Oltadaki balık olmayı özleyenler

Ceyhun Bozkurt oceyhunb@gmail.com

Uzun bir alıntıyla başlayalım.

“(…) 1. Kararların Washington ya da Brüksel’de değil Ankara’da belirlenmesi,

2. Milli Askeri Strateji Kavramı’nın Birleşik Devletler’e sorulmadan değiştirilmiş olması,

3. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin post–Kemalist dış politika denemesi,

Ankara’yı daha az güvenilir bir güvenlik ortağı yapmaktadır. Türkiye’nin ihtiraslı Ulusal Güvenlik Stratejisi ve kanıtlanmış askeri yetenekleri, tüm bölgede jeopolitik yeni bir yapılanmayı zorlamaktadır…”

“(…) Ankara’daki karar vericiler, günümüzdeki yeni fırsatlardan yararlanmak ve belirsiz gelecek konusunda Türk çıkarlarını korumak için, daha aktif güvenlik politikalarıyla ilgilenmektedir. Türkiye’nin bölgede bağımsız bir güvenlik faktörü olarak yükselmesi, komşularının dikkatinden kaçmış değildir. Ankara’nın post Kemalist dış politika denemesi ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernize edilmesi ve komşularından daha fazla kabiliyet kazanması, aynı zamana denk gelmiştir…

Türkiye’nin güvenlik politikasının, giderek daha çok tahmin edilemez olması; bunun yanı sıra, Ankara’nın komşularına oranla artan askeri gücü, bölgesel istikrarsızlığı arttırmaktadır. Türkiye’nin ihtiraslı Ulusal Güvenlik Stratejisi ve kanıtlanmış askeri yetenekleri, tüm bölgede jeopolitik yeni bir yapılanmayı zorlamaktadır…

Türkiye’nin müttefik olarak gerçek değeri artarken, Ankara daha az güvenilir bir güvenlik ortağı olmuştur…”

Bunu okuyanlar “Yeni bir rapor mu var” diyebilir. Ancak bu ifadeler günümüze ait değil. Aktardığım satırlar, ABD Hava Harp Akademisi Türkiye Masası Şefi ve askeri istihbaratçı Albay Michael Robert Hickok’un ABD Kara Kuvvetleri Dergisi Parameters’in 2000 yılı Yaz sayısında yazdığı makalede yer alıyor. Makalenin başlığı, “Hegemon Rising: The Gap Between Turkish Strategy and Military Modernization- Yükselen Hegemon: Türk Stratejisi ile Askeri Modernizasyon Arasındaki Uçurum”. (Tamamını okumak isteyenler için bkz.)

Hickok, dönemin Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay Başkanlığı’ndaki Türk ordusunun önü kesilmezse Türkiye’nin Batı’nın bölgedeki çıkarlarını sarsacağını, bu nedenle engellenmesi gerektiğini öneri olarak gündeme getiriyor.

Bakın size ilginç bir rapor ifadesi daha okuyacağım.

Tarih: Mart 2001.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA), ABD Ulusal İstihbarat Konseyi (NIC) ortak bir rapor hazırlar. Raporun adı “Global Trends 2015”.

Raporda Türkiye’ye ilişkin yapılan saptama şu şekilde:

“Türkiye’deki her gelişme, global oluşumları direkt olarak etkileyecektir… Türkiye’nin 2015’e kadar iç istikrarı ve jeopolitik konumundaki gelişmeler; Bölge, Batı dünyası ve Amerikan menfaatleri üzerinde büyük etki yapacaktır.” (Raporun tamamını okumak için bkz.)

Önemli bir hatırlatma: O dönemler, terör örgütüyle amansız bir mücadele yürütülüyor, ABD ile özellikle PKK terör örgütüne yardımlarından dolayı cepheleşme giderek sertleşiyor, Irak’ın işgaline karşı çıkılıyor vs. Yani Batı dünyasının çıkarlarına karşı bir mücadele var. Bunu en iyi anlatan sözlerden biri; bir dönem Türkiye’de özellikle liberaller tarafından parlatıldıkça parlatılan dönemin Avrupa Parlamentosu üyesi ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Daniel Cohn-Bendit’in ifadeleridir. Bendit, o dönem için Ankara’nın önünde ya Bağdat ya da Barcelona Yolu olduğunu ileri sürerek şu sözleri sarf etmişti:

“Her iki yol da mümkündür. Barcelona yolu Türkiye için geleneksel Kemalist köktenciliğin parçalanması anlamına gelmektedir. Bu durumda Türkiye, Türk Devleti içinde Kürtlerin öz yönetimini güçlendirmeyi de içeren, bölgesel ademi merkeziyetçiliği kabul etmek zorundadır.”

Bendit’in “öz yönetim önerisini” PKK terör örgütü, siyasi uzantılarının da propaganda desteğiyle 2015-16 yıllarında hendek-barikat eylemleriyle zaten uygulamak istemişti.

Benzeri çok sayıda rapordan, açıklamadan sonra Türk ordusuna kumpaslara, açılım süreçlerine kadar giden sürecin düğmesine basıldı. Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini de hedef alan süreç sahiplerine bizzat 2010-11 yılları itibariyle direnmeye başlamasına, AK Parti içinde mücadeleye yoğunlaşmasına, yıllara yayılan bir şekilde aktardığımızın dönemin aktörlerini tasfiye etmesine ve FETÖ ile önce dolaylı, ardından da doğrudan savaşmaya başlamasına kadar olan dönem Türk milletine hiç de kolay olmayan bir dönemi yaşattı. Türk ordusu içindeki NATO’cuların (ki bunların içindeki FETÖ’cüleri 15 Temmuz’da net bir şekilde gördük) provokasyonları neticesinde Türkiye’yi sıkıntıya sokan politikalara direnebilecek milli unsurlar birbirlerine düştü. Bu gerilimin mimarları ise perde arkasından istedikleri politikaları uygulattılar. Ne zaman ki Türkiye, FETÖ ve PKK ile mücadeleye başladı ve bölgesinde de milli politika adımları atmaya başladı, Türkiye’yi terör sarmalına sokup 15 Temmuz işgal girişiminin zemini hazırlandı. Ancak siyasi görüş ayırt etmeksizin Türkiye’nin tüm vatanseverleri, FETÖ’cü alçakların provokasyonlarına rağmen teröristleri hendek ve barikatlara gömen, 15 Temmuz’u püskürten devletinin arkasında saf tuttu. İşte dengeler o zaman değişti.

O dönemlerden bugünlere değişen bir şey yok. Türkiye ne zaman direnmeye başlasa, hemen önünü kesmek için çalışmalar başlıyor. Günümüzdeki RAND Corporation olmak üzere belli merkezlere hazırlatılan raporları hatırlarsanız, o dönem Kemalist olarak tanımlanan güç hedef alınırken bugün muhafazakar-milliyetçi olarak tanımlanan siyasal irade hedefte. Ama ortak nokta ne: Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız politika üretme eğiliminden duyulan korku.

Bu nedenle de her türlü aparatlarını harekete geçiriyorlar. Geçmişte devletin içine sızan farklı siyasal düşüncede görünen kripto unsurları, Atatürkçü görünümlü NATOtürkçüleri, dindar görünümlü FETÖ ve FETÖ’vari yapıları kullanıyorlardı. Şimdi de benzer yapıları kullandıklarını görüyoruz. Deyim yerindeyse Türkiye’nin Oltadaki Balık olarak kalmasını isteyenleri…

Ne demişti David Rockefeller, dönemin ABD Başkanı Eisenhower’a yazdığı 1954 tarihli mektupta: “Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. (…) genişletilmiş iktisadi yardım – örneğin Türkiye’ye- bazı hallerde düşünülenin tersine sonuç verebilir. Yani Bağımsızlık eğimini artırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir.”

Amerikan tröstü, “fazla destek vermeyin, kontrol altında tutun” demek istiyordu. Ülkemizde milli ekonomik gelişme, sanayii istemiyorlardı.

Benzeri bir öneri, 1947 yılında Türkiye’ye gelerek Amerikan yardımı ile ilgili iki tane rapor hazırlayan Standart Oil şirketinden Max Weston Thornburg'un meşhur “Thornburg Raporu” olarak bilinen raporunda da yer almakta. Türkiye’nin ağır sanayi ve enerji işi yapmamasını isteyen Thornburg, Amerikan yönetimine Türkiye’nin ekonomik faaliyetlerini basit tarım, nakil vasıtaları imali, basit döküm, montaj işleri, yapı malzemesi ve gıda maddeleri ile sınırlı tutmasını önermişti.

Oysa Devrim Arabaları projesini destekleyen dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, “Ben zaten biliyorum ki, bu millet ot satmakla kalkınamaz. Onun için bu işlere girmek lazım” diyordu. O dönem Devrim Arabalarına, günümüzde TOGG’a nasıl karşı çıkıldığını hatırlamamak elde değil.

Thornburg yaşasa bizim “samancılar”la gurur duyardı herhalde.

Bu kadar raporu hatırladıktan sonra özet olarak Türkiye’nin Karadeniz’de doğalgaz bulmasına ve Doğu Akdeniz’de benzer şekilde çalışmalar yürütmesine, savunma sanayii başta olmak üzere sanayisini güçlendirmesine ancak ve ancak Rockefeller’in oltasında yeme ihtiyacı olmadan yaşayan balıklar, arada sırada yemlenenler sevinmez.

YARARLANILAN KAYNAK KİTAPLAR:

- Metin Aydoğan, “Bitmeyen Oyun-Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler”, Umay Yayınları, 35. Baskı, Aralık 2004

- M. Emin Değer, “Oltadaki Balık Türkiye”, Çınar Yayınları, Birinci Baskı, Eylül 1993

- Süleyman Âşık, “Devrim Arabaları”, Kopernik Kitap, Birinci Baskı, Ocak 2020

Tüm yazılarını göster