yeni bir saray çevresi oluşturarak kendine özgü politikalar izlemeye başlaması ve nihayet saraydan ümit edilenlerin hayal kırıklığına sebebiyet vermesi onu saraya ve Abdülhamid’e karşı tavır almaya sevk etmiştir. Artık Tevfik Fikret’in Saray’a bakışı bütünüyle olumsuzdur.

Bu yeni dönemde gerek Sultan Abdülhamid’in kendisi gerekse ve özellikle saray çevresi zaten yoğun bir şairler saldırısı altında kalmıştır. Manzumenin her bir türünden üretilen zehirli oklar, Abdülhamid’in ve bendegânının göğsüne ve gönlüne saplanmak üzere Yıldız’a fırlatılmıştır.

Kısa bir süre önce en parlak ifadeler ve en şaşaalı kelimelerle Abdülhamid’i yere göğe sığdıramayan Tevfik Fikret, her ne olmuşsa olmuş, en ağır kelimeler, en galiz küfürler ve en hayâsız ifadelerle ona lanetler okumuş, ona karşı düzenlenen suikastı adeta ayakta alkışlamış, ölmedi diye üzülmüş, kederlenmiş, kahrolmuş ve Sultan Abdülhamid’in bir an evvel terk-i dünya etmesi temenni ve niyazında bulunmuştur.

İstanbul bağlamında “kanlı, kal’alı, zindanlı, menfur ve mel’un” şeklinde niteleyip lanetlediği Abdülhamid’e olumsuz manzumeler yazmaktan çekinmeyen Tevfik Fikret, yine ona karşı duyduğu nefret nedeniyle İngiltere’nin Türkiye üzerindeki emellerine körü körüne hizmet etme ihanetinde bulunmaktan da kaçınmamıştır.

Hüseyin Sîret, İsmail Safa ve Ubeydullah Efendi gibi bazı yakın dostlarının 1899 yılında İngiliz Sefaretine giderek Transval Savaşı’nda Boerlere karşı İngiltere’nin galibiyetini temenni beyanlı Elçi Sir Nicholas O’Connor’a takdim ettikleri metni Tevfik Fikret de imzalamıştır.

Tevfik Fikret’in Sultan Abdülhamid’e karşı duymuş olduğu nefret, tercih ettiği meşrep ve benimsediği hayat felsefesi bakımlarından bir dereceye kadar anlaşılabilir olmakla birlikte Mehmet Akif’in Yıldız Sarayı’na karşı duymuş olduğu husumet ve okumuş olduğu lanete makul bir gerekçe bulmak veya bu durumun izahını yapmak pek mümkün gözükmemektedir.

Dönemin hürriyetperverlerinden Türkçe öğretmeni Hersekli Hoca Kadri Efendinin etkisinde kaldığı ifade edilen Mehmet Akif, Sultan Abdülhamid ve idaresine gayet şiddetle muhalif bir tavır takınmıştır.

Özgürlüğüne son derece düşkün ve pervasız bir şair olan Akif ile iktidarının başarılı olması şansının siyasi gücün tek bir merkezde toplanması gerektiğine inanan ve bu yönde hiç tereddüt etmeden gerekli adımları atmış bulunan Sultan II. Abdülhamid aynı davanın temsilcileriydi.

Akif ve Abdülhamid, biri şair diğeri sultan olarak, her ikisi de muhafazakâr olmalarına rağmen, aralarındaki ilişki, özellikle Şair’in Sultan’a bakışı, hiç mi ama hiç iyi duygularla yüklü değildi.

Sultan Abdülhamid’in Mehmet Akif ’e karşı ne düşündüğüne tam olarak vakıf olamasak da, Akif’in Abdülhamid hakkındaki düşüncelerini oldukça açık ve kesin bir surette okumak mümkündür.

Akif Efendi, Abdülhamid idaresine muhalif olmuş, karşı durmuş ve duyduğu öfkeyi de bazen İstibdat ve Âsım gibi şiirlerinde, doğrudan doğruya ve pervasız bir şekilde; bazen de, Acem Şahı şiirinde olduğu gibi, dolaylı bir surette dile getirmeyi tercih etmiştir. Yine o, Âsım isimli eserinin sonlarında Abdülhamid’e karşı gayet aleni bir surette hakaret dili kullanmaktan kaçınmamıştır.

Aynı meşrep ve mezhepten birinin kendi saffında ve hatta saffın en başında yer alan ve daha önemlisi Müslümanların halifesi (halîfe-i rûy-i zemîn) olan birine karşı en galiz, en şedit, en ağır, en menfi ve en hadsiz kelimelere muhatap kılıp tavsif etmesi İslam ahlakı ve inancı ile hiçbir surette mütenasip değildir.

Akif, Abdülhamid’i  “baykuş, korkak, hayvan, merkep, zâlim, mel ’un, kızıl kâfir, hanımlar gibi saklanan, İblis’e rahmet okutan, müstebit” gibi menfi sıfatlarla nitelemekle yetinmemiş fakat aynı zamanda halkı, emirü’l-Mü’minîn ve halîfe-i rûy-i zemîne karşı dolaylı bir şekilde isyana da teşvik etmiştir.

Ağlasın inlesin de bir mazlûm

Olayım seyre sade ben mahkûm

Yalınız ben miyim fakat câni

Kim çıkıp, yapmayın! demişti, hani

Sustu herkes duyunca feryâdı

Kimsecikler yerinden oynamadı.

Ancak Akif Efendi, umduğu ve fakat vuku bulmadığı için sitem ettiği isyana öncülük etmek yerine çıkması halinde onu kenardan seyretmeyi tercih etmiş gözükmektedir. Değil kıyama öncülük etmek;

Çoktan beridir vardı benim bir derdim

Gideyim zâlimi îkaz edeyim isterdim

demesine rağmen gidip Abdülhamid’e ikazda bulunmaya cesaret edememiştir.

Ayrıca o, nefretini ve adavetini bazı şiirlerinde aleni olarak dile getirmekten çekinmiş, kapalı bir üslupla Abdülhamid’e hitap etmeyi tercih etmiştir.

Sahip olduğu dinî salâbet ve hassasiyeti nedeniyle İslam’ı temsil ve icrada kusurlu ve yanlış olarak görmesinden ötürü Sultan Abdülhamid’i acımasızca yerden yere vurup devrini bir devr-i müstebit, devr-i şeamet diye niteleyen Mehmet Akif her nedense aynı dinî hassasiyeti, taşıdığı itikadî hassasiyet ve hiddeti, ne sözlerinde ne de manzumelerinde, ne İttihat ve Terakki yönetimine ne de Cumhuriyet hükümetine karşı izhar edebilmiştir.

Hilafet kaldırılmış…

Emirü’l-Mü’minîn ve  halîfe-i rûy-i zemîn sindirilmiş ve sürgün edilmiş…

Tarikat ve zaviyeler kapatılmış…

Şer’î hukuk lağvedilerek beşerî hukuka geçilmiş…

Cumhuriyet ilan edilmiş…

Her şey değişmiş…

Ka’be Arabın olsun… Ve daha neler neler söylenmiş…

Batılılaşma adına radikal inkılaplar gerçekleştirilmiş…

Bütün bunlar ve yapılan sair şeyler karşısında Akif Efendi, belli ki sadece biraz daralmış… Darılmış… Ve küsüp Mısır’a gitmek kâfidir sanmış…

İnanç sahibi bir şahsiyet olduğuna hiç şüphe olmayan Akif’in Sultan Abdülhamid ve idaresine karşı sergilemiş olduğu muhalefeti, o taşkınlık ve gazabı öncelikle onun kişilik ve karakter yapısında görmek ve aramak doğru olsa gerekir. Ailevi durumu, yetiştiği ortam ve şartlar, döneminin hadiseleri, beklentileri, çaresizlikleri, kaynayan ama taşmaması gereken fakat bazen:

Nûr istiyoruz, sen bize yangın gönderiyorsun

Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun

Mademki ey adl-i ilâhî, yakacaktın

Yaksaydın ya mel’unları, tuttun bizi yaktın

Yetmez mi mus’ab olduğumuz bunca devâhî

Ağzım kurusun yok musun adl-i ilâhî

manzumesinde olduğu gibi eldeki ve avuçtakilerle gönüldekilerin gayr-ı muadil ve gayr-ı mütenasip olması nedeniyle, gayr-ı iradî bir şekilde taşıp, kelime ve mısralarda tecessümleşen bir hâlet-i rûhiye… sergilemiştir.

Bütün bu nedenler etkili olmakla birlikte onun Sultan Abdülhamid ve idaresine karşı duruşunun temelindeki esas etken galiba Meşrutiyetçi bir yönetim arayışı ve arzusundan kaynaklanmış olsa gerekir.

Sultan Abdülhamid ve idaresine muhalefetin belki en bariz muhalifleri Tevfik Fikret ve Mehmet Akif ise de dönemin diğer şair ve yazarlarının da farklı meşrep ve mezhepten olmalarına, farklı inanç ve sanat tercihlerine sahip bulunmalarına rağmen Sultan Abdülhamid aleyhtarlığında kaleme aldıkları şiirlerde ortak bir yaklaşım içerisinde olmuşlardır.

Batıcılığın savunucusu Tevfik Fikret’i, Türkçü şair Mehmet Emin ve İslâmcı Mehmet Akif’le ortak yaklaşıma iten etken; Recaîzade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmid, Fâik Âli, Celâl Sâhir ve Ahmet Haşim gibi sanatı bireysel plânda kabul eden şairleri de sosyal nitelikli eserler kaleme almaya sevk etmiştir.

Neticede farklı görüş ve yaklaşımlara sahip olmalarına rağmen, Saray’a ve hükümdara karşı ortak bir duygu ve yaklaşım oluşturabilmişler ve birbirlerine çok yakın ifade ve hükümlerle dönemlerinin idaresini yerebilmişlerdir.

 

Diğer Yazıları