'Pizza'dan 'posta'ya: Kısa bir ABD-Putin ilişkiler tarihi - Gündem
16℃
İstanbul
23 Mayıs 2017
İki kutuplu düzene dönüş sancıları

'Pizza'dan 'posta'ya: Kısa bir ABD-Putin ilişkiler tarihi

Felsefe üzerinde çalışmalarıyla tanınan Ahmet Demirhan, SuperHaber'e küresel dünya düzeninin iki kutuplu sisteme geri dönüş sancılarını yazdı

Gündem
'Pizza'dan 'posta'ya: Kısa bir ABD-Putin ilişkiler tarihi

020120171811205276625_3.jpg


* 'Pizza'dan 'posta'ya: Kısa bir ABD-Putin ilişkiler tarihi

Berlin Duvarı'nın yıkılmasından neredeyse üç yıl kadar sonra, 1994'te, hem bir birleşmenin, iki Almanya’nın birleşmesinin ve hem de bir çözülmenin, sadece Sovyetler Birliği'nin çözülmesinin değil Yugoslavya'nın da kanlı çözülmesinin aynı anda çoşkuyla kutlandığı o tuhaf iyimserlik döneminde, çözülerek Rus Federasyonu halini almış bir ülkenin devlet başkanı olan Boris Yeltsin, 'dost'u ABD Başkanı Bill Clinton'ı Washington'da ziyaret eder.

Neredeyse nükleer bir savaşa girmesi endişesi taşıyan bu iki ülkenin bu yakınlaşmasındaki her şey o kadar beklenmedik ve şaşırtıcıdır ki Yeltsin, bırakın NATO'nun Doğu'ya doğru yayılmasına ses çıkarmayı, ileride bir gün Rusya'nın da NATO'nun bir üyesi olabileceğinden bile bahsedebilmektedir.

Ama alkolikliği dillere destan, kameraların önünde ofisindeki kadınları taciz etmekten çekinmeyen, her şeyiyle tam bir karikatür olan aynı Yeltsin'in, Washington ziyareti sırasında kaldığı konuk evinden, bir gece vakti, iç çamaşırlarıyla yatağından fırladığı, korumalarını da atlatarak çıktığı caddede “Pizza! Pizza!” diye bağırdığı rivayet edilir.

Bu Clinton'ın anılarında aktardığı versiyondur; başka bir versiyon da Yeltsin, iç çamaşırlarıyla odasından fırlamış, “Pizza! Pizza!” diye bağırmış; ancak kapıya çıkamadan korumaları tarafından durdurulmuştur.

Rusya'yı bir üyesi yapmak istediği NATO ise, Soğuk Savaş dönemi örgütü olarak Bosna'daki iç savaşı bahane ederek kendisine yeni bir misyon tanımlama peşinde olacak, Boşnakları uzun süre kendi kaderlerine ve soykırıma uğramalarına terk ederken, yıllar sonra bölgeye 'barış' getirmek amacıyla Belgrad'ı bombalarken arada 'yanlışlıkla' Çin büyükelçiliğine de birkaç bomba bırakacaktır.

O yıllar, 'tarihin sonu' türü tezlerin revaçta olduğu yıllar olmak yanında uluslararası liberal düzenin de zaferini ilan ettiği yıllardır. Arada bir 'liberal müdahalecilik' başlığı altında bu liberal düzenin insan hakları ve hümanist görünüş altında Bosna dışında, bugün unuttuğumuz Somali'ye, Rwanda'ya, Kosova'ya, hatta Haiti'ye ya BM kararıyla veya sadece NATO kararıyla yapılan müdahalelere itirazlar yükseltilse de, aslında uluslararası düzenin çok da liberal olmadığını anlamak için örneğin Yeltsin'in Çeçenistan'a müdahalesini de hatırlatmak yeterli olacaktır.

Uluslararası liberal düzen, 1994’te başlayan Çeçen Savaşı’nı, bir yandan Rus yönetiminin, ordusunun ve halkının daha da demoralize olması ve diğer yandan da Rusların 1979’da Afganistan’a müdahalesiyle ortaya çıkan ‘mücahid’ algısını Bosna’da yaşanan gelişmeleri de yedeğine alarak ‘cihadçı’ algısına dönüştürmeye bir vesile olarak görmesi açısından seyredecektir. Şimdilerde Irak ve Suriye’de gördüğümüz ‘cihadcı’ algısının da zeminini bu dönem oluşturacaktır.

Ancak Amerikalıların Obama yönetimi sırasında, özellikle Hillary Clinton’ın Dışişleri Başkanlığı döneminde, ‘Rusya’yla sıfırlanma’ (veya ‘Rusya’yla başa dönme’; Russian reset) adı altında, Moskova’yla ilişkileri geliştirmek maksadıyla yürürlüğe koyduğu ve Clinton ile Rus Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un sembolik bir nükleer düğmeye birlikte basarak Bush yönetimi sırasında gündeme gelen Avrupa hava savunma sistemi projesinin yürürlükten kaldırılarak Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesiyle gerilen ilişkilerin normalleştirilmesine karar verildiği dönemden çok önce, Rusya kendi ‘reset’ini zaten yapmıştı.

1999’da, yani 11 Eylül’den birkaç yıl önce, Moskova’da meydana gelen ve üç yüz kadar kişinin hayatını kaybettiği, bir o kadar da kişinin yaralandığı patlamayı Moskova yönetimi, Çeçenlerin üstüne attı ve Çeçenistan’a ikinci müdahaleye vesile kıldı.

Ancak Moskova patlamasıyla gerçekleştirilen ‘reset’ işi, zaten alkol müptelasından, kalp krizlerinden, NATO'nun giderek artan hakimiyetine karşı arada bir baş kaldırmaya yeltenen Rus ordusunun dirençlerinden bunalan Yeltsin’in de, 1999'un Yılbaşı gecesi, aniden, istifa ettiğini açıklamasıyla ve yerine KGB geçmişi yanında ikinci Çeçen savaşına sert müdahalesiyle de önplana çıkan Vlademir Putin'i önermesiyle gerçekleşti.

Moskova patlaması, Ruslar tarafından Rusya’nın istikrarsızlaştırılması ve Yeltsin sonrasının daha Batı yanlısı isimlerle takviye edilmesinin bir başlangıcı olarak görülmüştü. Putin’in gelişiyle birlikte ise Rusya, ‘restorasyon ideoloji’sine yöneldi.

O yıllar ABD'de ise George W. Bush'lu yıllardı. Putin ile Bush arasındaki ilişkiler ilk başlarda bir 'Clinton-Yeltsin şovu' gibi değilse de, samimiydi. Liberal düzenin geleceğine ilişkin umutların sonu anlamına anlamına gelen 11 Eylül saldırılarında iki ülke de terorizme karşı mücadele konusunda hemfikir olduklarını açıkladı.

Zaten Putin, Çeçenistan’a ikinci müdahaleyle 11 Eylül’le başlayan ‘güvenlik’ paradigmasına Rusya’yı ve belki de uluslararası düzeni hazırlamıştı. Ama Bush'un kafasında Afganistan’ı ve akabinde de Irak'ı işgal etme vardı. Rusya buna fazla itiraz etmedi. Ancak Gürcistan krizi nedeniyle ve akabinde de, şimdi Trump'un seçilmesi için Rusya’nın Amerikan seçimlerini manipüle ettiği iddialarına benzer bir şekilde, Amerika'nın, 2004'teki Ukrayna seçimlerine Batı yanlısı Ukraynalılar lehine müdahale ettiği gerekçesiyle, Washingon’u suçladı.

Moskova’ya göre, Bush yönetimi, Gürcistan'daki ve Ukrayna’daki Batı yanlısı yönetimi Rusya'nın çıkarları aleyhine cesaretlendiriyor ve bir “uluslararası ilişkiler diktatörlüğü” peşinde koşuyordu.

Obama seçildiğinde Putin'in bir “restorasyon ideolojisi” peşinde olduğu artık alenen dile getirilmeye başlanmıştı. Ancak ilk Obama yönetiminin Bush döneminde ABD'nin Ukrayna, Gürcistan ve diğer eski Sovyetler Birliği'ne bağlı devletlere açık müdahale tarzlarından vazgeçme politikalarıyla Rus-ABD ilişkileri bir parça düzeldi.

‘Rusya reset’i ilk başlarda işe yarar görünüyordu. Lakin Obama'nın ilk döneminin Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’ın Rusya'ya insan hakları, sivil toplum ve benzeri araçlarla daha “yumuşak güç” kullanarak müdahil olma yöntemi, Aralık 2011’de ters tepti. O dönemde, Moskova’da, aniden, parlamento seçimlerinde usulsüzlük olduğunu ilan eden, ancak hedefine seçimleri değil de Putin’in koyan gösteriler patlak verdi.

Göstericiler, Putin'i “hırsız” ilan ediyor ve “Putin'siz Rusya” talep eden pankartlar taşıyordu.

Clinton’ın göstericilere destek vermesi, ABD’nin “Rus halkının haklarını ve taleplerini desteklediğini” açıklaması, Putin’e göre, egemenlik haklarını ihlal anlamına geliyordu. Ayrıca gösteriler başarılı olsaydı, kendisinin ya hapisle veya daha kötüsüyle karşı karşıya kalacağına dair bir inancı vardı.

Ayrıca Hillary Clinton’ın politikalarını da naif görüyordu. Böylece 2012’den itibaren ‘restoraston ideolojisi’nden çıkıp dışarda daha aktif olan bir yönelime girdi. Ukrayna’ya müdahale ederek Kırım’ı ilhak etti. Kırım’ı ilhak etmesinden kısa bir süre sonra, Mart 2014’te yaptığı bir konuşmada, “Rusya, uluslararası ilişkileri bağımsız, etkin bir katılımcıdır. Başka ülkeler gibi, onun da, dikkate alınması ve saygı duyulması gereken kendi ulusal çıkarları vardır” diyerek, artık Washington’un uluslararası düzende dikta ettiği şeylere sessiz kalmayacağını ilan etti.

O kadar ki Rusya, Hillary Clinton’ın siyasal hayatına yara almasına neden olan e-maillerinin bilgisayar korsanlarınca ele geçirilmesi ve akabinde Clinton’ın rakibi Trump’un galip geldiği seçimlere Rusya’nın müdahil olduğu iddialarına zemin hazırlayacak kadar “bağımsız, etkin katılımcı” haline geldi.

ABD’de artık bunun bir “savaş” olduğuna dair sesler giderek yükselmeye başladığı bir döneme giriyoruz. En azından bazıları yeni bir Soğuk Savaş talep ediyor.

Uluslararası alanda danışmanlık yapan, 2009-2013 yılları arasında Gürcistan Başkanı Saakashvili’ye, 2014-2015 yılları arasında da Moldova Başbakanı Filat’a danışmanlık yapan Molly K. McKew’e göre uluslararası düzende ‘yumuşak güç’ün bittiği ve ‘sert güç’ün hakim olduğu yeni bir dönem başlıyor.

Zaten Obana yönetiminin, giderayak, 2016 Başkanlık seçimlerine müdahale ettiği gerekçesiyle, 35 Rus’u istenmeyen adam ilan ederek sınırdışı etmesi de, Washington’da benzeri şekilde düşünenlerin olduğunu gösterir bir işaret.

McKew’in “Sert gücün uluslarrası sistemin garantörü olduğu fikrini (yeniden) kabul etmeliyiz: Güvenlik, herhangi bir şeyin (her şeyin) önşartıdır. Değerlerimizin tasarlanmasının (projection) güç tasarımıyla el ele gitmesi ve genişlemesi, tesadüfi değildir. Beşeri özgürlük güvenliği icap ettirir. NATO, değerlerimizin güç tasarımı olmuştur.

NATO, teorik çatışma çizgisini daha da ileriye taşıyamamıştır: Gücün çoğaltılması ve değer aktarımı, güvenliğimizi artırmıştır.

Bu, bunu kendimize uygulamaktan çok daha ucuz ve çok daha güçlüdür” sözleri, Trump’un Rusya ve daha çok NATO’yu dönüştürme politikalarına bir cevap olarak görülebilir.

Trump’ın, Putin’in Obama yönetimince alınan Rus diplomatları sınırdışı etme kararına karşılık vermeyeceğini ve yeni yönetimi bekleyeceğini açıklamasını çok zekice bulduğunu açıklaması bu tür beklentileri zayıflatan bir gösterge olarak okunabilir.

Lakin Trump nasıl bir uluslararası düzen öngörüyor? Son günlerin ‘post-gerçeklik’ kavramı bu bağlamda nereye oturuyor? Bunu, aslında altan alta, belli doneleriyle, kısa bir Türkiye tarihi gibi de okunabilecek bu ‘giriş’ten sonraki yazıya erteleyelim.

Ahmet Demirhan

020120171757242606793_3.jpg