Vahdeddin’in Mustafa Kemal'e, Mustafa Kemal'in Vahdeddin’e bakışı

Bir zamanlar birlikte Avrupa’ya giden, biri şehzade iken diğeri ona yaverlik eden, her ikisi de İttihatçılara karşı muhalif olarak bilinen, Milli Mücadele öncesi Yıldız Sarayı’nda diz dize bir surette görüşen, Anadolu’yu işgalden temizlemek için el ve gönül birliği eden iki isim, Sultan Vahdeddin ve Mustafa Kemal, gün gelmiş birbirlerinin hasmı olmuşlardı. Birbirlerine neredeyse demediklerini bırakmamışlardı. Söylediklerini kendi elleri ile kayda dahi geçirmişlerdi.

Peki, birbirlerine ne demişlerdi, neler söylemişlerdi.

Sultan Vahdeddin’in Mustafa Kemal ve arkadaşlarına dair değerlendirmesi ise şu şekilde özetlenebilir:

Sultan Vahdeddin’e göre Anadolu’daki “bir avuç çete” üstünlük sağlamıştı. Bu “çete” sayıları az olmakla birlikte, halkın itaatkârlıkları, çekingenlikleri ve fakirliklerinden istifade ederek onlar üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştu.

Ülkenin içinde bulunduğu durumun sorumluluğu, nüfusun ancak yüzde onunu teşkil eden bu “çete”nin üzerinde bulunmaktaydı. Söz konusu “çete”nin güç ve kuvveti, istikbaldeki menfaatlerini düşünen, 16.000 subayın yardımına dayanmaktaydı.

Sultan Vahdeddin’e göre Ankara liderlerini bu ülkeye bağlayan ne kan ne de başka bir bağ bulunmaktaydı.

Vahdeddin, Mustafa Kemal’i bu yöndeki ifadelerle suçlarken İngiliz istihbarat kaynaklarının yaptıkları araştırmaya göre ise Refet Paşa ile çocukluktan beri arkadaş olan Mustafa Kemal ne Yahudi’ydi ne de damarlarında Yahudi kanı bulunmaktaydı. Mustafa Kemal aslen göçebe bir Türk’tü. Ankara’da açılmış bulunan Büyük Millet Meclisi’nde Maliye Bakanı Reşat Beyden başka Yahudi biri de bulunmamaktaydı. Yine İngiliz vesikalarının nitelemesiyle Mustafa Kemal her zaman için üstün meziyetlere sahip olmuş biriydi. Dahası dürüsttü ve birçok önemli makam ve görevlerde bulunduğu halde zimmetine para geçirmemişti.

Sultan Vahdeddin’in beyanına göre ise Bekir Sami, Çerkez’di. Milliyetçilerin hepsi ya Çerkez yahut Arnavut gibi başka kökenlerden olup hiçbirisi aslen Türk değildi. Aralarında gerçek tek bir Türk dahi yoktu.

Durum öyle bir hal almıştır ki gerçek Türk’e, propaganda da dâhil olmak üzere, herhangi bir vasıta ile ulaşmanın hiçbir imkânı kalmamıştı. Gerçek Türk, devletin ve toplumun özüne her zaman sadık kalmıştı. Fakat artık ya korkutularak sindirilmiş veya kendisinin esir durumda olduğu hikâyesi gibi acayip bir yanıltma ile kandırılmıştı.

Bu “bir avuç çete”, Sultan Vahdeddin’e göre, kendisinin de onlara boyun eğerek teslim olmasını istemekteydi. Dış destek arayan bu “bir avuç çete” aradıkları dış desteği Bolşeviklerde bulmuşlardı. Fakat Bolşevikler de Türk sınırlarına dayanmışlardı. Ankara liderleri ise hala Bolşeviklerle oyun oynamaya devam etmektelerdi. Türkiye’nin kaderini Azerbaycan’ın kaderi haline getirdiklerini çok geç olarak görüp esef edebilirlerdi. Müslüman Türk’ün Bolşevizm ile hiçbir işi yoktu. Bolşevizm Türk’ün dini ile uyuşmazdı. Fakat Bolşevizm Müslüman Türk’e zorla kabul ettirilmeye kalkışılırsa o zaman ne olacaktı?

Mustafa Kemal’i gayet iyi tanıdığını söyleyen Sultan Vahdeddin, Londra’da yirmi yahut otuz yıl kalması sağlansa yahut bir dağın tepesinde 24 saat tutulsa bile onun tekrar eski haline döneceğine inanmaktaydı.

Mustafa Kemal’in Sultan Vahdeddin’i ve onun İstanbul’dan ayrılışı hadisesini nasıl değerlendirdiğini öğrenmek için Nutuk’a bakmak kâfidir.

O Nutuk’taki değerlendirmesinde şöyle demekteydi:

General Harrington’un, İstanbul’daki askerî memurumuza yazdığı mektup ile ekinde yazılanlar üzerinde görüş belirtmeyi gereksiz bulurum.

Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih ederim. O zaman, saltanatı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir unvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.

Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdeddin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir!

Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer.

Aciz, adî, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları şartına bağlıdır. Hâlbuki dünyada gerçek böyle midir?

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz! Değersiz hayatlarını iki buçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece, devletlerin, milletlerin biri birleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsî durumlarından ve kendi hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespayelerin herhangi bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya koymuş olduk.

Milletler arasındaki ilişkilerde mankenlerden yararlanma yöntemine rağbet etme devrine son vermek, medenî dünyanın samimî bir dileği olmalıdır.

 

Tüm yazılarını göster