Olmayan yer: İslam coğrafyası

Erdem Uygan

Alışkanlık olduğu için İslam alemi diye anılan malum coğrafyanın sakinleri, kanıksanacak kadar uzun bir süredir neden karanlıklara gömülmüş durumda? Kendilerine Müslüman demekten hoşlananlar neden yeryüzünün en bedbaht toplumunu oluşturmakta? Elinde Allah’ın kitabı olan bir toplumun bu durumda olması inanılacak şey midir?.. Doğrusunu söylemek gerekirse, evet! İnsanlığın bu kesiminin karanlıklar içinde olması son derece normal ve doğaldır. Bunda şaşılacak hiç bir şey yoktur. Hatta müslüman olarak anılmayı seven bu toplumun bundan başka bir durumda olması düşünülemez. Asıl şaşılacak olan bu toplumun kendisini Müslüman olarak adlandırmasıdır. Asıl anormal olan böyle bir toplumun hala safça huzur ve güven içinde olmayı umuyor olmasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Ölü gibi iken canlandırdığımız ve kendisine verdiğimiz aydınlıkla insanlar arasında dolaşan kimse, karanlıklara saplanıp oradan çıkamayan kimse gibi olur mu? Ayetleri görmezlikten gelenlerin işlerinin kendilerine güzel görünmesi böyle olur. (En’âm 6/122)

Bahsettiğimiz toplumun Allah’ın ayetlerini görmezden geldiği aşikârdır. Bu toplumun hayatının hiçbir yerinde Allah’ın Kitabı yoktur. Yine de kendilerini doğru yolda saymaktadırlar çünkü ayette belirtildiği gibi işleri kendilerine güzel görünmektedir. Böyle bir toplumun karanlıklar içinde olması Allah’ın kanunudur. Allah’ın insana aydınlık vermesi, indirdiği Kitaba uymanın doğal sonucudur:

Elif! Lam! Ra! Bu, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarman için indirilmiş bir kitaptır. Daima üstün olanın ve her şeyi güzel yapanın yoluna. (İbrahim 14/1)

Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarması için kuluna birbirini açıklayan ayetleri indiren O’dur. Allah size karşı şefkatlidir, ikramı boldur. (Hadid 57/9)

Görüldüğü gibi Kur’an’ın insanlık üzerindeki etkisi onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak olacaktır. Eğer elinde Kur’an bulunan bir toplum karanlıklar içerisindeyse problem elbette Kur’an’da değil, o toplumdadır. Nasıl ki karanlıkta kalmış bir kişinin feneri olması onu aydınlığa kavuşturmaya yetmiyor ve onu yakmak için gerekenleri yapması gerekiyorsa, sadece elde Kur’an’ın bulunması da hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onun aydınlığa çıkarma işlevini yerine getirebilmesi için hayatın her alanına hakim kılınması gerekir. Allah insanları ancak bu Kitapla huzur ve güvene ulaştırır. Tek şart o Kitap ne diyorsa onu yapmaktır:

Allah, bu Kitapla, rızasını arayanları, esenlik ve güvenlik (selamet) yollarına sokar, karanlıklardan aydınlığa çıkaracağını duyurur ve onları doğru yola yönlendirir. (Maide 5/16)

Aksi takdirde karanlıkların aydınlık olması, yani huzur ve güvenin tesis edilmesi mümkün değildir. Böyle bir toplumun Allah’ın desteğini görmesi imkansızdır. Bu destek ancak karanlıklardan aydınlığa çıkmak için verilir:

Karanlıklardan aydınlığa çıkasınız diye Allah ve melekleri size destek vermektedir. Onun müminlere iyiliği boldur. (Ahzab 33/43)

Ayete göre karanlıklardan aydınlığa çıkmamız için Allah ve melekleri destek vermektedirler. Önceki ayetlerde de bu aydınlığa ancak Kur’an ile çıkılabileceğini görmüştük. O halde Allah ve meleklerin desteği ancak Kur’an’a uyulması içindir. Zaten o yüzden ayetin sonunda Allah’ın iyiliğinin müminler için olduğu belirtilmektedir. Ayetteki size ifadesi ile de müminler kastedilmektedir. Mümin Allah’a güvenen, yani “O ne demişse doğrudur” diyerek her emrine titizlikle uyan kişi demektir. O’nun emirlerine titizlikle uymak için bu emirlerin neler olduğunu bilmek gerekir. Kur’an’ı Allah açıklamış, bu açıklamayı ayetlerle yapmıştır. Ayetleri ilgili başka ayetler açıklar. Bu açıklamaya ulaşmanın bir metodu vardır ve o metot da Allah tarafından detaylı bir şekilde tarif edilmiştir. Eğer böyle olmasaydı Kur’an’ı insanlar açıklamaya kalkar ve o insanların sözü Allah’ın emri gibi kabul edilirdi. Bu da Kur’an’a uyduğunu zannederek insanların sözlerine uymak olurdu:

Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim. (Hud 11/1-2)

Diğer bir deyişle din Allah’ın dini olmaktan çıkar, karanlıklardan aydınlığa çıkmak mümkün olmazdı. İşte bugün yaşanılan durum da budur:

Bir de size, Allah’ın birbirini açıklayan ayetlerini okuyan bir elçi gönderdi ki inanıp güvenen ve iyi işler yapanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Kim Allah’a inanıp güvenir ve iyi iş yaparsa Allah onu, sonsuza kadar kalmak üzere, içinden ırmaklar akan bahçelere yerleştirir. Allah, ona rızkın güzelini verir. (Talak 65/11)

Güvenmenin (imanın) doğal sonucu yakın olmaktır. İnsan en çok güvendiğine yakınlık duyar, insanın en yakını da en çok güvendiğidir. Allah’a güvenmek O’na en yakın olmak ve O’nun en yakını olmak sonucunu doğurur. Allah’tan başka bir takım güç odaklarını en yakını olarak belirleyenler de onlara güvenenlerdir. Bu kişilerin aydınlığa çıkmaları beklenemez:

İnanıp güvenenlerin (müminlerin) en yakını (velisi) Allah’tır; O, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin kendilerine en yakın (veli) bildikleri ise tağutlardır; onlar da bunları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar. Bunlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır. (Bakara 2/257)

Yukarıda okuduğumuz ayetlerde Allah’a güvenenleri karanlıklardan aydınlıklara çıkaran Kitap idi. Bu ayette ise aydınlığa çıkaranın bizzat Allah olduğu belirtilmektedir. Bu da demektir ki Allah’ın bir toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarması ancak O’nun Kitabına uymakla mümkündür. Yani Allah’ın Kitabına uymaksızın O’ndan herhangi bir yardım ve yakınlık beklemek, sırf biz kendimize müslüman diyoruz diye torpil göreceğimizi sanmak ayetlere aykırı bir beklentiye girmek olacaktır.

Bu ayetlerin doğal sonucu olarak; Allah’a güvenmiyorsanız, yani O’nun Kitabını tam ve eksiksiz olarak hayatın merkezine koymuyorsanız başka bir takım güç odaklarına güveniyor, onları ilah ediniyorsunuz demektir. İnsan ilahsız yapamaz. İlahınız yani otoritesini kabul edip emrine uyduğunuz, doğru dediğini doğru, yanlış dediğini yanlış kabul ettiğiniz Allah değilse, başkalarıdır. Bu başkaları insanlar ve/veya onlar tarafından oluşturulmuş bir takım otoriteler olabileceği gibi, yine insanlar tarafından kendi akıllarınca belirlenmiş doğrular, görüşler ve ilkeler olabilir. Bunların insanı götüreceği yer karanlıklardır. Çünkü gerçek anlamda doğruyu ve ilkeleri belirleyen, onları Yaratan Allah’tır. Bu ilkeleri elbette Kitabında bildirmiştir.

Kendilerine müslüman dedikleri halde kredi ile ev, araba sahibi olma yarışına girmiş, iliklerine kadar faize batmış, hayatında tam, eksiksiz ve sürekli bir namaz ibadeti bulunmayan, orucunu tutmaktan aciz, kurbanın farz olduğundan habersiz, örtünme ile ilgili emirleri umursamayan, miras hukuku, medeni hukuk, ceza hukuku gibi en temel yasalarını Allah’ın değil insanların yaptığı bir toplumun karanlıklar içinde olmaması Allah’ın koyduğu sisteme aykırıdır.

Tasavvufu İslam zanneden, Kur’an’ın en temel kavramlarını neredeyse hiç duymamış, Rasulullah’a teşri (kanun koyma, helal-haram belirleme) yetkisi veren, ayetlerin bir bölümünü, hatta tamamını indirildiği tarihe has gören, geçmiş ulemayı kutsayarak onların yanlışlarını göremeyecek kadar Kur’an’a yabancı, Allah’ın İslam’dan başka dinler de indirdiğini zannedecek kadar cahil, üstelik kendi uydurdukları bu ucubeyi üniversite seviyesinde Allah’ın dini diye anlatanlardan kurulu bir alimler (!) topluluğu ile bu toplumun aydınlığa çıkabilmesi Allah’ın koyduğu sisteme aykırıdır.

Allah’ın açıkladığı ayetleri yorumlayan, süslü, yaldızlı sözlerle edebiyat yaparak Allah’ın Kitabını açıklamaya yeltenen, metodu bilmediği için dibine kadar felsefeye batmış yorumlarla Allah’ın kitabını tefsir etme cüretini gösterebilenlerden öğrenilecek din ile Allah’ın dini birbirinden çok farklı olacaktır. Bu kişilerin edebiyat ve felsefeleri Kitap’tan kabul edilerek, karanlıklardan çıkılabileceği sanılsa da sonucun bir başka karanlığa gömülmek olması kaçınılmazdır.

Bugün kendilerine müslüman denilen kitleler ilim adamlarıyla, hocalarıyla ve sade halkıyla Kur’an’a sırt dönmüş durumdadır. Çok küçük bir kesim dışında Allah’ın Kitabı, O’nun emirleri, bu emirlerin hayatın her anında uygulamaya konmasının gerekliliği ve zorunluluğu kimsenin umrunda bile değildir. Bunun doğal sonuçlarından biri de aşağıdaki ayette muhteşem bir benzetmeyle anlatılan hüsran olacaktır:

Allah’ı görmezlikten gelenlerin işleri, düz çöldeki serap gibidir. Susayan onu su sanır. Yanına varınca onun bir şey olmadığını görür ve Allah’ı yanında bulur. O da onun hesabını görür. Allah hesabı çabuk görür. (Nur 24/39)

Allah’ın Kitabı, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderildiyse bugün adına İslam corafyası denilen bölgenin haline bakılarak bu toplumların Allah’ın Kitabına sahip oldukları söylenebilir mi? O halde bu insanlar ya Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu konusunda ya da kendilerinin müslüman oldukları konusunda yanılıyor olmalılar.

Kısacası bugün yeryüzünde İslam coğrafyası diye bir yer yoktur. Kur’an’ı hayatın dışına attıkları için karanlıklar içinde çırpınan insan toplulukları vardır. Bu kitlelerin mevcut karanlık durumları, Kur’an’ın bu ve benzeri ayetlerinin hükmü gereğidir. Bu da Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunun bir başka delilidir.