Muğla'nın gezilmesi gereken müze ve antik kentler nelerdir?

Tatil turizminde önde gelen illerimizden biri olan Muğla, kültür anlamında da büyük bir zenginliğe sahiptir. Bir çok müze ve ören yerine sahip olan Muğla'nın kültür yerleri vatandaşlar tarafından merak ediliyor. Bu bilgilendirici yazımızda sizlere Muğla'nın gezilmesi gereken antik kentlerini derledik. Peki Muğla'nın gezilmesi gereken müze ve antik kentler nelerdir? İşte Muğla'nın müzeleri ve antik kentleri!

Muğla, deniz turizminin yanı sıra kültür turizmi açısındanda önemli illerimizden biridir. Deniz tatiline Muğla'ya giden vatandaşlarımız, Muğla'da gezilecek müzeleri ve antik kentleri de merak ediyor. SuperHaber olarak siz değerli okurlarımız için Muğla'nın gezilecek müzelerini listeledik. Peki Muğla'nın gezilmesi gereken müze ve antik kentler nelerdir? İşte Muğla'nın müzeleri ve antik kentleri!

1-BODRUM KALESİ - MUĞLA

Bodrum kalesi iki liman arasında kayalık bir alan üzerinde kurulmuştur. Antik çağda önce ada olan bu alan sonraları kente bağlanarak yarımada durumuna gelmiştir. 1406-1523 yılları arasında inşa edilen St. Jean Şövalyeleri'nin kalesi, kare planlı, 180 x 185 m ölçülerindedir. İç kale içinde değişik ülke adları verilmiş kuleler bulunmaktadır. En yüksek kule deniz seviyesinden 47,50 m yükseklikte olan Fransız Kulesi'dir. Diğer kuleler İtalyan Kulesi, Alman Kulesi, Yılanlı Kule ve İngiliz Kulesidir.

Kalenin doğu duvarı dışında kalan bölümleri çift beden duvarları olarak takviye edilmiştir. İç kaleye 7 kapı geçilerek ulaşılır. Kapılar üzerinde armalar bulunmaktadır. Armalar üzerinde haçlar, düz veya yatay bantlar, ejder ve aslan figürleri bulunmaktadır. İç kalede Sapelin alti dahil olmak üzere 14 sarnıç vardır. Kale korugani, çiftli duvarlar arası su hendeği, asma köprü, kontrol kulesi, II. Mahmut tuğrası kalenin göze çarpan yerlerindendir. Bodrum Kalesi, 19. yüzyıl sonunda kalenin hapishane olarak kullanıldığı dönemde bir hamam yapısı ile Osmanlı niteliği kazanmıştır. Kale bugün Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Müze koleksiyonlarında bulunan eserler Türk hamamı, Amphora sergilemesi, Doğu Roma Gemisi, Cam Salonu, Cam Batığı, Sikke ve Mücevherat Salonu, Karyalı Prenses Salonu, İngiliz Kulesi, İşkence ve Katliam Odaları ve Alman Kulesi'nde sergilenmektedir. Ayrıca, 33.5 dönüm genişliğindeki bir arazi üzerine kurulmuş olan kalede açık mekanlarda da eser sergilenmektedir. Müze, 1995 yılında Avrupa'da Yılın Müzesi Yarışması'nda "Özel Övgü" ödülünü almıştır.


2-BEÇİN KALESİ - MUĞLA

Beçin Kalesi Milas Ovası’nın kenarında, ovadan 200 m yükseklikte, düz bir platonun üzerine kurulmuştur. Kalenin kuzeyindeki dik yamacın üzerinde ve eteklerinde rastlanan kalıntılar, antik dönemde, bu alanın nekropol olarak kullanıldığını, Milas Müzesi’nin yaptığı kurtarma kazılarında ele geçen Geometrik Dönem ve Helenistik Dönem’e ait mezarlardan bilinmektedir.

2007 yılında kalenin kuzeyinde bayrak dikilmesi için açılan çukurda Eski Tunç Dönemi’ne ait bir çocuk mezarı ele geçmiştir. Mezar hediyesi ve toprak içindeki küçük buluntular bize burasının MÖ üç binlerde kullanıldığını kanıtlamaktadır. Bunun yanında kalenin doğusunda, Helenistik Dönem’e tarihlenen (MÖ IV. Yüzyıl) temel kalıntısı ile surların güneydoğu köşesinde de bir tapınak kalıntısı bulunmaktadır.

Şehrin ismi Orta çağ İtalyan kaynaklarında “Pezona”, “Türk ve İslam metinlerinde “Barçın”, daha yenilerde ise “Peçin” olarak geçer. Bugünkü telaffuzu Beçin şeklindedir. 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin ziyaretinde Beçin, kale içinde 20 evden ibaret Milas’a bağlı bir nahiye idi. Hapishane olarak kullanılan kalesinde muhafız olarak bir dizdar ile 20 nefer vardır. Kalenin girişini büyük bir kule ve kısmen yıkılmış arka arkaya iki duvar müdafaa eder. Evliya Çelebi burada şimdi toprakla dolmuş olan 10 kulaç derinliğinde bir hendek ile bu hendeğin üzerinde zemberekli bir köprü görmüştür. Kalenin batısındaki mağaralara inen gizli merdiven de bugün tıkanmış haldedir.

XIII. yüzyıl sonlarına doğru Menteşe Beyleri’nin eline geçen Beçin kenti, bu tarihte, muhtemelen küçük bir yerleşim yeriydi. Bugün kent örenleri içinde yer alan Bizans Şapelinin küçük boyutları bu konuyu desteklemektedir. Nitekim 1330’lu yıllarda kenti ziyaret eden ünlü Arap gezgini İbn Batuta, Beçin’in “yeni kurulmuş, yeni binaları ve mescitleri olan bir kent” olduğunu söylemektedir. Bölgeyi ele geçiren Menteşoğulları başlangıçta Milas’ı başkent yapmıştır, ancak 14. yüzyılın başlarında savunması daha kolay olduğu için hükümet merkezini Beçin’e taşımıştır. Beçin, Tacettin Ahmet Gazi’nin hükümdarlığı olarak kalmıştır. Bu kişinin 1391’de ölümünden sonra yöre, Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılınca hükümet merkezi Balat’a (Milet) taşınmıştır.

Kentte günümüze ulaşan yapı kalıntıları Milas Ovası’na bakan iç kalede, surlarla çevrili dış kalede, surların dışında güneydeki Kepez ve Siğmen mevkilerinde yoğunlaşmaktadır. Ören yerindeki yapı kalıntılarının büyük çoğunluğunun Türk dönemine ait olması, kentin Türk döneminde hızlı bir gelişme gösterdiğini kanıtlamaktadır. Nüfusu hızla artan ve gelişen kent, çoğu XIV. yy’a tarihlenen çeşitli yapılarla donatılmıştır.


3-HERAKLEİA - MUĞLA

Kent bu günkü Kapıkırı Köyü içerisinde kalmakta olup, Milas’a 39 km. uzaklıktadır. Kent, antik çağda Ege Denizi’nin bir uzantısı olan Latmos Körfezi’ne sahipti. Ancak Menderes Nehri’nin getirdiği alüvyonlarla dolması sonucu körfez bu günkü Bafa Gölü’ne dönüşmüştür. Kent, coğrafi olarak İonya ile Karya sınırında hatta İonya bölgesinde yer almasına rağmen karekter ve tarihi geçmişiyle tipik bir Karya şehri olarak kabul görmüştür. Kent, adını ünlü mitoloji kahramanı Herakles’ten almıştır.

M.Ö 8. yy’da adı Latmos iken Persler zamanında Karia Satrabı Mausolos’un eline geçmiştir. İskender’in Asya seferi sonucu İskender İmparatorluğu’nun, daha sonra Seleukoslar’ın egemenliğine bağlanmıştır. M.Ö 1. yy’da denizle ilişkisinin kesilmesi üzerine eski önemini kaybeden Herakleia ulaşımdaki güçlük nedeniyle Hrıstiyan keşişlerin bir gizlenme yeri olmuştur. Çok engebeli ve kayalık bir arazi üzerine kurulan antik kentin etrafı 65 kule ile takviye edilen 6.5 km uzunluğunda sur ile çevrilmiştir. Düzgün dikdörtgen ve kare taş işçiliği gösteren sur duvarları Hellenistik Dönem’de yapılmıştır. Hippodamos şehir planına göre iskan edilen Herakleia, birbirini dik kesen ızgara biçimli parsel ve sokak planının iyi uygulandığı örneklerinden biridir. Limanın arkasında uzanan kayalık arazi üzerinde yer alan Athena Tapınağı kentin en iyi korunmuş yapılarından biridir.

Templum in Antis tarzında, iki sütunlu Hellenistik Çağ yapısıdır. Athena Tapınağı’nın doğusunda yer alan agora iki katlı olup, günümüzde birinci katı ayakta kalmıştır. Agoradaki dükkanların ve hanların yerleri bellidir. Güney tarafındaki duvarlar gayet güzel taş işçiliği gösterir. Plan olarak dikdörtgen biçiminde olup, etrafı portikolarla çevrilidir. Agoranın doğusundaki köşeli “U” planlı yapı Bouleteriondur. Yapının kuzeydoğu çevre duvarları oldukça iyi durumdadır. Tiyatro kentin kuzey doğusunda yer alır. Skene binasına ait duvarlar ile birinci caveaya ait oturma sıraları görülebilir. Kentin sahiline ve adalara giden yolun kenarında yer alan Endymion Kutsal Alanı’nın apsidal cellası ve pronaosu görülebilir. Mitolojiye göre Ay Tanrıçası Selene, Latmos dağlarında çobanlık yapan güzel delikanlı Endymion’a aşık olur ve onu ebedi uykuya mahkum eder. Bu çilehanelerin tavanlarını ve duvarlarını süsleyen freskler İsa’nın hayatını, Meryem’i ve Azizler’i tasvir eder.

Herakleia Antik Kenti’nde Alman Anneliese PESCHLOW tarafından yapılmakta olan yüzey araştırmasına her yıl devam edilmektedir. 1991’den itibaren, dağın, Herakleia antik kentinin sınırları içinde kalan bölümündeki yerleşmelerin incelenmesine yönelik çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda, zirvede çok eski bir yağmur ve kaya kültünün varlığı da göz önünde bulundurularak, belirli bir hedef doğrultusunda tarihöncesi dönemlere ait kalıntılar araştırılmıştır. İlk kaya resimlerinin 1994 yılında bulunduğu Latmos’ta bugün 170 kaya resmi bilinmektedir.

4-GEMİLE ADASI - MUĞLA

Ortaçağda Smybola olarak bilinen Ölüdeniz havzası içinde yer alan Gemile veya Aya Nikola adası M.S. 5. yüzyıldan itibaren bilhassa dinsel içerikli yerleşimlerin oluşması ile önemli bir konuma gelmiştir. Avrupa ve Doğu Akdeniz ülkelerinin ticaret ve seyahat gemilerinin uğrak yeri haline gelerek bir hac merkezi olmuştur. Birçok kilise ve Şapel yanında din eğitimi veren okullar da açılmıştır. Adanın ismiyle ilgili bazı rivayetler vardır. Örneğin; adanın en yüksek noktasındaki kilisenin Aziz Nikolas’a ithaf edildiği ortaçağ dönemine ait bir denizcilik rehberinde rastlandığı bilinmektedir. Ancak bu Nikolas’ın Dermede doğduğu sanılan ve Noel baba olarak bilinen St. Nikolas olduğu konusunda mevcut bazı bilgilerin henüz doğruluğu veya reddi hala kesinlik kazanmamıştır.

1990 yılından bu yana bir yapılan yüzey araştırmalarında ada ve çevresinde 11 kilise tespit edilmiştir. Bunlardan 4’ü Gemiler, 1’i Karacaören Adasında diğerleri ise Ölüdeniz ve Karacaören Koyu civarındadır. Gemile adası çevresi, Hristiyanlık alemi için çok önemli bir merkez olarak görülmektedir. Adada dini yapıların dışında çalışan ve yaşayan insanların barınakları olan evlerde bulunmaktadır. Adanın kayalık olması nedeniyle kilise ve evlerin temelleri kaya içine oyularak yerleştirilmiştir.

5-KAUNOS - MUĞLA

Antik kent Şair ovidius’un anlattığı bir mitolojiye göre; Miletos’un ikiz çocukları olan Kaunos ve Biblis ile birlikte büyürken Biblis ikizini öyle sever ve beğenirmiş ki her an onunla birlikte olmak istermiş. Bu sevginin doğa dışı olduğunu bilen Biblis aşkını bir mektupla Kaunos’a bildirince bu durumu öfke ve tiksinti ile karşılayan efsanevi kral, ikizin bir daha görmemek için Milet’ten kaçıp Karya ile Likya sınırına gelerek Kaunos kentini kurmuştur. Strabon “Kent kapatılabilen bir limana ve tersanelere sahiptir”.

Diyerek Kaunos’un antik çağdaki konumunu bize açıklamaktadır. Ancak dönemde Anadolu kıyılarında bulunan pek çok liman kenti gibi bugün kaunos'ta kıyıdan hayli içeride kalmıştır. Antik kente varıldığında ilk dikkat çeken kalıntılar, Kayalara oyulmuş Kral mezarlarıdır. Büyük ve görkemli olanlar cepheden in-antis planlı ion tapınaklarını hatırlatmaktadır. Büyük İskender’in Anadolu’ya gelmesi sonucu yarım kalmış olan, en doğudaki kaya mezarı bu tür eserlerin yapım aşamasını göstermesi açısından hayli ilginçtir. Kentte dikkati çeken diğer bir alan yukarı akropoldür. Güney yamacı tamamen sarp olan akropolün zirvesinde kulelerle desteklenmiş orta çağdan kalma bir sur duvarı bulunmaktadır.

6-STRATONİKEİA ANTİK KENTİ - MUĞLA

Stratonikeia Antik Kenti, Muğla'nın Yatağan İlçesi'nin 6-7 km. batısındaki Yatağan-Milas karayolu üzerindeki Eskihisar Köyü sınırları içerisindedir. Kent, İ.Ö. 3. yüzyılda kurulmuştur. Suriye Kralı I. Seleukos eşi Stratonike'yi oğlu Antiokhos'a verdi. Antiokhos da önce üvey annesi sonra eşi olan Stratonike adına kent kurdu. Gezgin ve yazar Strabon'a göre kent, çok güzel yapılarla donatılmıştı. Yapılan kazılarda ele geçirilen sikkelerden, Stratonikeia sikkelerinin Rhodos'tan bağımsızlığını kazandığı İ.Ö. 167'den itibaren basılmaya başlandığı ve Gallienus (İ.S.253-268) zamanına kadar devam ettiği anlaşılıyor. Kentin akropolü güneydeki dağın tepesindedir. Bu tepenin çevresi bir surla çevrilmiştir.

Kuzeyinde, yamaç üzerindeki bir teras üzerinde şimdiki karayolunun hemen altındaki, bir yazıtta imparator için yapılmış küçük bir tapınağın kalıntıları göze çarpar. Bunun aşağısında da büyük bir tiyatro vardır. Burada cavea, merdivenlerle 9 cuneusa bölünmüştür ve tek diazoma vardır. Sahne binasının kalıntıları, yapılan kazılarda büyük ölçüde ortaya çıkarılmıştır. Antik kent üzerinde günümüzde terkedilmiş Eskihisar Köyü bulunmaktadır. Kent surlarla çevrilmiş olup, bugün kent surlarının yalnızca önemsiz uzantıları görülmektedir. Yerleşim alanının kuzeydoğu köşesinde, büyük kesme taşlar ile kireç harçtan örülmüş güçlü bir kalenin yıkıntıları vardır. Yapı, büyük kesme taşlar ile kireçli harçtan örülmüştür. Yapının onarım gördüğü diğer yapılardan alınma yazıtlı taşlar ve sütun gövdelerinden anlaşılmaktadır.

Kentin kuzey kenarındaki ana giriş kapısı büyük bloklardan oluşmaktadır. Geniş ve ince taş duvarcılığı ile örülmüştür. Bu kapının üzerinde kemer olduğu kalıntılardan anlaşılmaktadır. Kapı iki girişlidir. İki kapı girişi arasında bir nymphaion vardır. Kapıdan sonra sütunlu bir alanın ve yolun varlığı görülmektedir. Kentin tam ortasında, en çok göze çarpan yapısı, kent meclisinin toplandığı bouleuterion bulunmaktadır. Bouleuterion tiyatro benzeri küçük bir yapıdır. Bu yapının hemen batısındaki tek başına duran kapı bu alanın giriş kapısıdır. Bunun Serapis Tapınağı olduğu ileri sürülmüştür; ancak kazılarda bulunan yazıtlar bu görüşün yanlış olduğunu göstermiştir. Bouleuterionun kuzeye bakan dış duvarında Diocletianus'un fiyat listesi ve bunun uygulanmasına ilişkin giriş kısmı Latince yazılmıştır. Bu yapının alttaki oturma sıraları korunmuştur.

Kentin batısında, Antik Yunan ve Roma'da gençlerin düşünsel ve bedensel yönden eğitildikleri, öğrenim gördükleri, spor etkinliklerinde bulundukları gymnasion denilen yapı bulunmaktadır. Kente giriş kapısının önündeki kutsal yolun kenarında oda mezarlar yer almaktadır. Giriş kapısından başlayan kutsal yol nekropolden geçmekte ve Lagina'daki Hekate kutsal alanına ulaşmaktadır. Söz konusu nekropol sahası günümüzde kömür ocakları havzası altında kalarak yok olmuştur.

7-EUROMOS - MUĞLA

Euromos, antik çağda Mylasa’dan sonra yörenin en önemli kentiydi. Kentin adı MÖ. 5. yüzyılda “Kyramos” ya da “Hyramos” biçiminde karşımıza çıkıyor. Yunanca’da “güçlü” anlamına gelen Euromos, Mausolos’un Hellenleştirme politikası sonucu kullanılmaya başlanmış olmalıdır. Bir yazıttan öğrendiğimize göre Euromos’un, kuzey komşusu Herakleia ile arası açılmıştı. Bunun nedeni Herakleialılar’ın Euromos topraklarını yağma edip kutsal ve özel malları götürmeleriyle yağmadan etkilenen bir Euromoslu’nun başvurduğu Mylasa yetkilileri Herakleia’ya gönderdikleri elçi ile sorunu çözümlediler. Kent kalıntıları çok yıpranmış olmalarına karşın, Asya’nın en iyi korunmuş yarım düzine tapınağından biri de Euromos’taki Zeus Tapınağı’dır. M.S. 2. yüzyıldan kalma yapı cephelerinde 6, yanlarında 9 sütunlu ve Korinth düzeninde yapılmıştır. Yapının kuzey kenarındaki 3 sütun ile güneybatı köşesindeki sütunun yivsiz oluşundan süsleme işinin yarıda bırakıldığı anlaşılıyor.

Kuzey ve batıya bakan yüzlerdeki sütunların tümünde adak yazıt taşıyan panolar vardır. Sütunlardan beşi fizikçi ve kamu görevlisi Menekrates ile kızı Tryphania, yedisi de Leo Quintos adlı bir başka kamu görevlisi tarafından sunulmuştur. Büyük ama oldukça kötü durumdaki tiyatro ovanın hemen üzerindeki yamacın girintisi içinde yer almaktadır. Görülebilen 5 oturma sırasının kuzey kesimleri iyi korunmuştur. Düz bir alan üzerindeki agorayı çevreleyen stoanın birkaç sütunu görülebilir durumdadır. Daha batıda bir başka stoa daha vardır. Bu stoanın sütunlarından birinde Kallisthenes adlı kişinin kente yaptığı parasal yardım ve İasos’un yandaşlığı üzerine bilgi veren uzun bir yazıt yer almaktadır. Zeus Tapınağı ve çevresinde 1970'li yıllarda Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu tarafından kazı ve restorasyon çalışmaları yapılmış ancak daha sonraki yıllarda bu çalışmalar yarım kalmıştır.

8-BALIKPAZARI AÇIK HAVA MÜZESİ - MUĞLA

Halk arasında Balıkpazarı olarak bilinen Roma dönemine ait anıt mezar etrafındaki revaklı galeriler Bakanlığımız, Döner Sermaye İşletmeleri Merkez Müdürlüğünce 1993 yılında restore ettirilmeye başlanmış ve restorasyon çalışmaları sonucunda İtalyan kazı ekibince İasos kazılarında bulunan mimari parçalar ve diğer eserler galeriler içerisindeki teşhir tamamlanarak anıt mezar Balıkpazarı Açıkhava Müzesi olarak 11 Ağustos 1995 tarihinde ziyarete açılmıştır.

9-PINARA - MUĞLA

Antik yazar Stephanus, Byzantion Menekrotes’ten alıntı yaparak “Xanthos’un nüfusu çok artınca yaşlılardan bir gurup Kragos dağının yüksek olan tepesinde bir kent kurup adına da yuvarlak anlamına gelen PINARA ismini verdiler.” diyerek kentin kuruluşunu anlatmaktadır. Kentin erken döneme ait kalıntıların bulunduğu yukarı akropolün gerçekten yuvarlak bir şekilde olması bu mitolojiye gerçeklik payı kazandırmaktadır. Kentin ismi Likçe kitabelerde Pinale olarak okunmaktadır. Günümüzde ise antik kentin yakınında bulunan köyün ismi Pınara’yı çağrıştırır bir değişimle Minare olarak yaşamaktadır. Strabon Artemidoros’dan alıntı yaparak, Likya Birliği Meclisinde üç oy hakkına sahip altı kentten birinin Pınara olduğunu bildirmektedir. Antik kente yaklaşıldığında yukarı akropolün sarp olan doğu yamacında bir dantele gibi oyulmuş yüzlerce kaya mezarı dikkati çeker. Yukarı akropol kısa sürede yetersiz kalınca ulaşımın daha kolay sağlandığı aşağı akropol yerleşime açılmıştır. Aşağı akropol’ün yamaçları geçit vermeyecek şekilde dik olmasına karşın gerek terasın oluşturulması, gerekse tahkimat açısından sur duvarı ile desteklenmiştir.

Surun güneyindeki kapıdan geçerek kenti dolaştığımızda arkasını yamaca dayamış Odeon ve önündeki düz alanda agora kentin odağını oluşturmaktadır. Aşağı akropolün alt kesimindeki su kaynağı çevresinde kentin antik çağda geçirdiği depremler ile büyük oranda tahrip olmuş pilyeli mezarlar ve kayalara oyulmuş pek çok mezar dikkati çeker. Buradaki kaya mezarlarının büyük çoğunluğu ev tipli olup içlerinden birisi alınlığındaki ve ante duvarı içindeki kabartmalar nedeniyle önemlidir. Bu kabartmalarda surlarla çevrili bir kent izlenmektedir. Bu nedenle mezarın kabartmadaki kentin (Pınara) prensine ait olması gerektiği düşüncesinin hasıl olmasına neden olmaktadır. Aşağı akropolün doğu yamacında sur duvarlarının dışında plan ve konum açısından Likya bölgesinin pek çok kentlerinde benzerlerine rastladığımız Roma dönemine ait bir hamam kalıntısı bulunmaktadır. Kentte sur dışında bulunan ikinci yapı akropol ve hamamın karşısında yer alan arkasını doğal yamaca dayamış tiyatrodur. Plan ve konum itibariyle Helenistik dönem özelliklerini yansıtmaktadır.

10-LABRANDA - MUĞLA

Zeus Labrandos’un kutsal alanı olan Labranda, Milas’ın 14 km. kuzeydoğusunda yer almaktadır. En eski buluntular yaklaşık MÖ.600 yılına aittir. 6. ve 5. yy.’da kutsal alan, sonradan tapınak terası olarak kullanılan küçük suni bir düzeltiden oluşuyordu. 497’de kutsal alanda bir savaş yapılır ve Karia ordusu müttefikleri Milet’lilerle beraber Pers ordusuna yenilirler. MÖ.4.yy. tapınağın en önemli devridir. Mausolos (377-352) ve İdrieus (351-344) adlı satraplar zamanında burası yeni bir görünüm kazanır.355’te Labranda’daki yıllık kurban şöleninde Mausolos kendisine yapılan bir suikastten son anda kurtulur.

Bu mutlu kurtuluş nedeniyledir ki burada bir dizi suni teraslar, küçük bir Dor bina, anıtsal merdiven, iki geniş ziyafet salonu (andronlar), sundurmalı yapı (oikoi), stoa ve etrafı sütunlu Zeus Tapınağı gibi geniş çapta inşaat faaliyetleri başlatılmıştır. 344’te İdrieus’un ölümüyle bu imar faaliyetleri son bulmuştur. Kutsal alanın kült yeri olarak kullanılması MS.4.yy.’da meydana gelen büyük yangın felaketiyle son bulmuştur. Labranda’daki kutsal alana Mylasa’dan başlayan ve 8 m. genişliğinde olan kutsal yol ile ulaşılırdı. Bu yolun üzerindeki döşeme izleri günümüze kadar koruna gelmiştir. Alana iki giriş binasından biriyle geçilir. Dor binası diye adlandırılan yapı dikdörtgene yakın düzensiz oluşumuyla güney propylon binasının hemen doğusunda yer alır. Kuzeye dönük, dört sütunlu ön avlulu, mermer cepheli, Dor düzeninde bir yapıdır. Roma Dönemi’nde bu küçük bina hamam külliyesine dahil edilmiştir.Propylon bölgesi kuzeyde etkileyici bir duvarcılık gösteren, üzerindeki dört geniş geçitle uzun odalara açılan bir duvarla sınırlanır. Bu uzun odalar depo veya hazine odalarıdır.

Geniş bir yapı külliyesinin bir kısmını oluştururlar. Bu Hekatomnos Sülalesi’nin başlattığı ilk yapıdır. Dörtgen cellası ve arka kısımda bulunan geniş dikdörtgen girintisi ile mabet benzeri bir binadır. Yerleşmenin en iyi korunagelen binasıdır. Plan olarak Mausolos’un Andronunun aynısıdır. Cellanın içinde kutsal ziyafet sırasında kullanılan sedirlerin yer aldığı alçak sıvalı sekilerin izine rastlanır. Arka duvarda yer alan nişte kral ailesi İdrieus ile ve karısı Ada ve Zeus’un heykelleri saklanıyordu. OikBu bina muhtemelen hem kutsal alanın arşivi olarak hem de rahiplerin çalışma yeri ve kutsal ziyafet için kullanılmıştır. Kutsal alanın kuzeyinde dik bir yokuş yer alır. Bunun güney yamacında mabedin üzerinde 15 m. uzunluğunda bir mezar yer almaktadır. Mezar odası ve girişi çıkıntılı tonozludur. Çatı Dor düzeninde granitten yapılmıştır. Kutsal alanın 200 m. batısında arkası istinat duvarıyla takviyeli stadyum bulunmaktadır.

11-SİDYMA - MUĞLA

Kentin ismi tarih sahnesinde M.S. 450-457 yıllarında imparator olan Mercian’ın başından geçen bir olayla ilgili olarak anılır. Mitolojiye göre basit bir asker olarak Perslere karşı savaşa katılan Mercian, yolda hastalanınca birliğinden ayrılıp Sıdyma da kalır. Kentte iki erkek kardeşle dostluk kuran Mercian’a kardeşler, hastalığı boyunca bakarlar. Biraz iyileştiğinde kardeşlerle ava çıkan Mercian öğle vakti dinlenmek üzere uzanıp uykuya dalınca, güneşte kalan bedenine büyükçe bir kartalın havada kanatlarını iki yana açarak gölge yaptığını gören kardeşler olayı uyandığında Merciana anlatırlar. Bunun imparatorluk belirtisi olabileceği şeklinde yorumlarlar. Mercian’da bunun mümkün olamayacağını ancak ilerde böyle bir durum olursa iki kardeşi kentin ulu kişileri yapacağı yönünde söz verir. Yıllar sonra ikinci Theodosius’un ölümünden sonra tahta geçen Mercian kardeşlere verdiği sözü tutarak Likya’nın en yüksek mevkilerine getirir.

Kentin batısında yükselen sivri tepenin şehrin ilk yerleşimi olan akropolüdür. Ancak üzerindeki kalıntılar daha geç döneme tarihlenmektedir. Tepenin güneydoğu eteğinde yaklaşık 400 m. uzunluğunda sur duvarları bulunmaktadır. Sur duvarlarının istinat oluşturduğu doğu uçta, birkaç oturma sırasının izlenebildiği küçük bir tiyatro kalıntısı yer almaktadır. Antik kentten günümüze ulaşan diğer kalıntılar bugünkü köy evleri arasında yer yer seçilebilmektedir. Kalıntıların büyük bir çoğunluğunu mezar anıtları oluşturmaktadır. Kentin doğu kesimindeki nekropolde klasik çağdan başlayarak Roma dönemine kadar devam eden sürece ait pek çok Lahit, Kaya mezarları ve anıt mezarlar sıdyma’nın toprak üzerinde ayakta kalabilen eserleri arasındadırlar.

12- LETOON - MUĞLA

Letoon Antik Kenti: Şair Ovidius’un anlattığı bir efsaneye göre Zeus’dan Hamile kalan Tanrıça Leto, ikiz çocukları Artemis ve Apollon’u Delos’ta doğurur, sonra Xanthos nehrinin denize ulaştığı yere gelip, nehir boyunca Leto tapınağının bugünkü bulunduğu yerdeki kaynağa varıncaya dek yürür. Kaynakta çocuklarını yıkamak isteyen fakat yerli halk tarafından engellenen tanrıça, yöre halkını, izin vermemeleri sonucu kurbağaya çevirir. İşte Letoon ören yerinin kuruluşu bu mitolojiye dayanmaktadır. Letoon ören yerinde 30 yıldır yapılan kazılarda ele geçen buluntulara göre ilk yerleşim M.Ö.7.yy.la kadar gider. Buradaki kalıntılar ve ele geçen kitabeler Letoon’un Likya birliği döneminde politik ve dini bir merkez olduğunu göstermektedir. Antik kent merkezinde yan yana dizilmiş 3 tapınak bulunaktadır. Bunlardan en batıdaki iyon düzeninde olup Ana Tanrıça Leto’ya aittir. Daha küçük olan ve ortada bulunan tapınak Artemis’e en doğuda ki tapınak ise Tanrı Apollon’a ithaf edilmiştir.

Apollon Tapınağının ortasında bulunan ve Apollon Mozaiği olarak tanınan mozaik pano kazı alanında doğal tahribata açık olması nedeniyle kazı ekibince kaldırılarak Fethiye müze müdürlüğüne taşınmış olup bugün müzede teşhir edilmektedir. Apollon Tapınağı yakınındaki Helenistik çöplük alanı içinde bulunarak bugün Fethiye müzesinde sergilenen Üç Dilli kitabe çok büyük bir önem taşımaktadır. Likçe, Aramice ve Grekçe olarak yazılmış olan kitabe Likya dilinin çözülmesinde çok büyük bir rol oynamıştır. Tapınakların güney batısında Nymphe kültüne adanmış bir çeşme binası ile bu çeşmenin doğu kenarında erken Hıristiyanlık dönemi kilisesi yer almaktadır. Ören yeri içerisinde ayrıca bir stoa ve Helenistik dönem tiyatrosu görülmeye değer kalıntılar arasında yer alır.

Ünlülerin gerçek isimlerini biliyor musunuz? Artık sizi ısıramayacaklar! Albert Einstein kadar zeki misin? 19 Eylül 2019 bugün hangi maçlar var? Ünlü sunucuya müstehcen fotoğraf şoku! ABD'nin Patriotlarını madara eden saldırı! Müge Anlı'da açıkladı! İzmir'de bir kadınla... Bu fotoğraftaki bir başbakan! Ünlü futbolcuyu başından vurdular!