Veda Orhan Kılıç

Bayram Sonrası Sündüs Katliamı

 31 Mayıs 1993; Bahçesaray’da Kurban Bayramı arefesindeyiz.

İki oğlak eti, bir teneke yarma ile derinliği 1.20, çapı 80 cm bakır kazana dökülüp köz çukuruna indiğinde, bayram havası az daha yaklaşmıştı. Kâhya, sabaha dek yemeğin başında durup tahta kürekle karıştıracak; gün ışıdığında gelmeye başlayan ziyaretçiler için macun kıvamı bulunacaktı. Çünkü ortasına tereyağı eklenip servis edilen helise olmazsa bayram eksik kalırdı!

Öte yandan, en küçüğü yirmi litre olan kazanlara, gün batımından gece yarısına dek yaprak sarmak bizim işimizdi. Hazırlıkları yoluna koydukça oturan aile kadınları, kızları ve ilçeden yardıma gelen diğerlerinin!

14’üne yeni girmiş Azimet ve üvey annesi de yardıma gelenlerdendi. Taş altı boylanışın uçuk renklerini taşıyan tatlı bir filizdi Azimet. Konuşurken, dinlerken ve o gece hiç de az olmayan işlere koşarken ki mahcubiyetinde insanı burkan bir şey vardı! Öyle… Dokunsan dağılır yumurta sarısı gibi narin bir şeycikti.

Adet olduğu üzere, çocukları kına için topladığımda, annem: ”Azimet’in eline de kına yak. Bakma boylanmış! O da diğerleri gibi daha çocuk.” demişti.

Nasır yürüyen narin parmaklara ve küçük avucuna kına yakarken ne sevinmişti kızcağız!

Doldurulan kazanların yer ocaklarına dizimi bitip sabah namazı eda edildikten sonra, bayramlık öteberiyle dolu çanta ve helise tenceresini saran bohçayı alıp evlerine dönmüştü ana kız.

Beyaz ellerine bayram sevinci sürüp uğurlamıştık Azimet’i.

Ardından, akşama değin şeker, helise, dolma, et-pilav, üzüm hoşafı, salata ve tatlı ikramı sürmüştü.

Yüzleri anılarımdan resimler taşıyan çocuklarla arada lafladığım, tatlı ve yorucu bir curcuna… Bizim evde bayram, karınca yuvasına dönen bir misafirhane ve mutfak anlamına gelse de hep özlemle beklenen bir kucaklaşmaydı işte.

O güzel bayramdan tam 48 gün sonra (18 Temmuz 1993) rutin kahvaltı sofrasındaydık. Çalan telefona gittiğimde, konuşan ses Sündüs Yaylası’na terör baskını yapıldığını söyleyerek, babamı çağırttı.

Çağrılan, yörenin Belediye Başkanı ve her derde koşanıydı. Kısa bir konuşma sonrası aracına atladığı gibi çarşıya gitti… Ardından elden ele geçen ahize akşama dek oturmadı. 

Gece yaylaya inmiş teröristlerin tüm sakinleri tek çadıra toplayıp ağır silahlarla taradığını işittik. Haberi ilçe merkezine getiren kişi, peynir taşımak için o akşam Sündüs’e gitmiş ve katliamdan hasbelkader kurtulmuş olan Ahmet Sevgili idi.

Babamın, imdada koşan kalabalığı güvenlik gerekçesiyle geri çevirdiğini; gitmekte ısrarlı birkaç kişi ile birlikte yola çıktığını söylediler. Gidilecek hat, at sırtı üç dört saat mesafede, kaya ve taşla dolu bir izlekti.

Kendisinden, vakıanın - üzerinde yarattığı sarsıntıdan dolayı soramadığım - ayrıntılarını ancak yakın zamanda dinleyebildim. 

Yaşadığını şöyle anlattı: “Haberi aldıktan sonra yola düştüm. Birkaç kişi, bir iki de jandarmayla gidiyorduk. Yayladakilerin hepsi kadın ve çocuktu. O dağ taş deryasına sadece koyunlarını otlatıp sütlerini sağmak için gitmişlerdi. Bunu yapmasalar nasıl geçineceklerdi? 

Hem hangi insan evladı korunmasız, çaresiz insanlara silah çekerdi ki! 

Böyle bin bir düşünceyle gidiyordum. Yayla yolu da bugünkü gibi rahat değildi!

Sündüs’e yaklaştığımda atının yularını tutmuş ağlaya ağlaya gelen Süleyman’ı gördüm.

Hayvanın sırtındaki çuvalları işaret edip : “Atının sırtındakiler ne? ” diye sordum. Bana “İki erkek kardeşimin cenazesi” diye cevap verdi!

Sözüm kurudu! Böyle bir cevaba ne karşılık verecektim?

Çadırların olduğu yere vardığımda, yakınlarının havarına (imdadına) koşmuş birkaç kişinin çılgınca bağırışları, ağlayışlarıyla karşılaştım. 

Etrafını sardıkları yere yöneldiğimde ise gördüğüm karşısında binlerce parçaya bölünmüş ve her parçalanma acısını ayrı ayrı hissetmiş gibi oldum. Baktığım şey dünya üzerinde hiçbir yırtıcının yapamayacağı kadar korkunç bir manzaraydı!  

Sonra, aklı hala başında duran bir iki kişi çağırıp diğer çadırlardaki battaniye ve yorganları getirttim. Cenazeleri bir bir toparlayıp onların içine yerleştirdik; iki yandan sıkıca bağladık.

Atlara katırlara denkledikten sonra hayvanları kervan dizer gibi art arda bağlayarak Müküs’e getirdik.

Çocuklarıyla iki duvar arasında kalan Hicret Güzel ve iki küçük oğlu sağdı. Bize haber getiren Ahmet S.de ayağından yaralanmıştı. Dediğim dört kişiden başka canlı kalmamıştı. 

Orada gördüklerimden hiç biri unutulacak şeyler değil. Fakat Azimet’in kan içindeki bedeninin yanı başında, annesinin parçalanmış karnından sarkan ve o halde kafasına kurşun yemiş bebek daima aklımda.

O gün Sündüs’te ruhumu kavuran şeye, hâlâ bir cevap bulabilmiş değilim!

O zavallıların günahı neydi?”

Bu soruyu 28 yıl önce, arşı delen feryatlarla aile fertlerini defneden tüm o insanlar gibi ben de hiç durmadan soruyorum.

“Sahi! Sündüste katledilen insanların günahı neydi? ”

Diğer Yazıları