4 Haziran 2020
15 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
1 sa 35 dk
İmsak'a kalan süre
İmsak 03:29 Güneş 05:26 Öğle 13:07 İkindi 17:06 Akşam 20:39 Yatsı 22:27

Prof. Dr. Metin Hülagü

Ankara Hükümeti Sultan Vahdeddin’i yargılamak istemişti

 Sultan Vahdeddin bir Türk hükümdarı olmasına ve muayyen bir süre için Osmanlı tahtında bulunmasına ve Osmanlı idari anlayışı, yapılan ve yazılan her bir şeyin kayda geçirilmesi ve saklanması anlayışına dayanmasına rağmen Vahdeddin yönetimine dair resmi vesikalar bugüne değin maalesef tarih ve siyaset ile uğraşanların ulaşabileceği duruma gelmedi.

Bu nedenle Sultan Vahdeddin’in iktidarı zamanı ve uygulamalarına bakışımız resmi hafızamız açısından son derece zayıf, tek yanlı ve hatta önemli ölçüde felce uğratılmış bir haldedir. Maalesef bu devrenin, birilerinin mahreminde bulunduğuna inandığım, resmi yazışmaları sadece imtiyazlı isimlerin eline geçebilmektedir.

Böyle bir durum ise tarihçi ve siyasetçiler ile yakın tarihe alaka duyanlar arasında bir körler savaşı cereyan etmesine neden olmaktan başka bir şeye yaramamakta, toplumu kamplaştırmakta ve birbirine düşman haline getirmektedir. Dönemi öğrenmekte ısrar edenler ise kendi hanesinde bir şey bulamayınca yabancı kaynaklara yönelmekte, oradan bir şeyler bulup hakikatin ne olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadırlar. Böyle bir durum ise insan, vakit, enerji, barış, sükûn… Her yönüyle tam bir israf halinin yaşanmasına yol açmaktadır. Neyi, kimden gizliyoruz ve kim, neden korkmaktadır bilmek istiyoruz…

 Sözünü ettiğimiz yabancı kaynaklardan birisi de yabancı basındır.

1925 yılı yazında dış basında Vahdettin ile ilgili ilginç bir haber başlığı tekrar çıkmaya başlamıştır. Daha evvelce 1922 sonlarında aynı türden yazılar yine aynı basın organları tarafından kamuoyu ile paylaşılmıştı.

Ankara Hükümeti 1922 yılı sonlarında Sultan Vahdeddin’i yargılamak istemiş ve süreci de resmen başlatmaya koyulmuştu.

1922 yılı sonlarına doğru yabancı basında çıkan birçok haberde, Ankara Meclisi’nin Sultan Vahdeddin ve kabinesini yargılamaya karar verdiği, Mustafa Kemal’in müttefiklerden Sultan’ın kendilerine teslim edilmesi talebinde bulunmasının an meselesi olduğu bilgisi yer almıştır. Hain denen bir Sultan’ın yargılanması için ilk adımlar o vakitler de atılmak üzereydi.

Ankara Meclisi’nin Sultan Vahdeddin ve Nazırlarının yargılanması gerektiğine dair ileri sürdüğü gerekçe ise oldukça şaşırtıcı ve bir o kadar da basitti. Belli ki bu durum bir hikmete mebni idi. Sultan ve kabinesi, büyük bir hata etmişler, müttefiklerin Lozan Konferansı’na katılma davetini kabul etmek suretiyle Ankara Hükümeti’ne karşı suç işlemişlerdi. Yapılan davetin İstanbul Hükümeti’ne ulaşması üzerine İstanbul’da sadrazam Ankara’dan gelecek temsilciler ile Vahdeddin’in seçeceği İstanbul Hükümeti temsilcilerinin bir araya gelerek konferansın başlangıç aşaması için hazırlık yapmalarını önermişti. İşte sadrazamın bu önerisi Ankara Meclisi tarafından suç sayılmış ve Vahdeddin’in yargılanmasını karara bağlamak için yetmiş ve artmıştı bile.

O tarihlerde Ankara hükümetinin Sultan Vahdeddin’in Kemalistlere teslim edilmesi için Büyük Britanya'ya resmi surette müracaat edeceği, padişahın davranışlarını kontrol yetkisinin sadece Ankara’daki Büyük Millet Meclisi'nin tasarrufunda olduğu ve hükümetin emri gereği yargılanması gerektiği İstanbul’da konuşulmuşsa da Londra’ya resmi talep yazısının ulaşıp ulaşmadığı muammadır.

Sultan Vahdeddin’e 1922 faslından sonra 1925 yılında Ankara’dan yeni bir saldırı daha düzenlenmişti. Vahdeddin ise bu tarihlerde İtalya’nın San Remo’sunda her şeyini kaybetmiş bir vaziyette hayata tutunmakla meşguldü.

Ancak Vahdeddin’e atfedilen bu defaki suç oldukça iddialı ve ağırdı.

Hayır, hayır düşündüğünüz gibi değil. İddia edilen suçlama konusu onun ne geçmişte Mustafa Kemal’i idamla yargılamak istemesi ne İstanbul’dan ayrılması yahut ayrılırken Topkapı Sarayı’ndan alıp götürdüğü söylenen mücevherler veya İngilizlerle işbirliği yapmasıydı.

Vahdeddin’in ilkinden birkaç yıl sonra, 1925’te, ikinci defa suçlandığı ve yargılanmasının gerekli örüldüğü konu bütünüyle farklı bir şeydi. Hemen ifade edelim ki yapılan suçlamalar saman alevi gibi birden bire yükselmiş, sonra da köpük gibi erimiş ve unutulup gitmişti.

İddiaya göre Vahdeddin San Remo’da ikamet ettiği villada en yakın adamlarından birini öldürmüştü.

Evet, iddia o ki Vahdeddin doktoru Reşat Paşa'yı katletmişti. Reşat Paşa 1924 Martında bir rovelvör ile başından vurulmuş ve hayatını kaybetmiş halde bulunmuştu. Oysaki Reşat Paşa Vahdeddin ile birlikte San Remo’ya gelmiş ve onunla aynı villada kalmaya başlamıştı.

Önce Reşat Paşa'nın suikasta kurban gittiği iddia edilmiş, sonrasında ise Sultan Vahdeddin’in saltanatını kaybetmesinde rolü olduğu için katledildiğine inanılmıştı. Bu tarihte Sultan’ın adı ayrıca Şeyh Sait isyanına da karıştırılmıştı. Taraftarlarının İngiltere adına bu isyana destek verdikleri belirtilmişti. Sultan ve hempalarının amaçları ise hilafeti yeniden ihya etmek olarak açıklanmıştı.

İstiklal Mahkemesi başkanı meşhur Kel Ali (Çetinkaya) dönemin etkili gazetesi olan Akşam’a iddialar ile alakalı açıklamada bulunmuş ve İstiklal Mahkemesi’nin İtalya’nın San Remo şehrinde yaşayan Sultan Vahdeddin’i yargılamak istediğini ifade etmişti. Yargılanması düşünülen sadece Sultan Vahdeddin de değildi. Vahdeddin’e ilaveten, II. Abdülmecid’in hilafetinin Meclis’te oylandığı sırada kendisi adına da birkaç oy verilmiş olan, Sultan II. Abdülhamid’in oğlu Selim Efendi ve önde gelen daha başka isimleri.

Böylesine basit suçlamalarla bir Sultan’ın idam edilmesine imkân var mıydı yahut bütün bunlardan murat edilen şey neydi?

Unutmamak gerekir ki Vahdeddin İtalya’da da olsa, Villa Magnolia’da, dâhilde İtalyan Hükümeti’nin, hariçte ise Türkiye Cumhuriyeti’nin takibinde olarak ikamet etmiş de bulunsa hala potansiyel bir tehlikeydi. 1924’te hilafet kaldırılmış olsa da o hala ben halifeyim demekteydi. Oysaki konu kapanmıştı ve artık susmalı ve konuşmamalıydı.

Çizmesini giymiş bir surette Mussolini ona kollarını açmış ama o dönüp ona bir defacık olsun bakmamıştı. Ama bu halin devamının garantisi de tabii ki yoktu.

Nihayet Vahdeddin 1926 yazında ölmüştü…

Amerikan belgelerine göre Vahdeddin eceliyle ölmüştü. Her şey gayet tabii idi. Kim bilir belki de öyleydi, belki de değildi. Bir parça zehrin yahut daha saray geleneklerinin unutulmadığı o tarihlerde, ciğerlerine saplanmak üzere, un haline getirilmiş az bir parça camın her gün höpürdeterek içtiği kahvesine karışmış olması oldukça muhtemeldi.

Peki, Ankara Hükümeti marifetli Kel Ali vasıtasıyla Sultan Vahdeddin’i İstiklal Mahkemesi karşısına çıkarabilir miydi?

Kanaatim o ki, Ankara’nın böle bir şeye ne öncesinde ne de sonrası niyeti vardı.

Her şeyden önce ortada suç yoktu. Ayrıca öyle bir durumda tarih kim bilir ne muhteşem sırlara ve hadiselere şahit olurdu.

Şayet Ankara talebinde samimi ve kararlı olsaydı yargılama konusunda gereğini yapardı. Ama söz konusu kararlılığı göremiyoruz.

Bir defa 1922 yılında Vahdeddin’in yargılanması yolunda atılan adımların öncüleri Vahdeddin karşıtı fanatiklerin eseriydi. Ankara’da umumun kanaatini yansıtmamaktaydı. 

1925 yılı yargılanma haberlerinin ise makuliyeti yahut mesnetsizliği bir tarafa, Lozan Antlaşması arifesi ve sonrasında alınan kararların önünü açmaya ve kökleşmesini sağlamaya yönelik olduğu aşikârdı.

Sultan Vahdettin daha 1920’lerde kendisine hain dense ve ilan edilse de hain suçlaması ile yargılanmamıştır. Bu suçlama ile aleyhinde tek bir dava dahi açılmamıştır. Ayrıca o ayrıldı yahut kaçtı diye sonrada da yargılanmayacaktır. Daha önceki tarihlerde veya daha sonraki zamanlarda bir başka nedenle de yargılanmamıştır. Oysaki Kel Ali, ister sultan ister kul yahut köle, günün her dakikası adam asmaya hazırken. Kendisine el uzatana merhamet göstermek yerine kafasını sallıyordu. Ama her ne hikmetse Vahdettin’i yargılamıyor; Vahdettin yargılanmıyordu. Yargılanmasına engel olacak biri mi vardı acaba? Veya istenilen hedefe ulaşılmış mıydı ki?

Hal böyle olsa da Vahdettin hain ilan edilmişti. Bu durum, mantığı ve mahiyeti itibarıyla hakikaten enteresandır. Zararı yok, tarihi bir hikâye olarak kalabilir.

Söz konusu yaftalama tamamıyla toplumu yönlendirme maksatlıydı. Bütünüyle imaj oluşturma savaşı vardı. O, yargılanmıyor ama hain ilan ediliyordu. Yargısız infaz gerçekleştiriliyordu. Gıyabi yargılama yoluna da gidilmiyordu. Oysaki Aliye Divan-ı Örfisi Şam’da biri dizi insanı Cemal Paşanın emiri ile vicahen ve gıyaben yargılamış ve idama mahkûm etmişken. Yani böyle bir usulün cahili değildi o dönemin Kel Alileri. Bilakis uygulayıcıları hep Kel Aliler olmuştu. Peki, o zaman neden yargılanmadığı halde hala hain denilmekte Vahdeddin’e?

“Üst üste sorular soru içinde: Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?” 

İmaj savaşı, şimdilik tam gaz devam…

Yorumlar
Diğer Yazıları