Trump ve Anti-Amerikancılık - Ahmet Demirhan
Ahmet Demirhan
Ahmet Demirhan

Trump ve Anti-Amerikancılık

Trump ve Anti-Amerikancılık

Yazarlar

Neden bir ‘anti-Türkiyecilik’, bir ‘anti-Fransacılık’, ‘anti-İskandinavyacılık’ ya da ‘anti-İrancılık’, ‘anti-Somalicilik’, ‘anti-Çincilik’ veya ‘anti-Slavcılık’ yok da bir ‘anti-Amerikancılık’ var?

Neden dönem dönem ‘anti-Amerikancılık’ denilen bir şeyin yükselişinden veya sanki böyle bir şey yokmuş gibi gündemden düşüverişinden söz ederiz?

Buna elbette özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın uluslararası düzeni kendi ideolojisiyle ve araçlarıyla tanzim etmeye çalışmasıyla, bu tanzime karşı da Sovyet (veya Çin ya da Arnavut veya Yugoslav yahut Avrupalı tarzlarıyla) ‘komünizm’in öngördüğü bir uluslararası düzene karşı bir set olarak bir ‘anti-Sovyet’ veya ‘anti-komünist’ blok oluşturma çabalarıyla; yani anti-Amerikancılık karşısına bir ‘anti-komünizm’ kutbu yerleştirerek tarihsel bir açıklama getirebiliriz.

Bu tarihsel açıklamada, Sovyet blokunun çökmesi, komünizm hayaletinin artık sadece Avrupa’da değil dünyanın herhangi bir yerinde dolaşmadığının anlaşılması, Amerikancılığın karşı kutbu olan komünizmin bitmesine ve anti-Amerikancılığın tek başına kalmasına doğal olarak yol açmıştır.

Diğer bir açıklama, ilkiyle de bağlantılı olarak, Amerika’nın bir dünya gücü, bir imparatorluk, bir uluslararası toplumun lideri olmasıyla bağlantılı olarak ileri sürülebilir. Böyle bir güce karşı kimi zaman artan sayıda ve kimi zaman da gündemden düşecek derecede bir tepkinin doğması, her halükarda, normal görülebilir.

Dolayısıyla ‘anti-Amerikancılık’ Amerika’nın gücünü göstermesiyle alakalı bir husustur. Bu açıklamaya göre, dünyanın her yerinde şu ya da bu şekilde var olan bir ulus için, başka uluslarda görülmeyecek bir istisnai durumun, ona karşı (en azından duygusal) bir öfke birikiminin olması gayet tabidir. ‘Anti-Amerikancılık’ Amerika’nın hakimiyetine karşı bu duygunun bir göstergesidir.

Başka bir açıklama, Amerika’nın müttefikleriyle olsun ya da BM gibi daha kozmopolit bir niteliği haiz bir zeminde olsun, dünyanın herhangi bir yerini sorun addetmek veya o yerlerde ortaya çıkan sorunları çözmeye çalışmak için, kimi zaman ‘tek başına’ karar alarak hareket etmesine veya belirli bir müzakere yapılsa bile nihayette kendi kararını kendinden güçsüzlere dayatmasına bir tepki olarak ‘anti-Amerikancılık’ eğilimlerinin arttığı şeklindeki açıklamadır.

Bu ilki tarihsel, ikincisi duygusal olan açıklama tarzlarına nazaran daha siyasal bir açıklamadır ve kimi zaman Amerika’nın sorun addettiği veya kendi tarzıyla çözmeye çalıştığı bölgelerdeki yönetici, siyasi veya entelektüel elitler tarafından da altan alta ‘anti-Amerikancılık’ eğilimlerinin desteklendiğini ima eder.

Bir de bölgesel açıklamaları var ‘anti-Amerikancılık’ eğilimlerinin. Örneğin İslam dünyasında veya Orta Doğu’da Afganistan'dan başlayarak Irak işgaline varan, ayrıca Amerikalı yöneticilerden İslam’ı damgalayıcı söylemler gelmesi üzerine ya da Orta Doğu’da İsrail’in yol açtığı problemlerin ABD’nin İsrail’e koşulsuz desteğinin yol açtığına dair inançlarla birlikte gelişen bir eğilim bu.

Dolayısıyla, bu açıklamaya göre, bir ‘Anti-Amerikancılık’ vardır; çünkü Amerika bir bölgeye müdahale ederken o bölgede yaptığı tercihlerle bazılarına imtiyaz tanımakta ve bazılarını da imtiyazsız kılmaya çalışmaktadır. İmtiyazsız kesimlerde ‘anti-Amerikancılık’ eğilimleri görülmektedir.

Ancak başka bir açıklama tarzı daha var ki bu, doğrudan Amerikan algısıyla, hem Amerika’nın kendisine dönük algısıyla ve hem de dünyada Amerika’ya dönük algıyla beraber yürür: ‘Anti-Amerikancılık’ diye bir şey vardır, çünkü ‘Amerikancılık’ diye de bir şey vardır.

‘Amerikancılık’ da, bir ulus olarak Amerika’nın kendisi kurma tarzıyla alakalıdır. Bu algı, sadece ‘Amerikan istisnacılığı’ denilen, Alexis de Tocqueville’den beri Amerika’yı dünyanın başka yerlerindeki uluslardan ayıran bir takım özelliklerin ön plana çıkarılmasıyla oluşturulan bir algı da değildir sadece.

Bu anlamda çeşitli istisnacılıklar hep olmuştur. Amerikan istisnacılığının bunlardan farkı, Amerikan ulusunun ‘yeni bir ulus’ olarak kurulmasıdır ve anti-Amerikancılığa dair tarihselci, duygusal, bölgesel veya siyasal açıklamalardan ziyade, denebilirse, daha psikolojiktir.

Anti-Amerikancılık diye bir şey vardır, çünkü bir ‘Avrupa idea’sı olduğunun varsayılmasına benzer şekilde, bir‘Amerikan karakter’i diye bir şey vardır.

(Meraklısına bir not: Buna aslında ‘Amerikan psişesi’ de denebilirdi; lakin bu, ‘psişe’yi hayli özgüleştirmek olurdu. Bu nedenle ‘Amerikan karakteri’ demeyi tercih ettik; ancak meselesinin ‘psişik’ bir tarafının da var olduğunun hatırda tutulmasını gerektiğini de kaydedelim. Bu açından, ‘Amerikan karakteri’ incelenecekse, sadece Tocqueville’den beri tekrarlanagelen hususlara değil, örneğin Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda Amerika ile ilgili bölümlere de, Adorno’nun Nazi zulmünden kaçıp Amerika’ya yerleştiği yıllarda yönettiği ampirik araştırmalara dayalı ‘otoriteryan kişilik’ çalışmalarına veya Franfurt Okulu’nun ‘kültür’ üzerine çalışmalarına da, ABD’ye mahsus halleriyle, değinilmelidir. Ya da Heidegger’in İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki bir Germen ‘ruhu’nu koruma adına, Avrupa’nın Amerika ile Rusya arasında kalmışlığına değinmesine de. Ama burada, bu gibi çalışmalara da yaslanılarak, aşağıda ifade edilecek bir ‘ulus’ algısını üreten bir ‘psişik bir karakter’den bahsedilmektedir.)

Bu ‘Amerikan karakteri’ni Trump üzerinden açıklayabilir miyiz?

Trump’ın dikkat çekici özelliklerinden birisi, Amerika’yı bir ‘ulus-devlet’ formunda düşünmesi.
Hatırlayalım, kampanyası sırasında, sık sık ‘Sınırları olmayan bir ulus, ulus değildir’ demiş; bununla da sadece Meksika sınırına çekmeyi vadettiği duvarı, Başkan olur olmaz uygulamaya koyduğu bir başkanlık kararnamesi ile yedi ülkeden Amerika’ya girişleri üç aylığına durmasını veya Trans-Atlantik ticari anlaşmasını iptal etmesini kastetmemişti.

Trump, Amerika’nın ‘ulus-devlet’ olmaktan çıkıp gittiğini; bunun da Amerikan ulusuna zarar verdiğini, yani daha genel bir hali kastetmişti. Bu elbette Trump’ın küreselleşmeci eğilimlerin karşısında yer aldığına dair bir algıya da yol açtı.

Trump’ın küreselleşmecilerin tekerine çomak soktuğu aşikar. Ancak Başkan olur olmaz uygulamaya koyduğu ‘çılgınca’ uygulamalar, çok da öyle bir ‘çılgın’ın keyfince, aklına estiği gibi uygulamaya koyduğu şeyler de değil.

Elbette Trump’ın başkan seçildiğinde ne yapmayacağı belliydi ve elbette ne yapmaya çalışacağına dair belirsizlikler vardı. Ancak Trump’ın ‘Amerikan karakteri’ni teessüs ettiği şekliyle dönüşüreceği, aslında aslına geri döndüreceği belliydi.

Bunu da, hem kampanyasındaki unsurlara ve hem de bir-iki haftalık başkanlığı sırasındaki uygulamalara bakıldığında, iki şekilde yapıyor. Sanki sürekli kutsal kitaba atıfta bulunan püriten bir vaiz gibi, sürekli ‘Amerikan karakteri’ni oluşturan ‘psişik unsurlar’a hitap ederek onları harekete geçiriyor.

Amerika’da Trump’ı övmek ya da yermek için tarihin bir silah gibi kullanılmaya başlandığına dair haberler, bunun bir delili (https://www.washingtonpost.com/local/in-divided-america-history-is-weaponized-to-praise-or-condemn-trump/2017/02/06/f94c4eb2-e991-11e6-b82f-687d6e6a3e7c_story.html?tid=sm_tw&utm_term=.e77faef5c0ad).

Ne var ki bu tür haberlere de bir tashih gerek: Amerika zaten her daim kendi tarihine referansla kendini oluşturan bir ‘ulus’tur ve bu Amerikancılık denilen şeyin ayrılmaz bir parçasıdır. Burada varsa bir Trump etkisi, bunu hukuki bir şerh yöntemi olarak emsal arayışı, siyasal bir meşruiyet kotarışı veya akademik bir izah tarzı olmaktan çıkararak, olabildiğince yayması; bir ‘elit oyunu’nu bozması.

Burada elbette ‘Amerikan karakter’ine seslenen yeni ‘oyun’un Trump’ın elinden kaçma ihtimali de mevcut; ama aynı risk elitler için de geçerli.

Hatta onlar için risk daha büyük. Çünkü yıllarca liberal politikalara ancak ‘siyasal bir nihilizm’le cevap vermeye çalışan elitlerin illiberal bir dönemde önerebilecekleri bir alternatif yok. (https://qz.com/721914/intellectuals-have-ushered-the-world-into-a-dangerous-age-of-political-nihilism/)

Aksine liberalizmi tek alternatif olarak sunmalarına rağmen onun iki yüzlülüklerine aldırmamalarında; örneğin göçmenliği destekleme ya da şimdi Trump’ın yedi ülkeye koyduğu yasak sonrası İslamofobiyle mücadele etme gibi çağrılarının umulan desteği almamasında, büyük şirketlerin göçmenliği de İslamofobiyi de zerre kadar umursamadan Trump’ın yasağına karşı öne geçmesinde (http://www.politico.com/story/2017/02/trump-immigration-silicon-valley-234713), suçları affedilemeyecek kadar büyük.

(Türkiye’de ise işler olabildiğince trajik: Trump öncesi, ‘İslamo-faşizm’ gibi deli saçması bir ifadeyi rahatça kullananlar, şimdi Trump’ı ‘İslamofobik’ ilan etmeye kadar vardırdılar işi. Oysa İslamofobi, Trump öncesi de ciddi bir şekilde mücadele edilmesi gereken bir vakıa idi ve Amerika’da da olabildiğince yaygındı.)

Trump’ın ‘Amerikan karakteri’ne seslenmesinin ikinci yolu da, siyasetin bir tekniğe indirgendiği liberal dönemde siyaseti bypass eden ve ‘Amerikan karakteri’nin ‘pre-politik’ olan unsurlarına sesleniyor olması. Amerikan muhafazakarlığını siyaseten olmasa da ideolojik olarak seferber ediyor Trump.

Belki “paleokonservatif” ya da kısaca “paleokon” denilen hususu, bu bağlamda, ama eleştirel olarak yeniden okumak gerek: Amerika, sol da dahil içindeki bütün akımlarıyla, kendisini ‘yeni bir ulus’ olarak kurar.

Liberaller, ‘ulus’un niteliğini bütün bir arz olarak tahayyül ederken, muhafazakarlar bu ‘ulus’un karakterini daha içerden, bir ‘uç’ toplumu olarak Amerika tahayyülünden haraketle tasarlar.

Dolayısıyla “paleokon’luk”, isolasyonalist bir nitelik arzetse de, ‘Amerikan karakteri’nin sadece bir cüzüdür ( http://www.politico.com/magazine/story/2016/12/trumpism-intellectual-history-populism-paleoconservatives-214518 ) ve sanki göçmenlerin Amerika’nın bir parçası olduğunu, dolayısıyla Trump’a karşı bir eylemmiş gibi görünen şu resimdeki faturanın altında yazan “Göçmenler Amerika’yı büyültür (yemeğinizi de pişirdiler ve bugün size servis yaptılar)” cümleleri, bu açından, Trump’ın tam da arayıp bulamadığı bir duyarlılığı sergiliyor.

rtphytjtjk

Aynı şekilde büyük şirketlerin Trump’a karşı göçmenliği savunan ‘bildiri’leri de. (Resmi Bilal Kenasari’nin bir tweet’inden aldım. Kullanmama izin verdiği için kendisine teşekkür ederim.)

Göçmenlere belki de Amerika’dan daha kötü davranan Avrupa’da böyle bir faturanın varlığı bile ciddi tartışmalara yol açardı (Unutmayalım: Avrupa’da halen Trump’ın ‘sınırlı’ (!) olarak uygulamaya çalıştığı sınırların kapatılmasından daha ağır uygulamalar geçerli göçmenler için). Ancak Amerika’nın kendi içinde rahatlıkla uygulanabilir olan (örneğin bazı eyaletlerde idam cezasının varlığı gibi) bazı ‘istisnaları’, Amerika, şimdiye kadar Avrupalı bir ‘idea’ üzerinden dünyaya sattı.

Kendi içinde ‘sivil haklar’dan bahsetmesinin, ancak konvansiyonal ‘insan hakları’ söylemlerine aykırı bazı ciddi uygulamaları bu ‘sivil haklar’ söylemi içinde rahatlıkla uygulayabilmesinin bir yolu buydu.

Ancak Trump siyaseti, artık uluslararası meşruiyetini de kendi içinden, kendi ideolojisinden, kendi Amerikancılığından arayacak. Bunun elbette sonuçları olacak.

Ne var ki yedi ülkeden göçmenlere ve vize sahiplerine getirmeye çalıştığı, geçici olan ve yargı tarafından da geçici olarak askıya alınıp temyizin de onayladığı karar gibi kararları, tam da bu nedenle, kozmopolit bir duyarlılık içinden bir tepkiye zemin oluşturamadı ve oluşturamayacak. (Bunda yedi ülke ile sınırlandırılması gibi taktik bir hamlenin başarısını da göz ardı etmeyelim.)

Bu açıdan, Trump’a karşı ulusal veya uluslararası cephenin, ortak bir takım değerler veya ilkeler üzerinden, dahası artık siyasal bir nihilizme sürüklenmiş liberal bir düzeyden, etkileri sadece Amerika’yla sınırlı kalmayan uygulamalara yoğun bir muhalefet beklentileri, boşa çıkmaya mahkum. Zaten ortada ortak bir dil yoktu çünkü. (Vietnam savaşının da tetiklediği 68 Mayıs hareketinde, unutmayalım ki, birçok unsur yanında, ‘anti-Amerikancılık’ kadar İkinci Dünya denilen bir bloğun varlığı da pay sahibiydi).

Trump’ın, Allah muhafaza, ‘fiili’ bir müdahalesi olmadan, Trump üzerinden kozmopolit ortak dilin ortaya çıkması mümkün de görünmüyor. Elbette Trump yönetiminde Amerika’da masum göçmenler, Müslümanlar ve benzeri gruplar zor bir dönem geçirecek ve bu belirli bir duyarlılık oluşturacak. Ama zaten bu duyarlılığı da ‘büyük şirketler’ yönetmeye çalıştıkça Trump’ın ekmeğine yağ sürülecek.
Trump’ın ‘radikal İslamcı terör’ söylemi de dünyanın birçok yerinde çeşitli etkilere ve tepkilere yol açacak. Hatta Trump üzerinden Türkiye’deki referandum sürecinde bir takım doneler açık veya gizli propaganda unsuru yapılmaya çalışılacak (bu açıdan, özellikle de “birileri Trump'a, ağzına asla ‘İslamcı terörizm’ ifadesini almamasını tembih etmeli ya da Tayyip Bey'in itirazına hazır olmasını hatırlatmalı” cümleleri göz önüne alındığında, iyi niyetli ama kötü kotarılmış bir örnek için bkz. http://www.star.com.tr/yazar/trumpa-karsi-da-konusur-yazi-1183887/ ).

Sonuçta, her şeye rağmen, Trump’ın, ‘Amerikan karakteri’ni kendi içinde dönüştürme söylemi olarak kullanmaya çalıştıkça, bu söylemi oluşturan unsurlara tepkilerin boyutunun ‘anti-Amerikancılık’ eğilimleriyle pek alakasının olmayacağını görmek gerek. Kozmopolit duyarlılıkta ‘anti-Amerikancılık’, kimi zaman Amerikancılık taraftarlarının bile kullandığı, gizli ya da açık, başat unsurlardan birisi olmuştur çünkü ve çünkü Trump karşıtlığı, yeni bir tür, siyasal nihilizm dozajı artmış bir tür Amerikancılık olarak ortaya çıkma potansiyeline sahiptir. Böyle bir nihilizmden kurtulabilmek için ise, yol çok uzun; örneğin (ama sadece örneğin) İslamofobinin ciddi bir tehdit olduğunun, konvansiyonal (yani bir takım Pavlusçu ontolojik farklılıklarla filan bezenmemiş veya çeşitli dini, etnik, siyasal veya cinsel kimliklerin baskınlığında asıl hedefini ıskalamamış) insan hakları söylemi çerçevesinde uluslararası kurumlar ve kamuoyu düzeyinde benimsenmesi şart. Aksi zaten Trump’ı üreten nedendi.