Bir insan, Meltem Cumbul’a nasıl kızabilir ki?

Ahmet Tezcan

Yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filmini Saraybosna’da Sarajevo Film Festivali’ndeki galasında seyretmiştim.

Bal filmiyle dünya sinemasında önemli bir yer edinen, Süt, Yumurta filmleriyle de sıradışı yönetmenliğini pekiştiren Kaplanoğlu, bu serinin sonuncusu olan Buğday filmi ile kendi sinema dilinin de dışına çıkarak sıradışılığının altına kalın bir çizgi çekmişti. Süt, Bal ve Yumurta insan hikayesiydi. Serinin son filmi Buğday ise insanlık hikayesi.

Semih Kaplanoğlu’nun sinema yolculuğu bu seride çok açık; somuttan soyuta, nesneden kavrama, olaydan düşünceye geçişin serencâmı.

Süt, Bal ve Yumurta’yı oturup seyredersiniz, orada anlatılan insanlarla çok rahat bağ kurabilirsiniz.

Fakat Buğday’ı seyretmek için bir miktar zahmete katlanmalısınız. Felsefe ile aşina olmalısınız meselâ. Tasavvuftan naşib almalısınız. Kur’an kavramlarından haberdar olmalısınız. Elinize Kur’an almak içinizden gelmiyorsa, en azından Jung’un 4 Arketip kitabındaki 3. Arketip’i okumalısınız ki, Kur’an dışında hiç bir kutsal metinde bulunmayan Hz. Musa ve Hızır yolculuğundan haberdar olasınız.

Biraz genetik, astronomi, hatta ilm-i nücûm okumaları da yapmanız gerekiyor. Ve elbette simgebilim de ilgi alanınıza girmeli ki filmi seyrederken "N’oluyor, burası neresi, ben kimim" demeyesiniz. İbn Arabi, İbn Haldun, İbn Hazm sizi irrite ediyorsa, Parmenides’ten Şankara’ya, Mısır’dan Hindistan’a geçişler yapmanız gerekiyor.

Atatürk’ün her satırının altını çizerek okuyup düşüncelerini derkenar ile kaydettiği Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi Bey’in A’mak-ı Hayâl’ini zikretmiyorum bile...

Kaplanoğlu’nun hiçbir filminde ideolojik gönderme yok, Buğday hariç!

Buğday bütünüyle ideolojilere gönderme yapıyor ve Cemil Meriç’in ifadesiyle ideolojilerin deli gömleği giydirdiği, genetiği bozulmuş, zombileştirilmiş, sadece kendi hakikatinden değil yaşanılabilir gerçeklikten de kopartılmış ideolojik mutantların yapay, çürümüş, müflis hayatlarını son derece çarpıcı bir görsellik içinde anlatıyor.

Bütün bu çürümüş yapaylığa karşı, öz ile bağ kurmak isteyen, sahte sınırları tanımayan, ideolojik propagandalara inanmayan, kurgulanmış gerçeğe başkaldırarak hakikatin varlığı peşine düşen bir avuç karınca misali insanın olağanüstü direniş hikayesi Buğday...

İdeolojik Mutantların yüzüne atılmış sarsıcı bir tokat!

Bu tokatın ses getirmemesi imkânsızdı. Bu sesi Adana Film Festivali’nin ödül gecesinde duyduk.

Buğday filminin anlattığı İdeolojik Mutant tanımına birebir uyan, önkabuller ve önyargılardan oluşan sınırların ötesini merak bile etmeden, dar çevrede güvenli yapay hayatlar yaşayan bir kesimin, Film Festivali türünden ödül törenlerinde ücretli sunuculuk yaparken sergilemeyi görev saydıkları kodlanmış davranışın son örneğini Adana’da gördük.

Sunucu Meltem Cumbul, Buğday filmi ile yönetmenler tarafından En İyi Yönetmen Ödülü’ne layık görülen Semih Kaplanoğlu’nun uzattığı eli sıkmayıp arkasını döndü, bu tavrıyla “sen bizden değilsin” diyerek dışladığı Kaplanoğlu’nu insanları ötekileştirmekle suçlayan bir açıklama yaparak, sahnedeki marifetinin üstüne tüy dikti.

Aslında bu hareket, Kaplanoğlu’nun Buğday filminde vermek istediği mesajın tam yerine ulaştığının, İdeolojik Mutant yüzlere attığı tokatın çok can yaktığının net bir ifadesi, hattâ bir anlamda açık bir itirafı!

Ve son derece doğal bir tepki.

Mutantların, kendilerinden olmayanların elini sıktığı nerede görülmüş? Walking Dead dizisi bile bu meseleyle başa çıkamadı, Cumbul ne yapsın? O, yapısının gereğine uydu sadece. Bir mutantı davranışından ötürü nasıl suçlayabilirsiniz?

Buğday filmi tam da bunu söylüyor aslında; “Fıtrat esastır ve herkes kendi doğasının gereğini yapar!”

Değil mi Leylâ?