online visitors
16 Temmuz 2020
19 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
6 sa 51 dk
Öğle'ye kalan süre
İmsak 03:46 Güneş 05:39 Öğle 13:15 İkindi 17:13 Akşam 20:42 Yatsı 22:26

Nuran Yıldız [email protected]

'Caretta Caretta'lar gibi denize ulaşmak lazım

İnsan doğası gereği suya yakın olmak ister.

Kıyı Kanunu, Madde 5:

“Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır.”

Şezlongların günlük 1000 TL’ye kiralandığı konuşuluyor, bu yasa konuşulmuyor.

“Eşit ve serbest olarak” yararlanmaya açık sahil şeritleri işletmelerin, otellerin, lüks sitelerin işgali altında.

Marmaris’ten Bodrum’a, Çeşme’den Fethiye’ye öyle.

Gidin Antalya’nın ilçelerine. Tüm güzel sahiller büyük oteller tarafından işgâl edilmiş.

Kıyı Kanunu Madde 6 net:

“Kıyı, herkesin eşitlik ve serbestlikle yararlanmasına açık olup, buralarda hiçbir yapı yapılamaz; duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engeller oluşturulamaz.”

Kapı gibi 8. Madde var bir de:

“(Sahil şeridinde) duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engeller oluşturulamaz.”

Bırakın sahili, yüksek duvarlar nedeniyle denizi görmenize bile engel olunmuş çoğu yerde.

Girmeye, “sahile ulaşacaktım” demeye kalkın kapıdaki görevliye, görün başınıza neler geliyor.

Dahası var, Madde 6’nın ek fıkrası:

“Kıyının kumluk veya çakıllık olduğu alanlarda denize girme, güneşlenme, amatör su sporları gibi faaliyetlerin gerçekleştirilmesine yönelik rekreatif amaçlı iskele yapılamaz.”

Bodrum yarımadasında bu maddeyi çiğnemeyen işletme neredeyse yok.

Güneşlenmekten geçtim, iskeleden denize atlamaya kalkın, beş görevli paçanıza yapışır.

“Deniz herkesin kardeşim” deyin, “ama iskele bizim” cevabını alırsınız.

“İyi de iskeleyi bağladığın kıyı, iskelenin altı da benim” deyin de görün başınıza neler geliyor?

Barselona sahillerini görün bir de. Şahane kumlarıyla boydan boya tüm plajlar halkın.

İktidarı, muhalefeti seyrediyor, halkın kıyılara ulaşmasına engel olanlara “Hayırdır birader?” demiyor.

Hadi işin içerisinde bikinili, mayolu kadın var diye (ki onların da bir kısmı AK Parti seçmeni) Hükümet konuya Fransız.

Peki, kıyıların önemli kısmını kazanan CHP neden konuya girmez?

Bilmezler mi ki, zenginlerin oy sayısı belli, şezlong parası olmayanların oy sayısı derya deniz.

Caretta caretta’lar denize ulaşsın diye çırpındığımız gibi, halkın da kanunen hakkı olan kıyıya ve denize ulaşması sağlanmalı.

TOPLUM BİLİM KURULU NTV SEYREDİYOR

Osman Müftüoğlu hoca ile NTV’deki yayınından önce sohbet ettik.

Kendisi de bunu, ismimi vermeden yayında söyledi zaten.

Koronavirüs yol haritasını bu konuda bir araştırma yapmadan çıkaramayız dedik.

Osman hoca yayında, bana atfederek “Böyle durumlarda araştırma verileri dikiz aynası işlevi görür” ifademin altını çizdi.

Sonra ne oldu?

Toplum Bilim Kurulu ya da o sırada NTV’yi izleyen bir Sağlık Bakanlığı görevlisi “koronavirüs algı araştırması” yapmaya karar verdi.

Bunu öğrenince aklımdan geçen:

Fikrim yerini bulsun, millete yararı dokunsun da nasıl olursa olsun.

BENCE

Bir, herkesin Devlet Bahçeli gibi bir dostu olmalı. Kime arka çıkarsa ona bir şey olmuyor.

İki, ülkemizde koronayla mücadele stratejisi sanırım değişti. “Hastalanan hastalansın, kurtulanlar bizimdir” dendi. Parklar, bahçeler, toplu taşımalar, kafeler maskesiz, mesafesiz o biçim.

Üç, Fatih Sultan Mehmed tablosunun alınması iyi işti. Fakat. Tabloda padişahın yanındaki genç adamın kim olduğunu bilmeyen, ekranlarda boy göstermekten geri durmayan tarihçilere “medyatik tarihçi” deyip geçelim.

Dört, AK Parti’nin aklı şaşmış gibi. Nerede oy varsa elinin tersiyle itiyor. Fındıklı’da Atatürk Bahçesi adını sorun yapıyor. İmamoğlu’nun 5 bin taksi projesi üstüne el artırıp plaka mafyasına son verme kararı almıyor.

Beş, son zamanların en şahane işini Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş yaptı. Kağıt toplayıcıların tamamını “geri dönüşüm işçisi” olarak sigortalama kararı aldı.

Altı, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in hijyen ve sağlıklı beslenme kurallarına uyan restoranlar için “fıstık gibi” projesi çok doğru iş olmuş.

Yedi, Canan Kaftancıoğlu hapse girerse, hapisteyken de daha güler yüzlü daha sosyal medyasız yaşamayı öğrenirse yeni bir genel başkan adayı doğmuş olur.

Sekiz, İçişleri Bakanı ya da Emniyet Genel Müdürü, hafif ticari araçların kazaya karışma oranlarını açıklasa iyi olur. O oran, yeni bir düzenleme gerektirecek gibi.

Dokuz, atalık tohum bankası kuran Nardane Kuşçu olağanüstü ve benim de olmak istediğim kadın. Atalık tohum kimlerdeyse gelecek onlarındır.

On, Tele1’de Merdan Yanardağ’ın Padişah Abdülhamid’e “aşağılık” demesi üzerine kıyamet koptu, hakaret yarışı başladı. Hakaretler içinde, Yanardağ’ı en gıcık edeni Fatih Altaylı’nın onu Kadir Mısıroğlu ile bir tutması olmuştur.

Onbir, Japonya’nın Kanagawa eyaletinde yürürken cep telefonu kullanmanın yasaklanmış olması acilen ülkemizde de uygulanmalı.

Oniki, Ertuğrul Özkök köşesinde “vongole”den söz ederek “beni herkes okumasın” diye bir set çekti.

Onüç, Beren Saat özel yaşamına dair tweet’lerle kendisini var etmeye çalışarak, mucizevi kariyerine yazık ediyor.

Ondört, arabalı konser kadar saçma sapan bir iş yok. O saçmalığa o kadar para verecek o kadar insan olması daha da büyük bir saçmalık.

HER CANLI BİR GÜN İLETİŞİM KRİZİNİ TADIYOR

Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, arkadaşları yağmur altında beklerken, Anıtkabir izni alamazken Anıtkabir’e gidip bir de sosyal medyadan fotoğraf paylaştı ya.

Sonra da protesto edildi.

Çıktı televizyona, “Paylaşmaz olsaydım o fotoğrafı” diye açık yüreklilikle konuşunca aklımdan üç cümle geçti;

Bir, onun kadar iletişimini titizlikle yöneten biri bile iletişim kazası yaşıyorsa herkes yaşayabilir.

İki, protesto edilmesindeki tek neden o fotoğraf değildi.

Üç, “yöneticiler sosyal medya kullanımından uzak dursun” demekten dilimde tüy bitti.

ŞUNLARI SORUP GİDEYİM

Bir Ali Ağaoğlu vardı, ne oldu ona? Hani yediği önünde yemediği arkasındaydı, hani her gün yeni bir genç kızla, yeni bir otomobilde pozlar veriyordu?

Yaşıyor mu, iyi mi? Kayboluverdi ortalıktan da.

İbrahim Tatlıses’in, “beni tehdit ediyor” diye şikâyetçi olduğu oğluyla barışması, size de “kurt kocayınca kuzuların maskarası olur” sözünü hatırlatmıyor mu?

Ne zaman yeni bir albüm için “nefis, şahane” deseler o albümü dinleyince hayal kırıklığına uğrarım.

Sertap Erener’in son albümü için de aynı şeyleri söylüyorlar. Sahi, iyi mi, nefis mi, şahane mi?

KOÇ “MUHTEMELEN” GİDER

Fenerbahçe Basketbol takımının efsane koçu Obradoviç’in ayrılışı üzerine Milliyet şahane bir başlık attı: “Yanlış Koç Gitti.”

Ali Koç’un ya berbat iletişim danışmanları var ya da Ali Bey yaramaz çocuklar gibi hiç söz dinlemiyor.

İnsan “Bir futbolcuya Fenerbahçe talip olursa muhtemelen alan Fenerbahçe olur” der mi?

Tüm cümleyi bir “muhtemelen”e öldürtür mü?

İLK AŞKLARIN ŞARKILARI

İlk aşklar erken yaşlara denk gelir.

Sözcüklerin hükümranı değilsinizdir o yaşlarda. Duygu yoğunluğunuzu şarkılarla aşmaya çalışırsınız.

O aşkların fonunda hep bir şarkı, şarkıcı vardır. Yaş ilerledikçe onları duyduğunuzda gülümsersiniz, uzaklara gidersiniz.

Bizim ilk aşk mevsimimizde Zerrin Özer vardı, “Dünya Tatlısı”yla, “O Yaz”ıyla.

Nil Burak vardı “Tatlı Tatlı”sıyla.

Nostalji eskiye özlemse, özlenen sadece şarkılar değil, o eski aşkların naifliği de.

AKLIMDA KALAN

İki şeyde “online” olmaz: Birincisi eğitimdir. Eğitimin “online”ı olmaz. Olursa kendimizi kandırmış oluruz. Teknik alt yapının uygun olması her şeye uygulanacağı anlamına gelmez, gelmemelidir. Dolayısıyla geçen hafta Nuran Çakmakçı’da okuduğum “online staj” falan nedir ya? İkincisi, ilişkilerdir. İlişki insanla insan arasında kurulan bir şeydir. İnsanla makine arasında ve makine aracılığıyla kurulmaz. Kurulursa onun adı “temas” olur ama ilişki olmaz.

Yorumlar
Diğer Yazıları