Allah yardımcı olur

Demet Cengiz

Demet Cengiz

Bir önceki yazımda Uganda’da edindiğim izlenimleri anlatmıştım. Orada sözünü ettiğim Afrika mantalitesine değineceğim.

Mısır’ı Ortadoğu kabul ettiğim için onu saymazsam, ilk Afrika deneyimim 2002 yılında gerçekleşti. Güney Afrika, Svaziland ve Mozambik’i kapsayan 45 günlük bir maceraydı o. Aslında niyetim sadece Güney Afrika’nın Johannesburg, Cape Town ve Durban şehirlerini görmek ve oradaki Avrupalı arkadaşlarımı ziyaret etmekti.

***

Johannesburg gibi tehlikeli bir şehri tek başıma gezdikten sonra Cape Town’a da bir başıma gitmiştim. Long Street’te ucuz bir hostelde kalıyordum. Geceliği sanırım 7 dolar gibi bir rakamdı. Kahvaltı için de ekstradan 3 dolar ödüyordum. Hosteldeki maceraperest Avrupalı ve Amerikalı turistlerle arkadaş olmuştum da beraber dolaşmıştık, yalnızlık hissim geçmişti. Ve on günün ardından Durban’a arkadaşlarımın yanına uçmuştum.

O uçak yolculuğunu hiç unutmayacağım çünkü yanımda oturan beyefendi Türkiye’de 80’lerde görev yapmış Kodak’ın Güney ve Orta Afrika CEO’su idi. Türkiye’de Mardin dahil pek çok ile gitmişti. Yirmilerinin başında bir Türk kızının tek başına Afrika’yı geziyor olmasına şaşırmıştı. Bana babacan bir tavırla kartını vermiş, dönüşte eğer istersem Cape Town’daki evlerinde misafir olabileceğimi söylemişti. Çocukları Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde eğitim görüyordu ve eşinin evde genç bir misafir ağırlamaktan memnun olacağını belirtmişti. Bir de sıkı sıkı dikkatli olmamı tembihlemişti. Ah gençlik! Ah cahil cesareti! Ülkede ciddi güvenlik problemi olduğunu bilsem, tek başıma asla gidemezdim. Demek ki bazen bilmemek iyi!

Durban’da ise beni tatil değil ağır işler bekliyordu. Arkadaşlarımın hepsi Durban Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisiydi ve pek çok sosyal sorumluluk projesinde gönüllü çalışıyorlardı. Onlar sayesinde günlerce yoksulları ‘evlendirmek’ için başlatılan inşaatlarda çalıştım. Duvar örmek, sıva yapmak, duvar boyamak ve daha pek çok amele işi… İtiraf ediyorum işçiliğimiz pek iyi değildi ama evsiz halk duvarların yamuk yumuk, sıvanın kabarık olmasına aldırmıyordu. Başlarını sokacak evleri olacaktı sonuçta. Sonra yetimhane mesaileri başladı. Sokağa terk edilen, anne-babası ölen veya AIDS olan bebekler ve 3 yaş altı çocuklar… Bir hafta da onlara baktım.

İlk o inşaatlarda çalışırken dikkatimi çekmişti. İnsanlar inanılmaz mutluydu. O kötü koşullarda böylesi bir mutluluk bana çok tuhaf gelmişti. Kendi yaşamlarıyla ilgili sorumluluk almıyor, sorunlara çözüm üretmiyor ve ne verilirse razı geliyorlardı. Aza kanaat getirmek Afrika’nın karakterinde var. O zaman Güney Afrika, suç oranının dünyada en yüksek olduğu ülkelerden biriydi. Hâlâ da yüksek rakamlar. Şiddet, tecavüz, hırsızlık vakaları özellikle ülkedeki beyazları ekstra önlemler almaya itiyordu. Hâlâ da çok farklı değil.

***

Tabii ki Durban’ın o eşsiz plajlarına gidip şehrin tadını da çıkardım ama asıl tatilimiz Hint Okyanusu kıyısından St. Lucia Gölüne, oradan da Svaziland ve Mozambik’e kadar yapacağımız yolculuktu. Güney Afrika öyle ya da böyle planlı bir ülkeydi. Yolları vardı hiç olmazsa! Turizm bir sektör olarak görülüyordu. Pizzacı bulabiliyorduk örneğin. Altı kişi çıktığımız yolculukta eğer ucuz bir hostel bulursak konakladık, bulamadığımız zamanlarda ise kamp kurduk.

Svaziland sınırında ise bu ülkenin Türkiye’ye vize uyguladığını öğrendim. Vizem yoktu. Diğer Avrupalı arkadaşlarım Güney Afrika’da öğrenci oldukları için özel bir antlaşmadan faydalanıp sınırı geçebiliyordu ama ben geçemiyordum. Pasaport görevlileri ilk kez adını duydukları Türkiye’yi biraz araştırıp bana sorular sordular. Sonra sınırdan beni geri göndermeye içleri el vermedi ve “İyi hadi bu da geçsin” dediler. Al sana bir Afrika mantalitesi daha! Hangi ülke vizesiz turist alır? Afrika’da alırlar. Çünkü Afrika’da insanların hiçbir şeye karışmayıp, arada belki de en olmaması gereken zamanda inisiyatifi ele alıp kararlar verdiklerini görürsünüz. Kural tanımazlık had safhadadır. Rüşvet de bu yüzden yaygındır. Tabii bizim gibi çulsuz öğrencilerden rüşvet beklentileri yoktu. Sadece bana acımışlardı.

Svaziland’a geçmeden önce biraz yemek stoklamıştık. Sandviç ve konserveler… Çoğu zaman yemek yiyecek bir yer bulamadık, stokları çabuk tükettik. İşte o zaman devreye meyveler girdi. Yerel halktan yemek istediğinde ormana dalıp, ağaçlara çıkıp üç beş meyve kesip getiriyorlardı. Açlığın çözümü ancak acıkınca çözülüyordu. Yemek stoklamak gibi bir adetleri yoktu.

***

Ve Mozambik’te de vize kontrolüne takıldım ben. Onlar da ilk kez Türkiye diye bir ülke olduğunu benden duydu. Bir tanesi daha önce Türk diye bir şey duyduğunu anlattı ama geçmeme izin vermediler. Onlara aynısını Svaziland’da yaşadığımı ve iyi kalpli pasaport polisinin vizesiz ülkeye girişime izin verdiğini anlattım. Adamların kafasına yattı. Hemen birbirlerini örnek aldıklarını fark ettim.

“Ama” dedi polislerden biri, “Ülkeden çıkarken vizesiz girdiğin için başın belaya girebilir.”

Evet! Bunu ben de dahil kimse düşünmemişti. Bir eylemin olası sonuçlarını, sonraki aşamaları pek düşünmediklerini o zaman anlamıştım.

Hint Okyanusu kıyısından Kuzey’e doğru ilerlerken kimi zaman balıkçılardan balık aldık. Kimi zaman meyvelere talim ettik. Çoğu zaman güvenli bir yere mi kamp kurduk bilemedik ama çok şükür başımıza kötü bir şey gelmedi. Bir gün bir köy yoluna saptık. Öyle tabela falan gördük de saptık sanmayın. Bir akaryakıt istasyonuna sormuştuk önceden. Toprak yolda traktöre binmişiz gibi sallana sallana giderken yola devrilmiş bir ağaç yüzünden durduk. On dakika sonra elindeki sarı bir bidonda su taşıyan bir çocuk belirdi karşımızda. Bir haftadır ağaç yolu kapatmış ama kimse onu düştüğü yerden kaldırmamış. Yağmurla, rüzgarla aşınır, kendi kendine yok olur herhalde diye düşünmüş olabilirler mi?

Çocuk köyün yakın olduğunu söyleyince yürüyerek gitmeye karar verdik. Gerçekten yakınmış köy. Tam 70 dakika yürüdük! Köyde bizi neredeyse törenle karşıladılar. Hepsi hayatlarında ilk kez beyaz insan görüyordu. Biz fazla oyalanmadan araçlarımıza dönmek isteyince bir köylü bizi kısa yoldan götüreceğini söyledi. Ne kadar süreceğini sorduk. Yarım saat olduğunu söyledi.

Yolda bir bataklığa denk geldik ve durduk. Köylü ortadan kayboldu. Kaçtığını sandık. Çünkü hiçbir şey söylemeden gitmişti. Elinde koca bir ağaç dalıyla geldi. Bataklığı kontrol edip en dar yerini buldu. O ağaç dalına basarak bataklığı geçtik. Sanırım 10 kişi olsak, sona kalan iki kişi bataklığı boylayacaktı. Geçici çözümler getirmek ve hayatını riske atmak da Afrika’da sık rastlanan bir durum. Yol 60 dakika sürdü.

Ve merak edenler için söyleyeyim dönüşte pasaport kontrollerinde sorun çıktı. Ancak pasaportumdaki damgaları gösterip, iyi kalpli polislerin misafirperverlik gösterdiğini anlatıp ikna ettim onları.

***

Sonraki yıllarda Kenya, Tanzanya, Senegal, Nijerya, Gana ve Zanzibar’a gittim (Kuzey Afrika ülkeleri Fas, Tunus, Libya ve Cezayir’i saymıyorum, onlar daha farklı). Bütün Afrika’da gördüğüm kaderine razı, geleceği inşa etmeye çalışmayan, günü kurtaran insanlar. Çoğu sömürgecilerine bir ses dahi çıkarmamış. Hepsi yoksul. Hepsi iç savaş geçirmiş. Rüşvetin, yolsuzluğun dünyada en yüksek olduğu kıta… Ülkelerin liderleri diktatör olmaya meraklı.

Dünyanın en tehlikeli ülkesi Nijerya’nın 2014’te 600 milyar dolara ulaşan milli geliri vardı. Ben başkent Lagos’a 2013 yılında gitmiştim. Oradaki fakirliği ve sefaleti görüp, 600 milyar dolarlık milli geliri hayal etmek imkansızdı. Nereye gidiyor onca para? Nasıl bir tesadüfse, diğer pek çok petrolü olan ülkeler gibi Nijerya’da karışıktı, hâlâ karışık.

O seyahatte yanımda bulunan Karadenizli bir işinsanı “Buralara baktıkça halimize şükrediyorum. Biz Allah’ın sevdiği kullarmışız” demişti. İçim acımıştı. Ne yani bunlar Allah’ın sevmediği kulları mı?

***

Gana’da şehri dolaşmak için otelden araç kiraladığımızda bize Jaguar tahsis etmişlerdi. Concierce’a gidip o araçla rahat edemediğimizi söyleyip değiştirmelerini istedik. Ülke yokluktan kırılırken lüks bir araçla gezmek hem rahat değildi hem de kendimizi tehlikeye atıyorduk. Ertesi sabah kapıda bizi bekleyen araç gösterişli bir Rolls Royce’tu. Anlamlar ve kavramlar farklıdır Afrika’da.

En son Uganda’da Afrika mantalitesine tanıklık ettim. Otelden bizi 15 dakika sonra almaya geleceğini söyleyen şoförün bir saate gelmesi, 30 dakikaya çıkacağı söylenen yemeğin 1.5 saate gelmesi… Zaman kavramı farklı Afrika’da. Gerçekten zaman izafi imiş. Acele kavramı yok.

Bütün bu deneyimlerimi paylaştığım Ugandalı bir akademisyene “Nedir bu Afrika kafası” diye sordum. Bana şahane bir yanıt verdi.

“Biz” dedi, “Burada iyi bir iklimde yaşıyoruz. Kimse aç kalmaz. Ormana girip bir meyve koparırsın. Yağmur yağarsa bir yere sığınırsın. Bir evin olması gerekmez. Gece soğuktan donup ölmezsin. Güneş seni yakmaz. Sorun çıkana kadar çözüm aramayız biz ve bu yüzden önlem almayı bilmeyiz. Anda yaşarız.”

Sadece iklim bu kadar etkileyebiliyor mu yaşamı? Coğrafyanın karakterleri belirlediği kesin.

“Avrupa’da iklim kötüdür” dedi akademisyen, “Yaz ve kış için yemekleri stoklamalı, soğukta saklamalısınız. Su, rüzgar, soğuk ve ısı geçirmez evler yapmak zorundasınız. Sizin ikliminiz tedbiri gerektirir. Biz iklimimize güveniriz. Allah yardımcı olur.”

***

Tabii bu söyledikleri Afrika’nın yeşil ormanlarla kaplı tropikal bölgesi için geçerli. Sudan için geçerli mi? Ya Çad? Onlara da Allah yardımcı oluyor mu? Somali’de açlıktan ölenleri kalbimiz kırılarak izliyoruz. Bazıları neden balık tutmadıklarını soruyor. Gerçekten neden balık tutmuyorlar? Balık tutmuyorlar ama korsanlıkta iyiler.

Afrika, tüm dünyada çocuk ölümlerinin, salgınların, hastalıkların en yaygın olduğu kıta… İnsan ömrünün en kısa olduğu bahtsız kıta…

Su ve tuvalet olmayan evlerinin önünde çıplak ayak koşturan çocuklara bakıyorum. İşsiz güçsüz erkeklere bakıyorum. Kapısının önünde oturan kadınlara bakıyorum. Acaba bu ülkede sigorta diye bir şey var mı diye düşünüyorum. Tabii ya henüz ortaya çıkmamış sorunlara çözüm üretmiyorlar ki sigortacılık kavramı oluşsun. Gerçi dünyanın geri kalanında bu sigorta konusu bana göre fazla abartılmıştır.

Aklıma Zanzibar’daki Jozani Ormanı geliyor. Kırmızı tüylü maymunları görmeye gittiğimiz orman dev kökleri olan ağaçlarla doluydu. Sular çekildiğinde ağaçların köklerinden balçıklara bata çıka topladığı yengeçleri yok paraya toplayan köylülere, az paraya ihraç eden tüccarlara karşılık çok paraya Avrupa ve Amerika’da mideye indiren zenginler gerçeğini görmüştüm orada. Bize rehberlik eden yaşlı adama “Burası cennet” dediğimde bana unutamadığım bir cevap vermişti:

“Senin gibi gelip bir hafta, on gün tatil yapsam bana da cennet olurdu ama biz burada sırtımızda su taşıyarak yaşıyoruz.”

Hem Gana’da hem de Uganda’da dikkatimi çeken bir başka değişik gelenek ise tabutlara gösterilen özen. Bu dünyada rahat içinde yaşayamayan Afrikalılar krallar gibi gösterişli tabutlarla gömülüyorlar. Hem de çok erken yaşlarda.

Diğer Yazıları