Futbolun yarım kalan öyküsü: Camus / Saha içindeki filozof Albert Camus - Hasan Begdili
Hasan Begdili
Hasan Begdili

Futbolun yarım kalan öyküsü: Camus

Futbolun yarım kalan öyküsü: Camus

Yazarlar

Kendimizi ifade etme arzusu peşimizi hiç bırakmaz. Bu istekten kaçmak neredeyse olanaksızdır. Bazılarımız güzel cümlelerin gölgesine saklanarak kendisini ifade etme biçimini oluştururken, kimimiz de bir stat dolusu insanın önünde futbol topuyla yapar bunu...

Netice itibariyle ifade biçimleri farklı olsa dahi amaç aynıdır; bir şeyler anlatmak, kendini ifade etmek...

Buna bağlı olarak, edebiyat ve futbolun birbirinden tümüyle ayrıldığını söyleyemeyiz. Edebiyatın öykü anlatma geleneği vardır (denemede dahi bir öykü vardır ve hepimiz öykü dinlemeyi severiz), futbolda ise durum çok başka değildir. Bir farkla; edebiyat öykü anlatırken, futbol tıpkı yaşam gibi öykü üretir. Futbolu okuyabilmek için satır aralarından oluşan boşluklardan kendimizi aşağı sarkıtmamız gerekir ve bu topun oyunda olmadığı süreleri ifade eder.

Galeano'nun, futbolu "Tanrı"ya benzetmesinin sebebi, entelektüellerin ikisine de kuşkuyla bakmasıdır. Entelektüellerin bu güzel oyuna yaptığı haksızlıklar bir kenara, kalem ile öykü yazanların yanı sıra, futbol topu ile öykü yazanları da unutmamak gerekir.

Bu bağlamda, edebiyat ve futbolda, öykünün ortak payda oluşundan bahsedildiğinde akla gelen isim Albert Camus’dür. Eski bir kaleci olan Camus, yazın dünyasında ise roman, tiyatro ve denemeleriyle anılır.

17 yaşında RUA takımında kalecilik yapan Camus, yaşadığı hastalık sonucunda futbolu çok erken yaşta bırakmak zorunda kalır. Ancak, kalemini konuşturan Cezayir asıllı Fransız düşünür 20. yüzyıl düşünce ve edebiyat dünyasına damga vuracaktır.

Ahlak felsefesi ve insanın temel görevleri hakkındaki birçok şeyi kalecilik yaparken öğrendiğini söyleyen Camus, futbolda felsefeye dair birçok detayı bulunduğunu ve izleyiciler, taraftarlar, seyirciler tarafından bunların öğrenilebileceğini düşünüyordu.

Erken biten futbol hayatı bir kenara, "Veba", "Yabancı", "Düşüş", "Mutlu Ölüm" romanlarıyla 20. yüzyıl edebiyatını derinden etkileyen Camus, bunun yanında "Başkaldıran İnsan", "Sisifos Söyleni" gibi denemeleriyle de düşünce dünyasını sarsmıştı.

Felsefe dünyasında "felsefeci" olarak kabul görmeyen Camus, edebiyat dünyasında da "edebiyatçı" olarak kabul görmüyordu... Ancak ona bir "futbolcu" da denilemiyordu.

1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen yazarın bu tarihten üç yıl sonra bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti.

Gerek futbolculuk gerekse yazarlık açısından kendisini özgün bir şekilde ifade eden Camus futboldaki öykülerin en anlamlılarından birini arkasında bıraktı...

Bizler yine oyunun içinde ifadenin en özgün biçimlerini görüyor, yaşıyoruz. Ancak yine de kendimi “eğer” demekten alamıyorum...

Eğer Camus, bu oyundan erkenden kopmak zorunda kalmasaydı; eğer daha uzun bir kariyeri olsaydı; kim bilir saha içinde ne gibi öyküler yazar, ne gibi ifade biçimleri üretirdi?

  • Yorumlar