Superhaber.tv

Algı yönetmiyoruz... Sadece doğru bilgi, doğru haber

12℃
İstanbul
25 Şubat 2017
Ayla İbar
Ayla İbar

2016’nın en iyi 10 filmi

2016’nın en iyi 10 filmi

Yazarlar

2016 yılı içinde korku, gerilim, bilimkurgu, komedi, dram, fantastik gibi türlerle birçok yerli ve yabancı film vizyona girdi. Bunlar seyircilerin beğenisine sunuldu. Eleştirmenlerce incelendi, beğenilen, beğenilmeyen yönleri tartışıldı, gişe başarıları konuşuldu. Bazılarının senaryoları, bazılarının sinematografisi, bazılarının kurgusu ve bazılarının ise oyunculuk performansları öne çıktı.

Bu yıl içinde vizyona giren filmlere baktığımda benim en iyi 10 filmimi şöyle sıralamam mümkün: Cafe Society, Hitlere Suikast, Trendeki Kız, Geliş, Florence, Spotlight, Büyük Açık, Gece Hayvanları, Yalan Labirenti, Diren.

1 - Cafe Society: 1930’lı yıllara ait Hollywood ve New York şehirlerinin özelliklerini yansıtan, aşk ve olgunlaşma hikayesi. Senaryo, tüm estetik ve teknik öğeleri (ışık ve renk kartelası, kurgusu, sinematografisi) ve de oyunculuk performansları izlenmeye değerdi. Film; aşkı, gerçek aşkı, seçimleri, alınan kararları, yaşanmamışlıkları, keşkeleri, acabaları sorguladı. Üç Oscar’lı görüntü yönetmeni Vittorio Storaro ile Woddy Allen’in muhteşem ekip çalışmasıydı. Senaryodan estetiğe, kurgudan oyunculuğa kadar her yöneyle iz bıraktı. Oyunculukta Jesse Eisenberg (Bobby karakteri) hayranlık uyandıracak bir performans sergiledi.

2 - Hitlere Suikast (Elser–13 Minutes): Tarihin akışını değiştirmeyi, kıl payı kaçıran bir adamın gerçek yaşam öyküsünü anlattı. Filmin unutulmayan diyaloğu: “…ben özgür bir insanım, doğru olan şeyi yapmam gerekir. İnsan özgür olmazsa her şey ölür” iz bıraktı. Oyunculuk performansı, sinematografi, kurgu, mekan ve kostüm tasarımı ile ön plana çıktı. Ayrıca melankoli ve ajitasyondan uzak anlatım tarzıyla hatta bombanın patlama anına bile ihtiyaç duymadan işlenen bir senaryosuyla başarılıydı. Tarihi bir konuyu gereksiz aksiyondan uzak, sade bir üslupla işleyen filmde oyunculuk performansı ile Christian Friedel’in (Elser) akıllarda kaldı.

3 - Trendeki Kız (The Girl on the Train): Bir tren vagonunda cam kenarından dışarıyı izleyen, gözetleyen Rachel’ın bilinç ve bilinçaltına giden yolculuk hikayesi. Film; duyguları, pişmanlıkları, hataları, beklentileri, dışarıdakileri, ötekileri, gerçekleri, bizim gördüklerimizi, görünenleri kadın karakterler üzerinden psikolojik gerilimle işledi. Bazı diyaloglar hafızalarda kaldı: “Ben eskisi gibi değilim.” Senaryosuyla, senaryoyu işleyişiyle, diyaloglarıyla, oyunculuk performanslarıyla, sinematografisiyle ve özellikle kurgusuyla dikkat çekti. Oyunculuk performansında Emily Blunt (Rachel) hayranlık uyandırdı.

4 - Geliş (Arrival): Dünyanın bütün kıtaları üzerinde inen uzay araçlarını ve bu araçlardaki uzaylılarla iletişim kurmayı işleyen filmde aşina olunan bilim kurgunun çok dışında hatta tüm bilineni unutturacak şekilde; iletişimi, dil bilimi, hayatı, alınan kararları sorguladı. Senaryosu, senaryoyu işleyişi, bilimsel alt yapısı, oyunculuk performansı, gerçeğe uygun diyalogları, film müziği, mekân ve kostüm tasarımı, minimalist yaklaşımı, soruları ve cevapları ve en önemlisi kurgusuyla büyüledi. Aklımızda bıraktığı sorulardan biri acaba biz “aldığımız kararların, sonuçlarını biliyor olsak gene aynı kararları mı alırız?” oldu. Oyunculuk performansında Amy Adam hayranlık uyandırdı.

5 - Florence (Florence Foster Jenkins) 1868-1944 yılları arasında yaşamış, müziğe aşık, zengin bir ailenin kızı olan Florence’nin gerçek yaşam öyküsünü işleyen film, 1940’lı yılların New York’unu ve yaşantısını da yansıttı. Tutku, sevgi, bağlılık, sadakat, hayat amacını masaya yatıran filmde estetik öğeler o kadar dikkat çekiciydi ki; mekân tasarımları, aksesuarlar, kostümler, dönem şehir yaşayışının detayları, senaryonun işleyişi ve tabii ki kusursuz oyunculuk hafızalarımıza kazındı. Komedi ve dram unsurlarını barındıran filmin oyuncu performanslarının hepsi kusursuzdu. Meryl Streep (Florence) karakterini canlandırırken adeta mükemmelliğin dahi aşılabileceğini kanıtladı. Zaten Streep’in oyunculuğu üzerine bir oyunculuk bence yok eminim sizce de öyledir. Huge Grant (St. Clair Bayfield) rolünde inanılmaz başarılıydı. Cosme McMoon karakterini canlandıran Simon Helberg ayrıca dikkat çekti.

6 - Spotlight: Film, gerçek bir olayı yani tüyler ürpertici taciz konusunu, hiç olayların görüntülerine, ajitasyona girmeden, sadece gazetecilik başarısı ile gerçeklerin gün yüzüne çıkarılmasını işledi. Senaryosu, işleyişi, kurgusu, oyunculuk seçimleri, minimalist yaklaşımlarıyla ilgi çekti. Özellikle senaryoyu destekleyen gerçek belgelerin de filmin sonunda yer alması ayrı bir etkileyici unsur oldu. Oscar ödüllerinde “En İyi Film” ödülünü de evine götürmeyi başardı.

7 - Büyük Açık (The Big Short): 2008 yılında Amerika’da başlayan ve diğer ülkelere de yayılan ekonomik krizin temel öğelerini, oluşumunu inceleyen film kalabalık bir kadro ile karşımızda oldu. Senaryosu, işleyişi, kurgusu, diyalogları, karakterleri ve oyunculuk performansları ile öne çıktı. Steve Carell’ın Mark Baum karakterini canlandırması hafızalarda kalacak kadar etkileyiciydi. Roman uyarlaması olan film Oscar Ödüllerinde de “En İyi Uyarlama Senaryo” ödülüne layık görüldü.

8 - Gece Hayvanları (Nocturnal Animals): Bir moda tasarımcısının elinden roman uyarlaması estetik öğelerin öne çıkmasını sağladı. Film üç ayrı zaman ve mekânı, üç ayrı olayı iç içe geçen bir kurgu ile birleştirirken tüm sinematografik öğeleri sanat eseri görselliğinde bize sundu. Işık, mekân tasarım, kostüm, kurgu, oyunculuk ve mesajları ile akılda kaldı. Toplumun bizlere sunduğu roller, hedefler, beklentiler, hatalar, aşk, intikam, orta yaş sorunlarını işlerken “evet bu muydu hayat, bunun için mi savaştım, ben böyle hayal etmemiştim” soru ve sorunlarını masaya yatırdı. Kurgu geçişlerindeki estetik öğeler en çok akılda kalan bölümlerden olsa da Amy Adams’ın (Susan) oyunculuk performansı ile tek başına filmi üstlendiğini söylemek de mümkün oldu.

9 - Yalan Labiranti (Labyrinth Of Lies): İkinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkan Almanya’da savaş sonrasında Nazi Subaylarının toplum içinde nasıl eridiklerini, kaybolduklarını inceleyen film 1958 yılını canlandırdı. Auschwitz kampında yaşanan katliamı örtbas edilmekten kurtarmayı, görevli subayları cezalandırmayı hedefleyen genç idealist bir savcının gözünden araştırma, soruşturma, sorgulama süreçlerini inceledi. Film senaryosunun yanında estetik öğeleri ile de ön plandaydı, mekân tasarımları, kostümler, ışık, müzik, kurgu göz doldurdu. Gerçek belgelere de yer verilen senaryo ajitasyona girmeden işlendi. Oyunculuk performanslarıyla birlikte davanın büyüklüğünü gözler önüne seren mekanlar akıllarda kaldı. Özellikle genç savcı Johann karakterini canlandıran Alexander Fehling dikkat çekti.

10 - Diren (Suffragette): 1912 yılında Londra’da kadın haklarını savunan ve bunun için zaman zaman da şiddete başvuran “Suffragette” hareketini konu alan film özellikle senaryosu ile dikkat çekti. En önemli kadın hareketlerinden kabul edilen hikâyenin Londra gibi estetik öğeleri olan bir şehirde yaşanması ayrı bir keyif verici sinemasal öğe oldu. Gerçek görüntülere de yer verilen, belgesel niteliği de taşıyan film; kadın hakları mücadele tarihinin en önemli hareketlerinden birini bize hatırlatmakla kalmadı oyunculuk anlamında da göz doldurdu.

İlk yorum yazan siz olun.
Yorum Yap