Yaşam |

Akif Emre'nin ardından duygusal satırlar...

Gökhan Özcan: Mesele şu; kendini küçük hikayesinin içine kilitleyen bizler, asıl büyük hikayenin yerlisi miyiz, yabancısı mı?

Geçtiğimiz yıl 23 Mayıs günü kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden gazeteci- yazar Akif Emre, ölüm yıl dönümüne sayılı günler kala sevenleri tarafından buruk şekilde anılıyor.

Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan da dostu Akif Emre'yi bugün köşe yazısına taşıdı.

Emre'nin vefatı ile bir dostu kaybetmenin acısını halen yaşayan Gökhan Özcan yaşam ve ölüm muhasebesini okurları ile paylaştı.

İşte o yazı;

- Rolünde mahsur kalan oyuncu

Dünya büyük bir telaş içinde nasıl da unutturmaya çalışıyor mütemadiyen ölümü bize. Bütün bu koşuşturma, bütün bu alış veriş, bütün bu itiş kakış belki de hep bunun için...

Durup azıcık düşündüğünde, hızla ölüme doğru yuvarlanan hikayelerin içine bunca ihtirasın, bunca arzunun, bunca çekişmenin, bunca nefretin nasıl sığdırılabildiğini anlayamıyor insan. Adı yalana çıkmış bir dünyaya, bunca umut bağlamanın, bunca bağlanmanın, bunca kök salmanın anlamı ne? Bütün çırpınışlarımız, bütün sağa sola saldırışlarımız dünyanın hakikatini kendimize unutturabilmek için mi? Kim geçirebilmiş dünyanın soğuk kaygan gövdesine tırnaklarını? Kim değiştirebilmiş yönünü, sonunun ölüme çıkmadığı bir yola doğru? Bazen, birçok zaman, belki de çoğu zaman unutuyoruz aslında kim olduğumuzu. Burada ne yaptığımızı, ne için yaşadığımızı... Dünya bizi sinsice kandırıyor, ne yapıp edip kendine inandırıyor. Tam hakikat kitabında söylendiği gibi... Şuurumuzun gevşediği yerde yavaş yavaş alışıyoruz yalana. İllüzyonu hayatın yerine koymaya, ona inanmaya başlıyoruz. Zihnimizi, kalbimizi sadece onunla meşgul eder hale geliyoruz. Akıp geçenle birlikte akıp geçmeye bırakıyoruz kendimizi. Sonra bir yerde, birileri için film kopuyor, hikaye bitiveriyor. Daha doğrusu yalan bitiyor, hayat sanarak peşinde koştuğumuz her şey ufalanıp dökülüyor avuçlarımızdan. Ve hakikat yeniden görünür hale geliyor. Bütün servetini bir yalana yatırmış müflis tüccarlar olarak kalakalıyoruz ortada. Ve sonra yeniden dünya geri dönüyor, kendine alıştırıyor bizi, unutturuyor hikayenin aslını, esasını.

“Filanca da ölmüş!” dedi oturan üzüntüyle. “Bu bizim yaşadığımızı mı gösteriyor?” diye sordu ayaktaki.

Kendimizi gerçek olduğuna inandırdığımız küçük hikaye, bütün hikayeleri içinde toplayan asıl hikayenin bir parçası. Mesele şu; kendini küçük hikayesinin içine kilitleyen bizler, asıl büyük hikayenin yerlisi miyiz, yabancısı mı?

“İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya./ Başlar her gün biraz daha insan olmaya./ Ve ölürken usul usul ne tuhaf;/ Âşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya” diyor Metin Altıok, ‘Dörtlükler’ şiirinde.

Her ölüm, yaşayanlar için aslında ‘hayat’ı yeniden düşünmek için bir fırsat... Bir muhasebe yapma, vaktimizi harcadığımız, ömrümüzü geçirdiğimiz şeylerle bir yüzleşme fırsatı... Oyunun durduğu yer... Rolüne kendini fazla kaptırmış oyuncular gibi değil miyiz hepimiz biraz? Öyleyiz evet! Kendi ‘hayat’larımızı nerede bıraktığımızı unuttuk neredeyse. Hayatı ajansların geçtiği şey sanıyoruz. Konuşa konuşa tüketemediğimiz güncel gelişmeler... Öyle mi gerçekten? Hayat o kadar mı? Kabristanlara gidelim, mezar taşlarını okuyalım. Ne ifade ediyor bütün bu güncel gelişmeler onlar için? Hiç! Hakikatin bir cüzü orada, her bir kabir... Günü geçmeyen, zamana yenilmeyen hakikatin bir habercisi...

Dünyada olan bitenin, hakikat sözlüğünde ne anlama geldiğini bilen insanlar da var.

Akif Emre’nin aramızdan ayrılışının üstünden bir sene geçmiş, Çarşamba günü vefatının ilk yıldönümü... Yeri boş duruyor, galiba öyle de kalacak. Bu vesileyle Fatihalarımızı gönderelim inşallah.

“İnsan olmaklığımızdan siyasete, gönül iklimimizden enformatik cehalete uzanan kendi oluş şartlarımızdan uzaklaşma ile yüzleşme cesaretine ihtiyaç var. Belki de anlık bir pırıltının içimizde çakmasına, aşka, samimiyete, adanmışlığa ihtiyaç var. Bunların yerine kabuk bağlayan şey her ne ise işte odur içten içe bizi, hepimizi çürüten kimya. Ne ki sahte hakikatlerin kararttığı çevremizde, dört bir yanımızı kuşatan yalancı mutlulukların perdeleyemediği, hayata anlam katan, kendi özümüzü hatırlatan bir ses, bir tebessüm, dokunduğu yerde bereketi yeşerten bir el mutlaka olacaktır” diye yazmış 2017 Mayıs’ında Akif. Ne kadar taze...

“Kimisi hiç ölmüyor” dedi meczup, “kimisi hiç yaşamıyor!”