14 Kasım 2019
16 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
25 dk
Güneş'e kalan süre
İmsak 06:15 Güneş 07:43 Öğle 12:53 İkindi 15:30 Akşam 17:54 Yatsı 19:17
Röportaj

Hayati İnanç: "Bütün mesele namusumuzla sandığa gitmektir"

SuperHaber röportaj editörü Hülya Okur, avukat, yayıncı, yönetici, denetçi, öğretmen ve TRT'de "Can Veren Pervaneler" programını sunucusu Hayati İnanç'la hafta sonu gerçekleştirilecek seçim ve İstanbul'un Türkiye siyaseti için önemini konuştu. "Bütün mesele namusumuzla sandığa gitmektir" diyen İnanç, CHP adayı Ekrem İmamoğlu için "Güven telkin etmiyor" ifadesini kullandı.

Türkün kendine inancını yeniden kazanma çabalarını hızlandırdığı günümüze ışık tutuyor Hayati İnanç birçok tespiti ile...

“Büyüklüğümüze inanmak bizi sarhoş ediyor" diyen İnanç, bu topraklarda bin yıldır hüküm sürdüğümüzü hatırlatıp, "İlk devlet başkanım Tuğrul Bey, sonuncusu Recep Tayyip Erdoğan” ifadesini kullanıyor.

Sonra da uyarıyor “199 yıldır kümeste horozun çoğalması için çok şey yapıldı. Türk’e hücum edecekleri 3 noktayı biliyorlardı” diyor ve bu noktaları da tek tek anlatıyor.

"İstanbul çok özel bir yerdir. Düşmanımız çoktur çünkü yarimiz güzeldir. Sistemli bir şeyle karşı karşıyayız. Yıkım projesini cebinde gezdirenlerin yapım projesi yoktur" diyen İnanç, Ekrem İmamoğlu'nun güven telkin etmediğinin altını çizip, "Ekrem İmamoğlu’nun sevgi pıtırcığı rolleri oynadığı açık. Milletçe akıllı olmalıyız. Bütün mesele namusumuzla sandığa gitmektir" ifadesini kullandı. 

Türkiye'nin ali menfaatleri konusundaki tutumu ile ilgili CHP'yi de eleştiren İnanç, "CHP diye bir dava, iddia yoktur. Allah, ümmedi Muhammedi CHP’den muhafaza buyursun" diye konuştu.

"Asrın silahı ile silahlanmak lazım" diyen ve sosyal medya ile sinemayı daha güçlü bir şekilde kullanmamız gerektiğini ifade eden Hayati İnanç, "Sinemayı hafife almak, hafifliktir" dedi. 

İşte Hülya Okur'un soruları ve Hayati İnanç'ın çok konuşulacak cevapları...

“BENDEN GİZLENEN BİR ALEM VARDI”

“BİZİM ZENGİNLİĞİMİZDEN BİZDEN BAŞKA HERKES HABERDAR”

Lisede edebiyat dersinde önünüze konan Fuzuli’nin beytinin manasıydı: Ben senin kimi, neyi sevdiğine değil, niçin sevdiğine bakarım. Ben senin neye yöneldiğine değil niçin yöneldiğine bakarım…Sizin yönelişiniz o andan itibaren mi başladı?

Denizli’nin Çameli kazasındanım ben. 2500 nüfuslu bir ilçe; gariplik, dünyaya kapalılık, orayı tanımlayan ifadeler olur. Bir gün anam sac üzerinde ekmek yaparken, ahşap labıtlarla çeviriyor, kendi kendine mırıldandı: Kocasından korkan yüzünü, Allah’tan korkan özünü, dedi. Ana sen ne dedin dedim, kocasından korkan kadın bu ekmeği yaparken yüzünü pişirir dedi, kocası da ona bir aferin der, ama özü pişmediyse yiyene dokunur, halbuki Allah’tan korkan bu aferine aldırış etmez, özüne kadar pişirir, sağlıklı olur, gösterişli olmaz. Ben bu sözü birinci ihlas dersi olarak aldım. Özünü mü, yüzünü mü? Annem ekmeğin üzerinden söylüyor ama bunu hayata uyguladığınız zaman şunu görüyoruz: Eğer insanlardan çekinirseniz, yüzünüzü süslersiniz, Allah’a kulluk ederseniz özünüzü süslersiniz. Anam okuma yazması yokken bu irfanı bin yıllık Anadolu açık öğretiminde talebe oldu. Bizim için zaruri eğitim sistemi budur.

İkinci ihlas dersi ise; 90 yaşındaki Fazlı Hocam vardı, bütün servetini tahsis ederek çok güzel bir cami yapılmasını sağlamış, bir gün hocaya şükranlarımı ilettiğimde, “Oğlum, servetini harcadın cami yaptırdın diyorsun ya, insanlar şimdi böyle söylüyor ama yarın mahşerde bana benim için ne getirdin ey Fazlı kulum denildiğinde bu camiyi işaret ettiğimde, sen onu insanlar desin, aferin almak için yaptın, ücretini dünyada tahsil ettin, sana burada bir karşılık yok derse benim halim nice olur”  diyerek uzun uzun ağlaması oldu.

Üçüncü ihlas dersi...1972, babam ilkokul mezunu, arzuhalci, yazdığı bir dilekçeye para ödemeden gitmek isteyen dostuna sitem makamında bir beyit mırıldandı: Bende yok sabr-ı sükun, sende vefadan zerre, iki yoktan ne çıkar, fikredelim bir kerre, dedi. Dondum kaldım. O kadar yakışıklı bir şiirsellik vardı ki, Nabi’nin şiiri olduğunu söyledi, 1700’lerde vefat etmiş, büyük şairdir, dedi. Bu heybet nefesimi kesti. Klasik edebiyatımızı, divan şiirini ve büyük ustaları böylelikle tanıdım, peşlerine düştüm. Ve şunu gördüm: Benden gizlenen bir alem vardı. İradi ve ihtiyari olarak benim o dünyaya bakmam istenmiyor sanki, ne oluyorsunuz dedim. Almanların mütefekkiri Goethe, Baki ve Fuzuli hastası. Onları takliden Doğu-Batı Divanı diye bir eser vermiştir. Bizim zenginliğimizden bizden başka herkes haberdar.

“RUH DÜNYAMA MELANKOLİ HAKİM”

Benden gizlenen bir alem dediniz ama gizlenmeyen bir aleme de daldınız. Avukatlığın yanı sıra yayıncılık, yöneticilik, denetçilik, öğretmenlik, sunuculuk yaptınız. En sonunda hayata şiirle bakmaya yönelmenizin melankolik yapınızla ilgisi var mı?

Beni melankolik olarak tarif etmeniz orijinal oldu, kimse öyle dememişti. Doğrudur, isabet var. Düşünce, ruh dünyama bir miktar melankoli hakim, realist olamıyorum, rakamlarla aramı iyi tutamıyorum, 4. boyutun kafasını zorlar bir hayat tarzım var. Siz kibarca melankoli diyorsunuz, etrafımda "uçmuş bu adam" diyen de var. Bizim hanımefendiye sorsanız, “Odasına çekilir, kitapların arasında, bir güler bir ağlar, aklına bir şey oldu belki ama belli etmiyor” diyecektir. Ne etkili oldu, "şiir sözün ufku, naat şiirin ufkudur. “ Her gece rüyamı yazan sihirbaz, Tutuyor önümde bir mavi ışık” diyen Necip Fazıl’ın çilede terennüm ettiği mesele. Büyüleyici, kaçak, cazip. Ve size yaşadığınız şu 3 boyutlu alemin dışından müjdeler veriyor. Biraz kokusunu aldığınız zaman onun peşine düşüyorsunuz. Ruhani bir kokuyu duyar gibi. Bizimkilerde öyle bir zenginlik arz ediyor ki, gidince kendilerine soracağım. Batının filozofları arıyorlar da bizimkiler bulmuş. Aşık Veysel sazı kucağına yatırmış çocuk gibi, kulpu sabit duruyor, sağ eliyle karnını kurcalıyor, soruyorlar: Adamlar kulpunda dolaşırken neredeyse kas yapıyorlar, sen elini oynatmıyorsun ama istediğinde buluyorsun bu nasıl oluyor? “Onlar benim bulduğumu arıyorlar evlat” diyor.  Bizim alimlerde bu var; kendinden emin, rahat, müsterih. İnsanlara saadetin haberlerini veriyorlar, işte geldik gidiyoruz diyorlar, o yüzden anlatımları verimli oluyor.

“GENÇLERİMİZDE YOĞUNLUK VE DİKKAT YOK”

Gidince soracağım dediniz ama yaşarken de sorma şansına sahiptiniz mesela Necip Fazıl. Ölüm ilanıyla’ Genç adam yolumu adım adım bilirsin. Erken gel, beni evde bulamayabilirsin’ size mesaj verdiğini düşündüğünüz. Uzakta olduklarında yolları daha mı kolay bulunuyor?

İnsan sahip olduğu şeyin kıymetini bilmediği bir hastalıkla mağlup. Aşkın ön şartı ayrılık acısı çekmektir. İnsanın en büyük sevgilisi nefsidir, ayrılık acısı çekmediği için kimse nefse serenat yapmıyor. Aşk kavuşamama hali ve kavuşma arzusu. Trenden 300 metre mesafedeydi, belki sert konuşurdu, belki yakın mesafeden megalomaniye şahit olurdum ama ben cesaret edemedim. Gazetede o resmi görünce çok şaşırdım. Dünya ayrılık dünyası Hülya Hanım. Burada hep böyle olacak. Özlem, hasret var, kavuşma yok, doyumluk değil tadımlık. Ben kendimi Necip Fazıl merhumun mektebinin mensupları arasında sayarım. Çok yoğun bir dikkatle dinledim. Gençlerimizde o yoğunluk ve dikkat yok.

“MAKSADA SADIK KALDIM”

Klasik eserlerden aldığınız balı, çocukların, gençlerin zihinlerine Berceste Beyitler’den örneklerle, cilt cilt "Can Veren Pervaneler" yazarak bırakıyorsunuz. Orijinal eserlerin aslına mı, maksadına mı sadık kaldınız?

Ben maksada sadık kaldım. Akademik değerinin yüksek olması gibi bir kaygı gütmedim. Baki, Nabi merhumun beyitindeki hissiyatı kuvvetli bir tahminle de olsa anlayabiliyorum çünkü aynı kitaplara baş eğdik. Ben web sayfama iki kitap vasiyet için koydum. Klasik eserler. Ortak dil var. Galip, Nabi merhumun aslında ne söylediğini Türkçe'den Türkçe'ye tercüme şeklinde, gençlere düşünce sipariş ediyorum. 50 yıl önceki Türkçe bugün Fransızca’dan daha uzak, neden bir düşün. Dünyanın hiçbir yerinde aynı dil içerisinde bu kadar tercümeye ihtiyaç yokken sende niye var, demek ki bir kırılma yaşanmış. Can Veren Pervaneler, 5 cilt, okuyucusuna pek bir şey sağlamaz ama merak uyandırır, benim bildiğim bir şeyi söylüyormuş da farkında değilmişiz, ağzımızın tadı kaçmış, yoksa onlar bizim kültürümüzü inşa eden devler.

“DİPLOMAYI BİR ŞEY ZANNEDİYORUZ”

“EĞİTİM SİSTEMİNİN İKİ SORUNU VAR: EĞİTİM VE SİSTEM”

Türkçe’den Türkçe’ye tercüme dediniz de… Bazen bunu nasıl anlamazsınız şeklinde serzenişiniz de oluyor. Mesela Yahya Kemal Beyatlı’nın, Ali Emiri’yi yazdığı gazelde ’Geçmişin nasihatine ihtiyacın olmadan aldığın diplomanın da kıymeti yok ey delikanlı! Nereden bulacağım diye dert etme, Ali Emir’in önüne git de diz çök!’ sözlerindeki kastının Millet Kütüphanesi’ne uğraması olduğunu sizden öğrendik. Bu beyitlerin anlaşılır hale gelememesinin altında eğitim sistemi mi yatıyor, meraksızlığımız mı?

Eğitim sistemi burada çok başat rol oynuyor. Eski Milli Eğitim Bakanı Müsteşarı bir arkadaşım, “Eğitim sisteminin sorunlarını sizden dinleyebilir miyim hocam?” dedi. Ben de eğitim sisteminin sadece iki problemi var, sadece eğitim ve sistem dedim. Sana da bir şey sormaya gelmiyor, dedi. Okula aldığımız çocukları, bir iş edindirme hevesiyle alıyoruz, bu çok yanlış. Meslek kursu değil bu. Hali hazırda okuyan öğrencilerin %10 yetecek aslında. Diplomayı bir şey zannediyoruz. Çocuk diplomayı alınca hakikaten o hakkın sahibi görüyor kendini, küçük işi beğenmiyor, herhangi bir eleştiriye kapanıyor. Çocukların üniversitede oyaladığını kadar sanayi içerisinde vakit geçirmelerini sağlasak bir şey olacak ve bunu da küçümsemeyi öğrenmeliyiz.

“BENİM SÖYLEDİĞİM GENÇLERİN ŞİİR YAZMASI DEĞİL”

“YENİ BİR ŞEY SÖYLEYECEKSENİZ DE, ESKİYİ BİLMENİZ GEREKİYOR”

Mesleki boyutu ilerleyecek gibi ama edebiyat? Siz “İnsanları edebiyattan başka hiç bir görüş tam anlamıyla anlatamaz. İdeolojiler, beyinlere giydirilmiş deli gömleğidir” diyorsunuz. Edebiyatta büyük bir boşluk var. Hatta 1000 yıllık Anadolu macerası,  900 yıla yakın bir imparatorluk, ve ona bağlanan 52 devlet, İlim dilimiz Arapçanın, sohbette edebiyat dili Farsça ve Devlet dilimiz Türkçemizle bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan Osmanlı Türkçesi. Bunun da şiir kısmı Divan Edebiyatı. Sizin tabirinizle “zengin ve öksüz” divan edebiyatının geçmişten günümüze etkisi sona ererse ne olur?

Konferanslarımızı dinleyen bazı delikanlıların oturup şiir yazdığını görüyorum. Benim söylediğim bu değil. Anlamak mesele. Yazılacaklar yazıldı söylenecekler söylendi. Yeni bir şey söyleyecekseniz de eskiyi bilmeniz gerekiyor. Ziya Gökalp ile Yahya Kemal arasında bir tartışma çıkmıştı. Ziya Gökalp; sen eskiye düşkünsün, senden bir şey çıkmaz manasında: “Harabisin harabati değilsin, Gözün mazidedir âti değildin” deyince, Yahya Kemal’in cevabı çok parlaktır: Ne harâbî ne harabatiyim, Kökü mazide olan âtiyim. Köklerle beslenerek diye bir şey diyebilirsiniz. Her ağacın üstünde gördüğünüz yüksekliği kadar yer altında kökleri vardır. Divan edebiyatı biter mi, bitebilir, koskoca Osmanlı devleti tarihe mal olmuş, her şey başlar, biter. O mesele değil ama biz alacağımızı almalı, birikimimizi sağlamalı, yeni döneme yeni bir projeksiyon tutabilmeliyiz. Ama ondan haberdar olmadan bunu yapamayız.

“LİSANIMIZDA ÇOK BÜYÜK ZAYIFLIK VAR”

Yeni Nabilerin, Bakilerin çıkmayışının altında bu mu yatıyor?

Bir bu, bir de lisan zaafı. Lisanımızda çok büyük zayıflık var. TRT’deki bir programda sunucu, stres kelimesini kullanmadığım için ikazda bulundu. Eski kelimeleri özellikle mi kullanıyorsunuz dedi, bu köşeye sıkıştırma hamlesi. Stres kelimesi Türkçeye gireli 40 yılı aşmadı ama bu kelime geldikten sonra neleri unuttuğumuza bakın, gam, keder, efkar, dert, elem...vs tamamını silip, hepsinin yerine stresle idare ederseniz beni strese sokarsınız, dedim. Derdini kelimelerle anlatamayan dövüşüyor. Söz yetmediği zaman kavga, kaos, mahkeme kaçınılmazdır, bu kadar boşanma davası boşuna değil. Vahim derecede geçimsizlik yaşıyoruz, hem özel, hem iş hayatımızda.

“EZBERLEDİKLERİM BENİM DİLİM”

Sizin sürekli geçmişe dem vurmanızın altında da bu hasletler yatıyor. Bir sohbetinizde IV. Murat ile içki içtiğini gördüğü Bekri Mustafa’ya yaklaştığında “Allah’ın ayıpları örten ismiyle “Settarul uyub” dediğini Bekri’nin “Gaffarul zulut, Allah affetsin" diye karşıladığını anlatmıştınız. O dönemi anlatırken, sarhoşunda bile bir bilinç ve ilim olduğunu vurguluyorsunuz. Bu dönemde böyle değil.

Hocam 5000, 7000 beyti nasıl ezberledin diyorlar, ben Çinceden bir metin ezberlemedim ki, benim başka bir şeyim yok, lisanım yoksa başka bir şeyim yok. Mesele, o kelimeler benim dilim mi değil mi?

“FUZULİ SARAYI UZAKTAN GÖRMEDİ”

Evet siz “Bir toplumu yok etmenin yolu o toplumun lisanını bozmaktır” dersiniz. Bu edebiyatın halktan kopuk, yüksek zümreye hitap eden, sadece padişahların anladığı türünden yanlış bilgileri de zihinlerden silmeye çalıştınız. Çünkü bu edebiyatın söz ustaları halkın ta kendisi dediniz.

10 bin divan şairimiz var. Ben bunların 3 binine ulaştım. Gördüğüm şey, 10 bin divan şairinin saray ile irtibatı olanı %10’a tekabül etmez. En büyük divan şairimiz Fuzuli, sarayı uzaktan görmedi. Elini vicdanına koy. Bal gibi halk adamı ve üstelik epeyi fakir. Yozgatlı Fenni ve Hüzni ne sarayı İstanbul’u görmediler. Zaten saray da yoktu. Bu kolaycı bir yaklaşım. Bizde baba, komşusuna “İngilizce okuyor amcası” der, sanki bu bir övgü, çocukta bunu bir şey zannediyor, İngilizce lazımsa öğrenilir ama bakarsın Çince lazım olur, bu mahkumiyet, kompleks neyin nesi? Bu nereden geldiğini bilememenin bir tezahürü.

“BÜYÜKLÜĞÜMÜZE İNANMAK BİZİ SARHOŞ EDİYOR”

“İLK DEVLET BAŞKANIM TUĞRUL BEY, SONUNCUSU RECEP TAYYİP ERDOĞAN’DIR”

Acaba bir dayatmada mı var? Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, 29 Nisan 1916’da Irak’ta Osmanlı’nın İngiliz ordusunu yendiği Kut’ül Amare savaşıyla ilgili, “Kut’ül Amare’yi yeni nesillerden adeta sakladılar” demişti. Sizin amacınızda bu saklı gerçekleri ortaya çıkartmak mı?

Her şey bildiğimiz gibi değil. Reisi Cumhur’un bir sözü: En Büyük tehdit bizim için düşmanlarımızın gücü ve büyüklüğü değil, içimizdeki bir çok kişiye kendimizi anlatamama, tehlikeyi haber verememe, ön yargıları aşamama problemi. Büyüklüğümüze inanmak bizi sarhoş ediyor, korkutuyor. Şimdi sırası mı falan, gibi bir psikolojiye sevk ediyor. Hazırlıksız biçimde meydana atılıp, boyundan büyük işlere kalkışıp hezimete davet etmek istemiyorum ama bilmeliyiz ki, 1040 senesinden beri bu coğrafyadayız. Devlet, millet, vatan ve din sabit olmak üzere 1000 yıl geçirdik, değişen yönetim biçimidir, benim devlet başkanlarımın birincisinin adı Tuğrul Bey, sonuncusunun adı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bu hikayeyi mutlaka kavramamız ve özümsememiz lazım. Fatih Camii'nin altındaki milli kütüphaneyi meraklı gençlerimize en azından turistik bir ziyaret ile görmelerini tavsiye ederim. İçerideki kitaplar Türkçedir, sen Türksün gösterişli bir diploman da var. Bir düşün, bu kadar Türkçe kitaptan uzak olmak komik olmuyor mu?

“ŞEYH GALİP’İ DİNLESELER AŞAĞILIK KOMPLEKSLERİNDEN ARINACAKLAR”

“KİŞİSEL GELİŞİM UZMANLARI….AYIP OLUYOR”

Büyüklüğümüzü kabul edemememizi çok değişik betimlemelerle anlatıyorsunuz. Yeni Türkiye ve kültür panellerinde konuşmacıydınız. Siz Olympos’un çocukları, Hira’nın evlatlarını asla kabul etmeyecek diyerek, dost bildiklerimizin dost olmadıklarını hatırlatmalarına dikkat çekiyorsunuz. Büyük Türkiye’yi içimizdekilerinin istememe nedeni ne?

Tamamen kompleks. Şairlerimiz içinde Şeyh Galip, liselerde 48 mısra için bir ders yılı ayrılsa, sene sonunda dinleme zahmetinde bulunan bütün öğrencilerimizde, aşağılık kompleksinden arınmış, kodlarını çözmüş, adaletle bakabilen, örnek olabilen bir tip çıkacak karşımıza. Çünkü Şeyh Galip 48 mısrada insanın bütün hikayesini, tamamen bize ait kodlamalarla deşifre etmiş. Bir de öğretmenlerimizin kendilerini yetiştirip heyecanla, zevkle, şevkle bu meseleye sarılmalarına ihtiyaç var. Biz bu bağlamda Avrupa'dan Amerika'dan gelen kişisel gelişim uzmanlarının nasihatlerine kulak tutmayı bir şey zannediyoruz. Ayıp oluyor. Benim onlara şunu diyesim var: Bir dakika sen ne ara geliştin de bizim haberimiz olmadı? Biz sizin medeniyetinizi tanıyoruz, sömürge esaslıdır, gücü gücü yetene ilkesi hakimdir. Sizin bana akıl vermeden evvel  yaptığınız haksızlıktan, zulümden tövbe etmeniz gerekir. Sen giderken biz geliyorduk. noktasında olmamız lazım. Bu doğrudan bizim kendimizle tanışmamıza bağlıdır. Divan edebiyatı bunun en parlak göstergesi olduğu için oradayım ben. Yoksa bu bir zorunluluk değil. Einstein:  Sizden bir farkım varsa biraz meraklıyım, demişti. Biraz meraklıyım işte.

“199 YILDIR KÜMESTE HOROZUN ÇOĞALMASI İÇİN ÇOK ŞEY YAPILDI”

“TÜRK’E HÜCUM EDECEKLERİ 3 NOKTAYI BİLİYORLARDI”

Sayın Cumhurbaşkanı FETÖ’ye karşı darbe öncesi Türk toplumunu uyarmasına rağmen bu gerçekliğin o acı tabloyu yaşamadan anlaşılması pek mümkün olmadı. Kuran’a, İslam’a hakim olunsaydı o tuzağa düşülmezdi, teziyle ilgili ne söylemek istersiniz...

Dinimizi iyi ve doğru kaynaklardan doğru öğrendiğimiz takdirde hem divan edebiyatını düzgün anlama imkanına kavuşuruz hem de FETÖ gibi fitnelere, tuzaklara düşmeyiz. Din bilgisindeki zaafımızdır bizi o tuzağa düşüren. Halbuki 1000 yıllık geleneğe tabi ve teslim olarak dosdoğru İslamın öğrenileceği coğrafya burasıdır. Bu milletin çok enteresan bir özelliği var. Dini İslam yeryüzüne geldiğinden beri millet olarak komple iltihak etmiş ve samimiyetle hizmet etmiş tek millet, Türk Milletidir. Hemen arkasından 40-50 yıl geçmeden yerleşik büyük medeniyet tesis etme kararlılığına ulaşan ecdadımız İslam ile de müşerref olduktan sonra bugüne kadar dağ, bayır geziyorduk ama Semerkand’ı, Buhara’yı, şan-ı şerefi İstanbul’u inşaa edeceğiz, dedi ve otururken de bize bilgi, kütüphane lazım dedi. Ve muazzam bir dil ile muazzam bir medeniyeti tesis etti.

Bu, Sıratı Müstakim yoludur. Buradan sapmalar ve cehalet başlayınca da, din adamı geçinen, sahte bir çok kişi ve oluşum kendine yer buldu. 15 Temmuz’da patlayınca uyandık. İyi ki uyandık. Çünkü dehşetli bir şeyle karşı karşıyayız, o çok büyük bir proje. Web sayfamda iki makale var. Birisi Fener Patriği Gregorius, 1820’lerde II.Mahmut zamanında Rus çarına mektup yazar, Türk’ü tanımadığınız için tarihten silemediniz. 3 noktadan hücum etmelisiniz, 1- Bunlar ilme çok hürmet ederler, cihan padişahlarının alim karşısında titrediklerini görürsünüz. 2- Bunların devlet yapıları çok enteresandır, halife sultanın iki dudağı arasında yedi evliyanın kerameti var derler. Tam bir teslimiyetle emre uyarlar. O halde bu sahada da bir şeyler yapmalısınız dediler ve 199 yıldır yönetim biçimde, kümeste horozun çoğalması için çok şey yapıldı. Devlet başkanının tartışılır noktaya çekilmesi için çok şey yaptılar. 3- Türklerin en sağlam kapısı ailedir, onu yıkmadan hiç bir şey yapamazsınız. Boşanma davalarının sayısına bakmak yeterlidir. Aileye doğrudan hücum var, evlenmeyi zorlaştıran, serbest yaşamayı hürriyet olarak tanımlayan bir felaketle karşı karşıyayız.

“YIKIM PROJESİNİ CEBİNDE GEZDİRENLERİN YAPIM PROJESİ YOKTUR”

“DÜŞMANIMIZ ÇOKTUR ÇÜNKÜ YARİMİZ GÜZELDİR”

Osmanlı külliyatını reddedenler aynı amaca mı sahipler? Kazım Karabekir Paşa'nın ismini sokak ve cadde tabelalardan kaldırmaya çalıştıklarında TC. tabelasının kaldırılması gibi bir tepki görmedi.

Şahıs bazına indirmek tarzım değil ama 5 kelime ard arda gelmiştir ve başa gelen sıkıntıları özetlemeye yeter: Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim. Ve bu 5’i aşağı yukarı aynı şeyi söyler. İçinde oturduğumuz evin dışına çıkalım, evi yıkalım, enkazının üzerinde düşünürüz. Yıkım projesini cebinde gezdirenlerin bir yapım projesi yoktu, halen de yoktur. Abdülhamit merhumu indirenler öyle demişlerdi. “Şimdi ne yapacağız?” diye sorduklarında “Valla biz indirmek üzerine çalışmıştık, sonrasını düşünmediydik” demişler. 2006 senesinde tanıdığım bir bürokrat Muhsin Demirel’e, “Gidişatı nasıl görüyorsunuz hocam?” diye sorduğumda, “Necip Fazıl bunlara demiş ki, yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya!” Yani iktidar ol demiş. Üstatı dinlemişler ama sonrasını yazmamış rahmetli. Yani öğrenme, bilme ihtiyacı var. Yari güzel olanın gözüne uyku girmez. Anadolu’yu vatan tuttuysa düşmanın çoktur. Birini halletttin diye mevzu da bitmez. Düşman yeni elbiselerle gelir. Üniformalı, cübbeli bütün darbeleri bertaraf ettik ama hiç tanımadığımız bir darbe biçimiyle, uluslararası destekli, üzerimize bombaların yağdığı bir darbe biçimiyle karşılaşıverdik. Bizim düşmanımız çoktur. Çünkü yarimiz güzeldir. 1000 yıllık geleneği temsilen buradayız. Düşmanı olmayanda da hayır yoktur.

“İSTANBUL ÇOK ÖZEL BİR YERDİR”

“SİSTEMLİ BİR ŞEYLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

Yari güzel olanın düşmanı çoktur, deyimine en çok yakışan da İstanbul. Katıldığınız kariyer zirvelerinin de konusu budur. Dünyanın geleceği İstanbul.

Elbette. Fransa’nın ünlü şairi Lamartine demişti: Bir dakikalık ömrüm kalsa, Büyük Çamlıca tepesinden İstanbul’a şöyle bir bakarım. Yine Lamartine, “Dünya bir ülke olsaydı başkenti İstanbul olurdu diyordu. Burası çok özel bir yerdir. Âlem-i islâmda  Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Kudüs-ü Şerif ve İstanbul’dur. Bunu ben biliyorsam herkes biliyor. Ona göre plan, proje yapılıyor. Fethin bile günümüzde farklı çirkin kelimelerle yaftalanması yönünde bir çok okumuşun gayretlerini görüyoruz. Demek ki sistemli bir şeyle karşı karşıyayız.

“CAN EVİMİZE SALDIRI VAR”

“İSLAMLIĞI KALDIRSANIZ ETNİK TOZ YIĞININDAN BAŞKA BİR ŞEY KALMAZ”

“İHLAL VE İHMAL  KOL KOLA GİRDİ”

“ALLAH İLE ARAYI DÜZELTMEMİZ GEREKİYOR”

Bugün İstanbul için verilen kavgayı kastediyorsunuz değil mi?

O da işin bir yönü tabii. Gezi hareketinde, biçimsizlikte şöyle bir duvar yazısı vardı: Zulüm 1453’te başladı. Onu bunu bahane ederek, insanları sokağa dökerek bir kalkışma var ama arka planda fethi sorgulayan, mevcudiyetini sorgulayan bir algı operasyonu var. Aslında can evimize bir saldırı var. Bizim can evimiz din İslamdır, İslam terbiyesidir. Müslümanlığı kaldırsanız, İslamlığı unutsanız Türkiye’de etnik bir toz yığınından başka bir şey kalmaz. 1000 yıllık dedik ama o İslam terbiyesi ile, Müslümanlıkla oldu. Ve biz onu 10 asır boyunca güzel yaşadık. Orada ne zaman ihmal olduysa başımıza bunlar geldi. İki şey bizi istenmeyen pozisyona sürükledi: İhlal ve ihmal. İhlali yapan bu milletin, bu dinin düşmanı. İngiliz, tanzimat projesiyle geldi, o bile o projenin tutacağını beklemiyordu belki. Ama bu asil millet bunu ihmal suyuyla suladı. İhlal ile ihmal kolkola verince oldu ne oluysa. Bize düşen düştüğümüz yerden kalkmak. Biz artık bu kadar dayak yedikten sonra, bu kadar ihanete uğradıktan sonra anlamalıyız ki, bizim kendi değerlerimizle, Allah ile arayı düzeltmemiz gerekiyor. Ben hep şöyle dua ediyorum: “Yarabbi bizde iş yok ama 1000 yılın hatırına bize rahmetinle muamele et.” Günahımız olabilir ama biz samimi Müslümanlarız.  Hesabi olmadık. Allah’ın kulu olan şunu da bilir, tesadüfi işi yoktur. Şımarıklıklardan da uzaklaşmamız gerekiyor, varlık imtihanı darlık imtihanından zordur.

Sultan Fatih de alimlerin karşısında titreyen bir padişahtı. Dünyayı korkutmuş adam hocasının karşısında çocuk gibi.

Kimin mesela?

‘Söyleyin Sultanımıza müsait değil’ sözünü ileten Ebul Vefa hazretlerinin.

Hem de ağlayarak. Bu ne demek? Feth ettiğin şehirde, başkanı olduğun devlette bir kapıyı çalıyorum, bana içeriden bir ses diyor ki: Müsait değilim. Adam yıkar ortalığı, bu şehiri ben feth ettim, sen ne diyorsun, der.

“EKREM İMAMOĞLU GÜVEN TELKİN ETMİYOR”

CHP adayının Vali’ye karşı kullandığı dile baktığımızda, Fatih’e, İstanbul’a yakışır buluyor musunuz?  O mütevaziliği, o müktesebatı görüyor musunuz?

Bana hiç güven telkin etmiyor. Düzgün bir kişilik olduğu yönünde de hiç bir umut yok. Namusuyla, düpdüzgün, gerektiği gibi aday olmuş biri olma ihtimali yok. Bir projeyle karşı karşıya olduğumu çok açık.

“EKREM İMAMOĞLU’NUN SEVGİ PITIRCIĞI ROLLERİ OYNADIĞI AÇIK”

“MİLLETÇE AKILLI OLMALIYIZ”

Yani biraz önce bahsettiğiniz “ihlal” kısmına mı giriyor?

Düpedüz ihlal. Ben milletimizin ihmalinden korkuyorum. Bu Allah göstermesin şaka götürecek bir mesele değil. İstanbul’dan bahsediyoruz. Akıllı olmak lazımdır. Bir hataya düştük, artık yeter. Millet olarak aklımızı başımıza almalıyız. Güvenilir bir kişilik olmadığı, sahte tebessümlerle bir sevgi pıtırcığı rolleri oynadığı açık. Bunu kimsenin inkar edebileceğini sanmıyorum. Akıllı olmalıyız. Emanettir. Emanete sahip çıkmalıyız.

“BÜTÜN MESELE NAMUSUMUZLA SANDIĞA GİTMEKTİR”

Fatih, Osmanlı Devleti'nin orta ölçekli bir İslam devleti mi yoksa bir cihan imparatorluğu olarak mı devam edeceği konusundaki tercihini cihan imparatorluğundan yana kullandı. Bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu İstanbul için tek tercih ne olmalı, adayların İslam’i mesajlarına mı bakılmalı?

Yok buna hacet yok. Namusumuzla, ihmal etmeden sandığın başına gitmektir bütün mesele. Gaflete de düşmemek. Ne tür tuzaklar kurulduğu görüldü. Akla, hayale gelmeyen numaralar yapılıyor. Artık yeter. Bu her şeyin sonu değildir. CHP’den adaylığı olan bir arkadaş bana “İmamoğlu seçimi kazanır mı, ne dersin? “diye sordu. Ben de “Mümkündür, aday olarak seçime girerse, diğer adaylardan daha çok oy alırsa kazanması mümkün” dedim. Nesi yanlış söylediğimin, sen bende ne arıyorsun dedim. Ben bu millete inanıyorum, kabahatine, zaafına, ihmaline rağmen bu millete inanıyorum, ben 15 Temmuz’u gözlerimle gördüm. O zamana kadarki kanaatlerimi sorgulamak zorunda bırakan bu millete saygı ve teşekkür borcu var. “1915’te biz Çanakkale’de bu imtihanı verdik ama benzer bir felaket karşısında bu millet yatar” diyordum, gençler beni mahcup etti, gördüm ki genlerine işlemiş bir şuur var. Biz bunlara ne verdik ki? Nereden aldı bu dersi? Millet cezbe kapıldı. Allah bu milleti seviyor, şefkat ediyor ama bizim de gayretli olmamız lazım, kıymet bilmemiz lazım, önümüzdeki seçimler de bu anlamda bir eşiktir, her şeyin sonu değildir. Bir seçim kaybettiniz diye bir şey olmaz.

Batı, "İhlal" kısmını güçlendirip, İstanbul’u Konstantinopolis yapma hazırlığı içinde mi?

Sevindirmemek adına en azından. Göstermeliyiz ki, bize aittir, bize rağmen.

“O KADAR DA ŞAPŞAL DEĞİLİZ”

“NEYİ NEYLE KARŞILAŞTIRIYORSUN?”

“ BİNALİ BEY’İN BAŞARISI BENİM TAKDİRİMİN ÇOK ÜSTÜNDE”

“SİNEMAYI HAFİFE ALMAK, HAFİFLİKTİR”

“ASRIN SİLAHI İLE SİLAHLANMAK LAZIM”

Fatih fetihten 10 yıl sonra asıl hünerin bir şehir kurmak ve orada yaşayanların kalplerini âbâd etmek olduğunun farkındaydı. Sizce Fatih’in  “Benim kudretimin yettiği yerlere imparatorunuzun ümit ve emeli bile yetişemez” sözü düşünülürse, Binali Yıldırım’ın bu hayallere yetişme anlamında şansını nasıl görüyorsunuz?

Binali Bey’in başarıları, imza attığı projeler, kimliği, kişiliği benim takdirimin çok üstünde. Göz var izan var, neyi neyle karşılaştırıyorsun. Bir defa adam vizyon sahibi, büyük ve başarılı hizmetlerden başarıyla çıkmış bir adam. İstanbul’u ben kime emanet edeceğim? O kadar da şapşal değiliz. İş ortada. İzahtan vareste. Ama öyle bir alemde yaşıyoruz ki, algılar gerçeğin önüne geçiyor. Şu anda akıllar gözde. Bizim burayı da ihmal etmek gibi bir zaafımız da var aslında. Sosyal medyayı, sinemayı küçümsemek mesela. Sinemayı hafife almak, hafifliktir. Türkiye’de 80 milyon arasında esaslı bir anket yapılsa, vietnam hadisesinden haberdar olmayan kimse çıkmaz. Halbuki Vietnam hadisesi, ABD için bir yüz karasından ibarettir, sinema sebebiyle ve sayesinde hafızalarımızda yer aldı ama biz ne İstanbul’u, ne Malazgirt’i, ne Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudüs’ü fethini sinema dili ile aktarma yürekliliğini gösteremedik. Bugünde sosyal medya aynı mevkiini işgal ediyor. Orada bulunmadan etkili olma imkanı yok. Bunu kavramalıyız artık. Asrın silahı ile silahlanmak lazım. Günümüzün namertli silahıdır madem.

İsyana çıkan günümüz sanatçılarımızı da sahiplenmek mi, yoksa bilinçleriyle baş başa bırakmak mı doğru olan?

Valla her şey açık açık konuşulabilsin de, kim ne derse desin, biz de dersimize çalışalım.

“ALLAH, ÜMMEDİ MUHAMMEDİ CHP’DEN MUHAFAZA BUYURSUN”

“CHP DİYE BİR DAVA, İDDİA YOKTUR”

Gelenek, gelene ektir derler. Geçmişten hakkıyla haberdar olduktan sonra, Allah’ın verdiği kabiliyet ile istidat ile siz de bir şey ekler geleneğe hizmet edersiniz…dersiniz. CHP geleneği, ülkeyi yönetmek konusunda bize nasıl ekler vaat ediyor?

Haşa. Hak muhafaza buyursun. Allah’u Teala son 1000 yılın hatırına böyle bir olumsuz sonuçtan ümmeti Muhammedi muhafaza buyursun. Böyle bir dava yoktur. Böyle bir iddia yoktur. Böyle bir dert yoktur. Böyle bir birikim yoktur. Milleti küçümseyen, jakoben, tepeden inmeci, halka rağmen halk için, zerre miskal olumlu gelişme göstermeden geçmiş bir asırdan bahsediyoruz. Bir fıkranın yeri geldi. Yaşlıca bir teyze eline iki helke almış, çeşmeden doldurmuş evine götürüyor, iki delikanlı genç acımış, teyzeciğim biz taşıyalım demişler, ev haylice yokuşlu bir yolda, yorulmuşlar. Teyze sormuş: “Siz kimsiniz?” Delikanlılar, “Teyzeciğim biz CHP’den milletvekili adaylarıyız” deyince. “Yavrum keşke baştan söyleseydiniz, kusura bakmayın ben de sormayı unuttum, bilseydim sizi yormazdım, ben bu sularla abdest alacağım olmaz ki” deyip kovaları dökmüş.

Siz bu ittifak için, “İttifak kurmalar bir şeyi değiştirmez. Diyojen’in Alparslan’a yenildiği gibi Erdoğan’a yenilirler” demiştiniz. Ve Alparslan kararlılıkla 6 kat fazla orduyu yendi, demiştiniz.

Yaklaşıyorlar dediler, ben de biz de onlara yaklaşıyoruz dedim. 1’e 6 ordunun başında hiç kıpırdamadan neyle duruyor: Ben ölmeye geldim, öleceksem ölürüm, diyor.

“SEÇİLECEK BAŞKANA TEKLİFLERİM VAR”

Abdülhamid Han’ın, Peygamberimizin ruhu incinmesin diye raylara keçe döşemesinden hareketle, türbenin önüne ses emici sistem kurulmasına öncülük ettiniz. Belediye Başkanı seçilecek kişiye en temel tavsiyeleriniz neler olur?

Acizane teklifimdi. Ulaşım Genel Müdürü Kasım Kutlu sahip çıktı ve destek de gördü ki proje hayata geçti. Tavsiyelerim yine var. Yavuz Sultan Selim merhumun bir şiiri: Milletimde ihtilâf-ü tefrika endîşesi, Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni, İttihâdken savlet-i a’dâyı def’e çâremiz, İttihâd etmezse millet dağ-dâr eyler beni. Şu demek: Bölünme, parçalanma ihtimali bana dünyayı zehir ettiği gibi kabrimde de ızdırap çekerim ey millet gözünüzü seveyim bana bunu yapmayın. Birliği tesis için çok zahmetimiz oldu, onu parçalatmayın, birliğinizi koruyun diye vasiyet etmiş. Bu dört mısrayı şehrin görünür bir yerinde, ışıklı levhalarla, adam boyu harflerle, 20 m direğin tepesinde hatırlamalıyız, millet kütüphanesiyle ilgili bir teklifimiz var, seçildiği zaman da Başkana arz ederim. Orada da çok ciddi bir hevesim var. Ali Emir Efendi 11 bin cilt kitabı toplayarak vakfetti, Yahya Kemal Beyatlı da gazel yazdı, son beyti: Ya fahri kainat sen ifa et ehlini, divanı kibriya da bu şark ercümen benim. Yani, Ya ResulAllah, Ali Emiri’nin bu millete yaptığı büyük hizmete teşekkürden aciz kaldık, bizi aştı, mahşerde madalyasını sen takıver. Yahya Kemal, Üsküplü, renkli gözlü, büyükelçi bir adam. Anasının kabri Üsküp’te, dayısı Sırbistan’da. Ali Emiri Diyarbakırlı, Üsküp’ten Diyarbakır’a atılan bu köprüyü hatırlamaya ihtiyacımız var. Bu şehri izahatıyla birlikte kütüphanenin duvarına nakşetmeyi teklif ediyorum.

“MODERNİTE BİZİ BOĞMASIN”

“MİSYON BÜYÜK, GÖREV BÜYÜK”

Yavuz Sultan Selim’in asıl birliğimizi korumalıyız beytini hatırlattınız da, aslında bu şimdi için değil de sonrası için bir telkin. Hatta İstanbul'un ilk belediye başkanı sayılan Hızır Çelebi’nin beyiti: Feth idüp Sultan Mehemmed didi tarih “Âhirûn. Hüner bir şehr bünyad eylemekdür. Reâya kalbin âbâd eylemekdür.  Ahirun diyerek sonrakileri ifade etmiş. Belediye Başkanlığı seçiminin 2023, 2071 için daha büyük bir önemi mi var?

Elbette Malazgirt’ten girişimizin bininci seneyi devriyesi. Bizim bu coğrafyaya mühür bulmamızın anlamlı bir yıl dönümüne doğru gidiyoruz, hazırlıklı olmak lazım.  Misyon büyük, görev büyük. Artık kendimize gelmeliyiz, bu ihmal götürecek bir konu değil. Sosyal refah meselesi önemli ölçüde hallolmuştur. Hatta onun şımarıklığı riskiyle karşı karşıyayız, uçaklarda yer bulamıyoruz, arabayı park edecek yer bulamıyoruz. Bizim problemimiz, manevi kalkınmamızı manen uyanmamızı sağlayacak bir şuur ihtiyacındayız. Modernite bizi boğmasın, akıllı olalım.

 

 

 

Yorumlar