18 Ekim 2019
17 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
3 sa 36 dk
Öğle'ye kalan süre
İmsak 05:47 Güneş 07:11 Öğle 12:54 İkindi 15:56 Akşam 18:28 Yatsı 19:47

Ceyhun Bozkurt oceyhunb@gmail.com

Bu mutabakat uygulanamaz

Günlerdir Fırat’ın doğusuyla ilgili yazıp duruyoruz. Sıkılmış olabilirsiniz. Ancak hem bizlerin hem de çocuklarımızın geleceği açısından iki kritik konuda bıkmadan, sabırla anlatmak, dik durmak elzem. Bu iki kritik coğrafya, Doğu Akdeniz ve Suriye’nin kuzeyi (Fırat’ın doğusu ve İdlib). Türkiye, bu iki bölgede ağırlığını kademeli olarak yükseltti ve karşısındaki kuvvetlere hissettirdi. Elbette kimse istemez ama Türkiye “zor oyunu bozar” kuralını hayata geçirerek bütün küresel denklemi alt üst etti. Devre dışı bırakılmak istenirken bölgesinde adeta ana aktörlerden biri haline geldi.

Sözünü ettiğimiz coğrafyalardan Suriye’nin kuzeyinde Fırat Kalkanı’nı, Zeytin Dalı Harekatlarını yaptık. Bunları yaptıktan sonra, bu bölgelerdeki sınır hattımızda terör eylemlerini adeta sıfıra yakın hale getirdik.

Denizlerimizde Mavi Vatan ve Deniz Kurdu tatbikatlarını icra ettik. Rumlar ve arkasındaki kuvvetler çıldırdı. Ancak sesini çıkaramadı. Deniz Kuvvetlerimiz her dakika Türkiye’nin bölgedeki haklarını savunmak için Mavi Vatanımızın siperlerinde tetikte bekliyor.

PKK terör örgütünü hem sınır içinde hem Irak’ın kuzeyinde tepeledik. Kazdıkları hendeklere gömüldüler, elebaşları sınırımızın öte yanında bile kafa kaldıramıyor.

Öbür yandan çok ciddi eksikler olmasına rağmen FETÖ’cüleri, Gladyo unsurlarını temizlemeye başladık. Önemli uyarılar var. Nedim Şener’in yazılarını, Toygun Atilla’nın İfşa kitabını satır satır okumak gerekiyor. Bu uyarıları gözardı etmemek lazım. Bu mücadele için bedel ödeyen görevlilerimiz var. Onların emeklerini kesinlikle boşa çıkarmamalı, FETÖ casusluk ve terör örgütlenmesini yeniden ayağa kalkamayacak hale getirmemiz gerekiyor. Bunun için de bu örgütün siyasetteki ve tüm devlet ve özel kuruluşlardaki kripto unsurlarını temizlemek gerekiyor. Temizlemek için de FETÖMETRE gibi, bu örgütlenmenin militanlarını çıldırtan bir mücadele yöntemi var. Bu yöntemi her kurum ve kuruluşta işletmek, günümüzdeki formül gibi görünüyor. İleride başka yöntem bulunursa, onu uygularız. Bu kadar eksiğe rağmen FETÖ/Gladyo yapılanması ile mücadele de belli bir aşama kaydedildi. 

Velhasıl kelam ülke olarak bu mücadeleleri yürüttüğümüz için, DEAŞ’ından PKK’sına tüm Türk, Türkiye düşmanı odakların eylem gücü zayıfladı. FETÖ provokasyonlarının etkisi azaldı. Aynı dönemde, FETÖ’nün de, DEAŞ’ın da, diğer güçlerinde arkasında hangi gücün olduğunu iyice kavradık. PKK’yı zaten yıllardır biliyorduk. Diğerlerini de… Ancak bu bilginin tabana yayılması, ABD için en büyük darbe oldu. ABD bize darbe indirmeye hazırlanırken kendisi darbe yedi. Bu ülkeye güvensizlik doruk noktasına çıktı. Bu durum siyasete de sirayet etti. Siyaset mekanizması bu güçle arasına elinden geldiğince çizgi çekmeye, daha bağımsız hareket etmeye çalıştı. Bu sayede NATO müttefikimiz (!) kendi yıkıcı politikalarının tamamını Türkiye’ye kabul ettirememeye başladı. S-400 hava savunma sisteminin alınması bu sürecin bir sonucuydu.  

Şimdi ise adeta bir yol ayrımına geldik. Bu yol ayrımında bir taraf eski bağımlılık ilişkileriydi, diğer taraf bir tarafa yaslanmadan, bağımsız politika izleme vardı. Tam da böyle bir dönemde, 5-7 Ağustos tarihlerinde Türk-Amerikan askeri heyetlerinin görüşmesinin ardından kamuoyuna 3 maddelik bir “mutabakat” açıklaması yapıldı. Bu açıklamada;

“a. Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderecek ilk aşamada alınacak tedbirlerin bir an önce uygulanması,

b. Bu çerçevede, Güvenli Bölge tesisinin ABD ile birlikte koordine ve yönetimi için Türkiye’de Müşterek Harekât Merkezinin en kısa zamanda kurulması,

c. Müteakiben, Güvenli Bölgenin bir barış koridoru olması ve yerinden edilmiş Suriyeli kardeşlerimizin ülkelerine dönmeleri için her türlü ilave tedbirin alınması konularında mutabık kalınmıştır” denildi.

Fikret Bila’nın askeri kaynaklara dayandırarak yazdığı bilgilere göre güvenli bölge üç aşamada uygulanacak. Birinci aşamada 5-6 kilometrelik cepler kurulacak. İkinci aşama 14 kilometreye varan keşif bölgeleri oluşturulacak, ikinci kuşakta ağır silah bulunmayacak ve üçüncü aşamada da 18 kilometreye varan yeni bir keşif halkası olacak.

Bu model –bu bilgiler veya buna yakın bilgiler geçerliyse- Türkiye’nin önerdiği güvenli bölge modelinde çok ama çok uzak bir model. O zaman şu soruları sormak farz oldu:

- Yıllardır en aşağılık terör örgütlerini besleyen, onları destekleyen, eğiten, Türkiye’nin üzerine salan ABD, Türkiye’nin güvenlik endişelerini nasıl giderecek?

- Terör örgütüne silah ve mühimmat göndermeye devam eden ve siperler kazdıran ABD, KCK yapılanması üzerinden Türkiye’yi parçalamayı planlayan bölücü örgütün planlarını engelleyecek mi?

- Müşterek Harekat Merkezi’nde PKK/PYD’ye operasyon yapılması mı planlanacak? Yok bu şekilde değilse, kastedilen harekat nedir? Kime ya da kimlere harekat yapılacak?

- Sözde müttefikimiz, Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerini parçalamak merkezli küresel politikalarından vaz mı geçecek?  

Özetle ABD, terör örgütüne karşı Türkiye’nin safına mı geçecek? 

Bu soruların yanıtını, geçmiş tecrübelerimize dayanarak biz verelim: ABD kesinlikle Türkiye’nin lehine hiçbir adım atmayacak. Değil 6, 666 uzman getirse, bu mevzudan Türkiye’nin milli çıkarları için bir adım atılacağına zerre inancımız yok. Tam tersine Washington yönetimi terör örgütünü Türkiye’ye karşı korumak için bizleri oyalamaya çalışacak. 

Özetle kanaatimize göre, kastedilen mutabakat Türkiye’nin lehine değil, ABD’nin lehine bir süreci tetikler. ABD, ayrıca bu süreçte bir taşla birden fazla kuş vurma fırsatını yakalayacak. Bu mutabakatla,

- PKK-PYD’yi Türkiye’den koruyacak, güçlendirmeye devam edecek,

- Türkiye’nin Astana ortakları ile arasında güvensizlik oluşturacak,

- İran’ın, terör örgütüne karşı Türkiye ile olası paralel operasyonunun önüne geçecek,

- PKK terör örgütüne nefes aldıracak. 

Katılırsınız, katılmazsınız ABD;

- Terör örgütüne yardımlarını kesmediği,

- Yaptığı yardımları toplamadığı,

- Türkiye’nin operasyonunu engellemediği,

- Verdiği zararlar, yaptığı işgaller, katlettiği/tirdiği insanlar, şehit ettirdiği güvenlik görevlileri nedeniyle büyük Türk milletinden özür dilemediği ve af istemediği sürece ABD’ye güvenmeyeceğim. Eminim ki benzer hassasiyetleri, hangi partiyi desteklerse desteklesin büyük Türk milletinin milyonlarca evladı da paylaşıyordur.

Bu yazıdaki sonsözlerimiz:

Bu mutabakatın Türkiye’ye zarar vereceği gerçeğini gözlerden kaçırmayacağız.

Şanlıurfa’ya gelen 6 kişilik Amerikan heyetinin de, sonrasında gelecek Amerikan askerlerinin de Türkiye’nin değil, PKK/PYD terör örgütünün müttefiki/dostu olduğu gerçeğini söylemekten geri durmayacağız.

Ne olursa olsun, büyük Türk milletinin fertleri olarak Türkiye’nin yeniden boyunduruk altına alınmasına izin vermeyeceğiz.

Bu çerçevede de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kurban Bayramı mesajında kullandığı “İnşallah bu Ağustos’ta da tarihimizin zaferler halkasına bir yenisini daha ekleyeceğiz” cümlesinden dolayı da umudumuzu kaybetmeyeceğiz. 

 

Diğer Yazıları