Kur'an'ın Yorumlanmasının Hazin Sonuçları -3-

Erdem Uygan

  • »

(Önceki yazıdan devam…)

Yoruma İhtiyaç Duyulmasının Sebepleri

Kur’an’ın yorumlanmasının nelere yol açtığına dair Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal - Tefsir adlı eserden verdiğimiz Cin Suresi örneğinde neden yoruma ihtiyaç duyulduğunu anlamaya çalışalım.

Yazarın ilk ayete yaptığı, “bu ayetlerde geçen cinin anlamı ‘görünmeyen varlık’ olmaktan çok ‘bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları’ olsa gerektir” yorumu aynı dipnotta şöyle gerekçelendirilmektedir: “Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden peygamberler gönderildiği ifade edilir (6/130).”[1]

Yani yazar, En’âm Suresinin 130. ayetine dayanarak cinlere kendi cinslerinden, insanlara da kendi cinslerinden peygamberler gönderilmesi gerektiğini dile getirmekte, Cin Suresinde cinlerden bir grubun Nebî Aleyhisselamı dinlemesinin bu ayete uygun olmayacağını düşünmektedir. Çünkü Nebîmiz bir insandır, cinlere ancak cinlerden bir peygamber gitmelidir. O halde cinler kelimesiyle kast edilen insanlar olmalıdır. Cinin kelime anlamı da görünmeyen varlık olduğuna göre bu insanlar daha önce görülmemiş uzak diyarların insanları olmalıdırlar. Yazar tüm bu çıkarımları En’âm 130. ayetten edindiğine göre yine kendi mealinden bu ayete bakmamız gerekir:

(Allah diyecek ki): "Ey görünmeyen ve görüneniyle tüm iradeli varlık türleri! Kendi içinizden, mesajlarımı size anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınız konusunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Onlar: "Biz kendi aleyhimize şahitlik yaparız!" diyecekler; zira bu dünya hayatı onları aldatmıştır; ve böylece onlar kendilerinin inkarcı olduklarına yine kendileri şahitlik yapmış olacaklar. (En’âm 6/130)[2]

Ayetin mealinde insan ve cinlere kendi içlerinden, mesajları anlatmak üzere gelenler için “peygamberler” kelimesi tercih edilmiş. Oysa ayetin metninde geçen kelime rasuller (elçiler) anlamına gelen رسل - rusul kelimesidir. Ne var ki yazar mealinde Kur’an’da geçen nebî kelimesini de peygamber kelimesi ile dilimize çevirmektedir. Nebî kelimesinin kullanıldığı Tahrîm Suresi’nin ilk ayetinin meali şöyle yapılmıştır:

“Sen ey Peygamber!...” (Tahrîm 66/1)[3]

Hem rasul hem de nebî kelimelerinin her ikisinin de dilimize aktarılmasında “peygamber” kelimesi tercih edildiğinde ayetteki ifadenin “rasul” mü yoksa “nebî” mi olduğu Arapça bilmeyen bir okuyucu tarafından anlaşılamamaktadır. Dahası, bu iki kelimenin eş anlamlı olduğu izlenimi verilmektedir. Kur’an’da Allah’ın iki farklı kelimeyle anlattığı bu kavramların aynı kelime ile dilimize aktarılması kabul edilemez bir hatadır ki bu durum bu meale ve yazara has değildir. Ne yazık ki meal yazanların tamamına yakını, Rabbimizin farklı kelimelerle anlatmayı tercih ettiği kavramları eş anlamlı olarak algılayabilmekte ve aynı kelime ile dilimize aktarmakta bir sakınca görmemektedirler. Oysa Kur’an’daki her bir kelimeyi, hele de rasul gibi Kur’an’ın en önemli kavramlarından birini ifade eden bir kelimeyi, geçtiği her yerde aynı kelimeyle anlamlandırmak, meal yazarken uyulması gereken en temel ilke olmak zorundadır. Ve yine nebî gibi farklı bir kelimenin, rasul ile eş anlamlı olamayacağını, farklı kullanımların mutlaka anlamda da farklılık oluşturacağının Allah’ın Kitabı’nın temel ilkelerinden olduğunu bilmek şarttır.

Ayrıca yazımızın ilk bölümünde de dile getirdiğimiz gibi, Kur’an her araştırmacının kendi belirleyeceği bir metotla çalışabileceği bir kitap değildir. Onun metodunu bizzat Allah bildirmiştir. Bu metot uygulanmadan kavramları Kur’an’dan öğrenmek mümkün olmaz. Burada da rasul ve nebî kavramları Kur’an’dan öğrenilmediği ve aralarındaki önemli farklar bilinmediği için gelişigüzel ve ilkesiz bir meal yapılmış, kimi yerde nebî, kimi yerde de rasul kelimesi, aslında ikisinin de anlamını karşılamayan peygamber kelimesi ile dilimize aktarılmış, bu iki önemli kavram arasında hiçbir fark olmadığı düşünülmüştür. Oysa bu iki kavram Kur’an’dan öğrenildiğinde görülür ki; rasul Allah’ın mesajlarını tüm zamanlarda Allah’ın kullarına ileten kişi anlamına gelir. Nebî ise Allah tarafından vahyi almak ve insanlara iletmekle görevlendirilmiş kişidir. Vahyi iletme mecburiyetinin olması nebînin aynı zamanda rasul olmasının zorunlu olduğunu gösterir. Ancak her rasul nebî olamaz çünkü her rasul vahiy alamaz, sadece nebî olan rasuller vahiy alabilirler. Bir kişinin Allah’tan, başkalarına iletmekle yükümlü kılındığı bir vahiy alması onu nebî ve ister istemez rasul yapar. Nebî olan rasulün ilettiği bu vahyi başka insanlara ulaştıranlar da rasul olarak adlandırılırlar ancak bunlar, mevcut vahyi yani Kitabı iletirler.[4] Bu anlamda nebîlik yani vahiy alma işi Muhammed Aleyhisselam’la son bulmuştur. Ancak Kur’an elimizde olduğu sürece onu başkalarına ulaştırma işi yani rasullük sona ermeyecektir.[5] Çünkü Rabbimiz her topluma kendi dilinde rasuller gönderdiğini bildirmektedir:

Biz, her resulü kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur. (İbrahim 14/4)

Dolayısıyla rasullük bugün de devam etmektedir. Kıyamete kadar da Allah’ın kitabını kendi toplumunun dilinde tebliğ edecek kişiler olacaktır. Çünkü Kur’an kıyamete kadar Allah’ın gönderdiği son kitap olarak elimizde olacaktır. Ntekim konumuzla ilgili ufkumuzu açacak bir başka ayette Yüce Allah, Nuh Aleyhisselam döneminde ondan başka rasullerin varlığından söz etmektedir:

Rasulleri yalanlayınca Nuh’un toplumunu da yok ettik. İnsanlara ibret olacak şekilde onları boğduk. Biz, yanlış yapanlar için acıklı bir azap hazırlamışızdır. (Furkan 25/37)

Ayette Nuh Aleyhisselamın toplumunun başka bir takım rasulleri yalanladığından bahsedilmektedir. Çünkü Nuh Aleyhisselam kendi toplumuna gönderilmiş vahiy alan yani kendisine Kitap verilmiş nebî olan bir rasuldür. Ancak ayette ayrıca rasullerden bahsedilmesi, Nuh Aleyhisselam’ın gönderdiği ya da ona verilmiş kitapla tebliğde bulunan elçiler bulunduğunu göstermektedir. Rasul (elçi) kelimesi, kendi sözünü değil Allah’ın kitabını bildiren kişi için kullanılır. Dolayısıyla elçiyi yalanlamak, Allah’ın kitabını yalanlamak anlamına gelir. Aynı konudaki bir başka ayette bu kez rasul ile aynı kökten mürsel kelimesi yine Nuh Aleyhisselamın gönderdiği elçiler için kullanılmıştır:

Nuh’un halkı o elçileri yalancılıkla suçlamıştı. (Şuara 26/105)

Kısacası rasul kelimesi ile nebî kelimesi farklı iki kavramdır. Birbirlerinin yerine kullanılamazlar. Hele de ikisinin de anlamını vermeyen peygamber kelimesiyle asla ifade edilemezler. Ancak incelediğimiz mealde yazar rasul (elçi) kelimesinin geçtiği yukarıdaki ayeti şöyle meallendirmiştir:

Nuh kavmi (de) peygamberlerini yalanladı. (Şuara 26/105)

Bir Türk bu meali okuduğunda Nuh kavminin kendi “peygamberleri” olan Nuh Aleyhisselamı yalanladığından bahsedildiğini zanneder. Oysa ayette geçen kelime rasuller - elçiler kelimesidir ve mealde eklenen “-ni” zamiri de ayette yoktur. Yani ifade “peygamberlerini” şeklinde çevrilemeyeceği gibi “elçilerini” diye de çevrilemez. Bu ayette yalanlanan Nuh Aleyhisselam değil onun gönderdiği “elçiler”dir. Kelimenin zamirle çevrilmesi Türkçemizdeki “halk başkanlarını selamladı” ifadesinde olduğu gibi anlaşılacaktır. Bu ifadede başkan aslında tek bir kişidir. Halk kelimesinin çoğulu ifade etmesinden dolayı böyle denilmiştir. Burada halkın selamladığı kişi kendi başkanlarıdır. Ancak örneğimizi ayetin aslındaki ifadeye benzer hale getirmek istersek “halk başkanları selamladı” ifadesini kullanmamız gerekir. Buradaki başkanların birden fazla olduğu nettir ve bunların halkın kendi başkanları olduğu anlamı da çıkmaz. Ayette el’murselîn şeklinde belirli (marife) bir kelime kullanıldığına göre Nuh kavminin kendilerine gelen “o elçileri” yalanladıkları net bir biçimde görülmektedir. Yukarıda mealini verdiğimiz Furkan Suresi 37. ayetini yine Hayat Kitabı Kur’an mealinden okuduğumuzda ise bu kez “elçi” kelimesi tercih edilmiş olmasına rağmen zamirlerle ilgili sıkıntının devam ettiğini görmekteyiz:

Nuh kavmi de (öyle oldu): tam da elçileri(ni) yalanladıklarında onları suya garkettik. Böylece kendilerini insanlığa ibret kıldık: zira Biz, haddi aşan herkes için can yakıcı bir ceza hazırladık. (Furkan 25/37)

Ayetin orijinalinde yine zamir kullanılmamış olmasına rağmen verilen mealde elçi kelimesinin yanına parantez içinde (-ni) zamiri yerleştirilmesi burada da yalanlananın Nuh Aleyhisselam olduğu izlenimini vermek için yapılmış gibi görünmektedir. Bu da yazarın nebî ve rasul kavramları arasında bir fark gözetmediğini, rasul kelimesini de peygamber olarak anladığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Kur’an’da Nuh kavmine Nuh Aleyhisselamdan başka bir “peygamber” gittiğine dair bir bilgi olmayınca da ister istemez yalanlananın Nuh Aleyhisselam olduğu izlenimi ayete aykırı olarak zamirle verilmiştir.

Ancak yine de mealin müellifi burada bir sıkıntı olduğunu görmüş ve dipnotta yaptığı açıklamayla aslında ayetin metninde olması gereken anlamı vermiştir:

“Çoğul gelen “elçiler” ile Hz. Nuh’un görevlendirdiği elçiler kastedilmiş olabilir.”

Tabii tefsir yazıyor olmanın verdiği yorumlama rahatlığı, doğruyu yakalamış görünen dipnota şu gereksiz ifadeyi de ekletmiş ve aslında ayetin metniyle hiç ilgisi olmayan sonuçların ayetten çıkarılmasına kapı aralanmıştır:

“Bir peygamberi yalanlamak tüm peygamberleri yalanlamaktır” anlamına da gelebilir.”

Sonuç olarak nebî ve rasul kavramları Kur’an’dan öğrenildiği ve aralarındaki fark gözetildiği andan itibaren En’âm 130. ayet cinlerin tanınmamış insanlar olması gerekliliğine delil olmaktan çıkar. Çünkü bu ayette belirtilen, her topluma kendi cinsinden peygamberler değil, rasuller yani “elçiler” gönderilmesidir. Ayetin doğru meali şöyle olmalıdır:

Ey cinler ve insanlar! Sizden olan kimseler size elçi olarak gelmediler mi? Onlar size âyetlerimi anlatıyor ve bugün karşınıza çıkan şeyler konusunda sizi uyarıyorlardı, değil mi?" Diyeceklerdir ki “Aleyhimize de olsa biz buna şahidiz." Dünya yaşayışı onları pek aldatmıştı. Kendi kâfirliklerine bizzat kendileri şahitlik ettiler. (En’âm 6/130)

Görüldüğü üzere cinlere kendi türlerinden peygamberler değil, “elçiler” gitmiştir. Bu konu aşağıdaki iki ayette de rasul kelimesiyle ortaya konmuş, üstelik Hayat Kitabı Kur’an mealinde de peygamber değil, olması gerektiği gibi “elçi” olarak çevrilmiştir:

Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Ne var ki sadece Allah her bir şeyi duyar, her bir şeyi görür. (Hacc 22/75)

Onlara de ki: "Eğer yeryüzünde salına salına dolaşanlar melekler olsaydı, elbet Biz de onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik." (İsrâ 17/95)

Ancak müellif, incelediğimiz Cin Suresi ilk ayetinde geçen cin ifadesine dair yaptığı yorumu bu ayetlere değil, elçi yerine peygamber ifadesini tercih ettiği En’âm 130. ayete dayandırmıştır.

Ayetlerde rasul ifadesinin kullanılmış olması, her topluma kendi cinslerinden peygamberler gönderilmesini değil, kendi cinslerinden Allah’ın ayetlerini okuyan vahyi duymuş ya da öğrenmiş kişilerin geldiğini göstermektedir. Zaten Cin Suresinin ilk ayeti şöyledir:

De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an (bir söz kümesi), dinledik. (Cin 72/1)

Burada Rasulullah cinlere peygamber olarak gönderilmiş değildir. Ayette böyle bir ifade yoktur. Hatta Rasulullah cinlerin kendisini dinlediklerinden bile habersiz olduğu için “de ki” denilerek konuyu bizzat Allah kendisine söyletmektedir. Ayrıca cinler, okunanın Kur’an yani ayet kümeleri olduklarını okuyanın Muhammed Aleyhisselam olmasından değil, ayetlerin içeriğinden anlamışlardır:

Olgunlaşmanın yolunu gösteriyor. Ona inanıp güvendik; artık kimseyi Rabbimize ortak sayamayız. Rabbimiz çok yücedir; ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. Bizim akılsız da (İblis) meğer Allah’a karşı gerçek dışı konuşmalar yapıyormuş. Biz sanıyorduk ki insanlar ve cinler, Allah’a karşı yalan söyleyemezler. (Cin 72/2-5)

Dolayısıyla Muhammed Aleyhisselam cinlere peygamber olarak gönderilmiş değildir. Cinler onun tebliğini kendisinden habersiz olarak dinlemiş ve tebliğin içeriğinden dolayı okunanın ayet kümeleri (kur’an) olduklarını kavramışlardır. Bu kadarla kalmamış, En’âm 130. ayette okuduğumuz gibi kendi toplumlarını uyarmak üzere ayetleri onlara ulaştırmışlar yani rasullük yapmışlardır. Bu durumu da aynı konuyla ilgili bir başka ayet grubunda, yine Hayat Kitabı Kur’an mealinden görebiliriz:

Bir zamanlar, cinlerden bir grubu Kur`an`ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Nihayet o (vahye) kavuşur kavuşmaz "Sükunetle dinleyin!" demişler, (okuma) biter bitmez de kendi toplumlarının yanına uyarıcılar olarak dönmüşlerdi. (Ahkaf 46/29)

Ayette de görüldüğü gibi vahyi dinleyen cinler kendi toplumlarına uyarıcı olarak dönüyorlar. Uyarıcı olmaları, Kur’an’ı toplumlarına rasuller (elçiler) olarak ulaştırmaları anlamına gelmektedir. Nitekim Rasulullah da o Kitapla uyarmaktadır:

“...Ben de o Kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud 11/2)

Ahkaf Suresinin ayetlerini aynı mealden okumaya devam edelim:

Onlar "Ey kavmimiz!" dediler, "Biz Musa`dan sonra indirilen ve kendisinden önceki vahyi tasdik eden bir ilahi mesaj dinledik: o vahiy (kendisine uyanı) hakikate ve dosdoğru bir yola yöneltiyor. (Ahkâf 46/30)

Görüldüğü üzere cinler, Musa Aleyhisslema’a indirilen kitabı bilmekte ve bundan dolayı dinledikleri ayetlerin kendisinden önceki kitapları tasdik ettiğini görebilmektedirler. Bu yüzden onun Allah’tan gelen bir kitap olduğunu anlamışlardır. Çünkü Allah bir çok ayette Kur’an’ın kendinden önceki kitapları tasdik ettiğini hatta bu durumun onun Allah’tan geldiğinin önemli bir delili olduğunu bildirmektedir.[6] Yoksa yazarın bu ayetlere dayanarak yaptığı yorumlarda iddia ettiği gibi, cinler Musa Aleyhisselama inanan uzak mekanlarda yaşayan Yahudiler değildirler. Dinledikleri ayetlerin Allah’ın kitabından olduğunu anlayan bu cin yani görünmez varlıklar grubu, uyarı görevlerini yapmak üzere kendi toplumlarına rasuller olarak gitmiş, tebliğde bulunmaktadırlar:

Ey kavmimiz! Allah`ın davetine icabet edin ve O`na iman edin (ki), günahlarınızın üzerini çizip sizi bağışlasın ve sizi elim bir azaptan korusun! Ama kim Allah`ın davetine icabet etmezse, asla O`nu yeryüzünde atlatmış olmaz; ve ona (Allah)tan başka hiçbir dostun yararı dokunmaz: böyleleri fark edilir bir sapıklığın göbeğine düşerler. (Ahkaf 46/31-32)[7]

Sonuç olarak kavramların Kur’an’dan öğrenilmemesi ayetlerin yorumlanması sonucunu otomatik olarak doğurmaktadır. Yorumlama bir kez başladığı zaman da bunun önünü almak mümkün değildir. Çünkü Allah, ayetleri akıl almaz bir korelasyonla birbirlerine bağlamıştır. Bir ayeti kendi kafamıza göre yorumlamaya kalktığımızda konuyla ilgili başka birçok ayeti de aynı yoruma mahkûm etmek zorunda kalırız. Bu da ayetler arası insicâmı bozar. Bunu fark eden mealci, her seferinde yorumunu genişletmek ve ayetleri, birbirlerine ve yaptığı yoruma uydurmak için esnetmek zorunda kalır. İşte yukarıda verdiğimiz örnekte de tam olarak böyle yapılmıştır. Oysa aynı müellifin bir tefsir usulü eseri olarak kaleme aldığı Kur’an’ı Anlama Yöntemi adlı çalışmasında “aşırı yorum” başlıklı bölümde şu ifadeler yer almaktadır:

“Aşırı yorum durduk yerde yapılmaz. Aşırı yorumu ortaya çıkaran sebepler vardır. Bunların başında cehalet, önyargı ve istismar gelir.”[8]

Gerçekte Kur’an’ı açıklama yöntemini belirleme görevini Allah kimseye bırakmamış, kendisi anlatmıştır. Bunun sonucu olarak da Allah’ın Kitabı yorumlanmaya başlandığı andan itibaren bu yöntem terk edilmiş demektir. Zaten yapılmaması gereken bir şeyin aşırısından bahsedilemez. Ele aldığımız Cin Suresi örneğinde yazar, aşırı yorumun sebepleri için sıraladığı özellikleri bizzat kendisi de taşımaktadır: Allah’ın öğrettiği Kur’an’ı anlama metodu ve dolayısıyla Kur’an’ın en temel kavramları konusundaki bilgi eksikliği kendisini yorum yapmaya itmiş, yorumuna sadık kalabilme çabası da bir takım ayetlerin metnini dahi değiştirmeye sürüklemiştir.

Son olarak Kur’an’ın yorum yapmaya izin verip vermediğine dair ayetleri görmeye çalışalım…

(Devam edecek...)

[1]Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı İstanbul, Mayıs 2010 s: 1179, 2 numaralı dipnot.

[2] a.g.e, s: 250

[3] a.g.e. s: 1143

[4] Kur’an’da vahyi iletmeyle ilgili olarak nebî olmayan rasulllerden bahseden ayetlere örnek olarak Furkân 37 ve Şuara 105 ayetleri gösterilebilir

[5] Ayrıntılı bilgi için bkz: Zeki Bayraktar, Kur’an ve Sünnet Ama Hangi Sünnet, Süleymainye Vakfı Yayınları, 2016

[6]“Bu Kur’an, başkası tarafından uydurulup Allah’a mal edilmiş değildir. Aksine önceki kitapları kendinde olanla doğrulayan, o Kitapları açıklayan, içinde şüpheye yer olmayan ve varlıkların Rabbi tarafından indirilmiş olan kitaptır.” (Yunus 10/37)

[7] a.g.e, s: 1004

[8] Mustafa İslamoğlu, Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, İstanbul, 2014, s: 297