Bir kötünün kötülüğün resmini çizmesi…

Müsaade ederseniz bu yazıyı yazarken üzerime ne giydiğimi söylemeyeceğim. Yattığım odanın nasıl bir yer olduğunu, saçlarımı toplayarak mı yoksa toplamadan mı uyuduğumu… Bunların hiçbirini anlatmayacağım.

Köşe yazarı Mehmet Y. Yılmaz gibi bazı kötü insanlar, bunları ve etik olarak açmamaları gereken perdelerin gerisini muhtemelen merak edecektir. Ama bu önemli değil. Çünkü reddettikleri bir şey değil.

Yılmaz, iki gün önce içindeki tüm kötülüğü dökerek kaleme aldığı yazısını meşrulaştırmak için bugünkü yazısına cv’sini bırakmış. Birisinin özel hayatına aşağılayıcı bir dille girmesinin, sadece kötülük uğruna kalemi ele almasının yeni bir şey olmadığını şöyle açıklamış: “Bu meslekte 6 cumhurbaşkanı, 13 başbakan gördüm. Gazeteciliğe başladığımda 38. Hükümet işbaşındaydı, şimdi 66. Görevde.”

“Hepsi gittiler,” demiş, “ben buradayım.”

Böylesine kötü olmasının yeni bir şey değil, çok eskiye dayanan bir alışkanlık olduğunu, yıllarca bu alanda kendini geliştirdiğini ve böyle olmaya devam etmekte inat edeceğini söylemiş.

Şaşırmıyoruz. Zira Mehmet Y. Yılmaz gibi yazarlar, eleştiri yapacaklarında, okurun içinde kötülük yeşermesini zevkli bulurlar, yazdıklarında iyiliğe yer olursa sıradanlaşacaklarını sanırlar. Dilleri şeytanınki gibi dikenli olmalıdır ki dikkat çeksinler.

Aslında kalemi ellerine aldıklarında, başkalarının özel hayatları üzerine dedikodu yaparken, yalan yanlış hayallerle atıp tutarken müstehcen bir zevk alırlar.

Acaba onlar için kötülük neden bu kadar çekicidir? Neden böyle olmayı, şeytani fısıltıları dinlemeyi severler? Neden Christopher Marlowe’un Dr. Faustus’uyla viski içmek ister de Rumi ile suyu paylaşmak istemezler?

Galiba cevap şu: Birisi için erdem sıkıcı hale geldiğinde kötülük de cezbedici hale gelir. Erdem, saygı, ölçülü olma, iffet bazıları için önemli değerlerken kötüler için böyle değil. Ana akım medya yıllarca böyleleriyle doldu taştı; şimdi ise sosyal medya sahneye çıkarak tüm hünerlerini sergileyecekleri en harika yer olarak karşımızda. Artık kötülük fışkıran yazılar daha fazla dikkat çekiyor, göz alıyor, ses getiriyor, okuyucu, takipçi kazandırıyor. İyilik sıkıyor. 

Oysa Thomas Aquinas’tan Terry Eagleton’a yüzlerce düşünüre göre iyilik, bir bütün olarak, coşku verir, insanın geliştirir, güzel enerjisini dışa çıkarır. Kötülükse eksikliktir, mahrumiyettir, hiçliktir ve hayat dolu olma kabiliyetsizliğidir. Gelişim gösterememektir. Kötülük mahrum olduğu her şeye, mahrumiyetini yüzüne vuran herkese saldırır. Kötülük şeytanidir.

Şeytani olan yaratılış karşıtıdır. Ama daha ötesi yaratılışı, varoluşu, kaosa doğru geri götürmeye çalışır. Hiçliğe arzudur ve son derece tahrik edicidir. Kötüler için mutlak hiçlik kadar mutlu edici, hiçliğe giden yolda yıkmak kadar zevk verici bir şey yoktur. Ne ironiktir ki, buna bir de “yaratıcı yıkım” denir.

İyiler insanın anlamını, onurunu, değerlerini ciddiye alır, onlara saygı duyarken, kötüler bunların hepsiyle alay eder. Onlar son derece siniktir, nihilisttir ve böyle olmaktan gurur duyarlar. Dost kılığına girmiş kötülük, başkalarının mütevazi argümanlarını çürütmeyi, itibarsızlaştırmayı, onların içini boşaltmayı ister ancak.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Tanıtım Medya Başkanı Mahir Ünal’ın geçtiğimiz günlerde açıkladığı ve tüm parti mensuplarının benimseyeceğini ilan ettiği “Sosyal Medya Etik Kuralları” da onları bunun için rahatsız etmiştir.

Mehmet Y. Yılmaz, kötünün yerini iyinin alması için verilen bir çabayı itibarsızlaştırmak için bir kötülük klişesine sarılmıştır o malum “Kötülüğün Sıradanlığı” yazısında.

Saldırdıkları kişi (Mahir Ünal) ve kişilerin (ailesi) asla tasvip etmediği, etmeyeceği münferit kötülükleri onlara mal etmek için, normalde bir münazaranın kaybedeninin yapacağı şekilde birkaç örneği toplayıp tüme varmış ve iyi bir amacın içini boşaltmaya çalışmıştır.

Oysa verdiği örneklerdeki kötü şahıslar, tam da Mehmet Y. Yılmaz’ın yaptığını yapmışlardır. Örnekleri tam da onun gibi insanlardır.

Mehmet Y. Yılmaz, yazısında, aynada gördüğünü özneleri değiştirip yazarken, sadece Mahir Ünal ve eşini, ailesini, onların özel yaşantısını değil, senin gibi, benim gibi, onun gibi olmayan herkesi hedef almıştır.

Bu nefrettir. Ve şeytan nefretle beslenir.

Yılmaz’ın yaptığı, şeytanın “ahlakçılık taslarken” bıyık altından gülme ve kıkırdaması gibidir. Yılmaz, kıkırdarken coşup bir başka klişe olan “Hitler” örneğine sarılmıştır. Oysa artık Hitler benzetmesi yapmak, bir tartışmayı baştan kaybetmek demektir. Bu benzetme o kadar klişeleşmiştir ki, Hitler hayatta olsa başkalarına Hitler örneği verebilir, başkalarını Hitler’e benzetebilir ve Hannah Arendt’ten alıntı yapabilir. Bir tartışmada klişelerden kaçamamak, bastırılamayan nefretin taşıp kontrolsüzce ağızdan dökülmesine engel olamamaktan kaynaklanır.

Oysa, Charlie Chapman’ın Adolf Hitler’i bir komedi olarak işlediği “The Great Dictator” (Büyük Diktatör-Şarlo Diktatör) filminde söylediği gibi, “Sadece sevilmemişler nefret edebilir.”

Nefrete dolu kötüler için, kötülük artık bir amaçtır. Bir noktayı geçtikten sonra kötülük yapmak, bir amaç uğruna araç olmaktan çıkar, varoluş sebebi olur. Allahtan ki, o yüksekteki çıtayı aşmış, şeytanlaşmış kötülerin sayısı azdır. Onlar için mutluluk, iyiliğin en küçük zerresini dahi yok etmektir.

Onlar için kötülük, yapılan bir şey değildir artık, olunan bir şeydir.

Tüm yazılarını göster