30 Kasım 2020
7 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
4 sa 54 dk
Öğle'ye kalan süre
İmsak 06:31 Güneş 08:02 Öğle 12:58 İkindi 15:22 Akşam 17:44 Yatsı 19:09

“Demokrasi" ne şanssız bir sözcük

“Demokrasi” ve “özgürlük”, güzel anlamlı şanssız kavramlar.

Her ikisinin de yüzlerce tanımı var.

Her ikisi de ne kadar ihtiyaçsa o kadar kozmetik unsur.

Her ikisinden de söz edenlere, “hangi özgürlük” ya da “hangi demokrasi” sormak lazım oluyor.

Her ikisi de asla kişisel açıklanamaz ama son derece kişisel ele alınır.

Her ikisi de idealde vardır, gerçekte yoktur.

B. Barber günümüz demokrasisine, hükümetlerin halkın isteklerine arkasını dönmesi anlamında “cılız demokrasi” diyor.

T. Meyer, gerçeğin medya, medyanın da siyasetçiler tarafından manüple edilmesi anlamında “medya demokrasisi” diyor.

ABD akademisi para-seçim ilişkisini eleştirerek “ucuz demokrasi” diyor.

Sartori’nin dediği gibi, “Herkes demokrasinin yanında ama herkesin hangi demokraside anlaştığı muallak bir durum.”

Bunları yazdım çünkü;

Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, “Kaybedersem de gitmem” diyen Trump’a “Türkiye’de değilsiniz, Rusya’da değilsiniz, Suudi Arabistan’da değilsiniz. ABD’desiniz ve burası bir demokrasi” demiş ya.

Gülmekten öldüm.

Sanırsınız ABD’de demokrasi var.

Kongre seçimlerinde sandığa gitme oranı yüzde 50’ye bile varmıyor.

Başkanlık seçimlerinde yüzde 60.

Onu da sinema oyuncularının, popçuların desteğiyle sağlayabiliyorlar.

Sandığa gidilse sadece iki, bilemedin iki buçuk seçenek.

Dahası, iki parti de birbirinin aynı. Küçük farklarla “farklıymış tiyatrosu” oynanıyor.

Çin’e “Tik Tok’u sat, satmazsan yasaklarım” diyen ABD.

“Amazon.com kapınızı çaldığında, ne istiyorsa verin” diyen, büyüklerin küçüklere yaşama hakkı tanımadığı köpekbalıklarının ABD’si.

Şahane kadınların ve adamların filmlerde, obez mutsuzların ve evsizlerin gerçekte olduğu ABD.

Siyahların halâ “zenci” muamelesi gördüğü ABD.

Eskiden olsa Pelosi’ye inanan çok olurdu, Hollywood güçlüydü ve “ABD masalı” anlatılıyordu.

Tamam, bizim demokrasimiz de sıkıntılı. Mekanizmalar sorunlu.

Hak ve hukukta meseleler var.

Ne yapacağız, tüm dünya Danimarka’ya mı sığınacak?

Orada da intihar oranları yüksek.

Zaman öyle bir zaman ki, kendi çöplüğünüzü temizlemeden kimsenin çöplüğüne parmak sallamayın.

Hele hele laf hiç sokmayın.

Ülkeler için de böyle, kişiler için de böyle.

NEDEN ACABA?

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “Kahvede pişpirik oynansın diye yeni deste açılsın” derken, boşanmalarda “kahvehaneye giden koca” olgusunun önemli yer tuttuğunu neden düşünmez acaba?

Erkan Mumcu, yıllardır sustu sustu da, şimdi neden Jülide Ateş’in “40” programına konuk olup iç dökmek istedi acaba?

Yunanistan Cumhurbaşkanı Katerina Sakelaropulu’yu her gördüğümde neden Kara Murat/ Tarkan filmlerinin İmparatoriçesi Lale Belkıs’ı hatırlıyorum acaba?

Azerbaycan- Ermenistan savaşını fırsat bilip, Ermeni yurttaşlarımıza öfke kusanların ruh hastalığı üzerinde neden durulmuyor acaba?

Milli Savunma Üniversitesi’nin yüz yüze eğitim modeli neden diğer üniversitelerde de uygulanmaz acaba?

Anne-babalar ve öğretmenler, “Z kuşağı”nın dilini anlamak için neden özel bir çaba sarf etmiyorlar acaba?

Yorgun ve yaşlı Cüneyt Arkın’ın omuzuna başını koyup uyuyan Betül Hanımın görüntüsü bana neden huzur verdi acaba?

Aşık olmuş bir Cem Yılmaz’ın espri kalitesinin hayli düşmüş olması üzerine düşünen birileri neden yok acaba?

Hülya Avşar gibi insan sever biri, bir ada alıp izole olmak için neden 55 milyon TL‘yi gözden çıkarmak ister acaba?

Hande Erçel kendisine “bazlama surat” diyen birine, onu mahkemeye verecek kadar neden kızmış olabilir acaba?

Beşiktaş Teknik Direktörü Sergen Yalçın, “Camiamızdan özür diliyorum” demek yerine neden kendi özüne dönmeyi düşünmez acaba?

Bir soru sorulduğunda cevabım “bilmiyorum” olduğunda neden kimse bana inanmıyor acaba?

Ve neden, bir iletişimci olduğum halde herkes bana psikolog muamelesi gösteriyor acaba?

TRT HİÇ AÇIKLAMASA DAHA İYİYDİ

Rıdvan Dilmen açıklamalarıyla futbol dünyasının ortasına bombayı koydu.

O arada Ersin Düzen’in TRT ve TFF’den kazandığı paraları işaret etti.

Düzen’in TRT’den ayda 400 bin TL aldığı ortaya döküldü.

TRT yönetimi de çıktı Ersin Düzen’in ayda “26 bin TL” aldığını açıkladı.

Şaka gibi.

Bir spor yorumcusu aylık 26 bin TL hak edecek ne iş yapıyor olabilir, bu bir?

Geyik çevirmenin devlet kasasından, bizim cebimizden maliyetinin bu kadar yüksek olmaması gerekir, bu iki.

TRT’de spor yorumlayan bir adamın başta TFF olmak üzere maaşla iş yapmaması gerekir, bu da üç.

“ŞEYTAN”, ŞEYTAN OLALI

Rıdvan Dilmen, 40 yıldır “Şeytan Rıdvan” olarak ekmek yedi.

Şimdi çıkmış “Ben şeytan değilim” diyor.

Bu itiraz tuhaf.

Daha tuhafı yıllar yılı dengelerin adamı olup, “fincancı katırlarını ürkütmeme” pozisyonunda işleri yürütüp, şimdi mikser gibi ortamı karıştırması.

Diyorlar ki arkasında Ali Koç var.

“Futbolu ve medyayı dizayn etmeye çalışılıyor.”

İyi de, yeni zamanlarda zemin ince bir buz tabakası. Herkes için, her an kırılabilir, neyin dizaynı?

Bir de şu var, yıllardır yazdığım federasyonlar, gazeteciler ve kulüpler arasındaki kirli ilişkiler biraz daha ortaya saçılmış oldu.

Belki Rıdvan’ın hedef aldığı Spor Bakanı bunu fırsat bilir de çomağı biraz daha içeriye sokabilir.

İşte o zaman gencecik çocukların, şahane yeteneklerin nasıl harcandığı, haklarının nasıl yendiği de ortaya çıkabilir.

Umut işte, fakirin ekmeği.

AKLIMDA KALAN

Yapmak isteyip yapamadığım az şeyden biri: 2009 yılıydı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası-Ankara Üniversitesi “19 Mayıs Gençlik Konseri” organize ediyordum. En büyük hayalim Neşet Ertaş’ın CSO eşliğinde konser vermesiydi. CSO yönetimi Ertaş nota bilmiyor diye kabul etmemişti. Tüm isteklerime “olur” diyen CSO bunu kabul etmedi. Büyük şef Rengim Gökmen hatırlar o günü. Halbuki o gün de dedim, bugün de diyorum nota bilmesi gerekmiyordu. Geçen hafta ölüm yıldönümüydü ya, hatırladım. Bu, içimde ukdedir.

Yorumlar
Diğer Yazıları